Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Temmuz '18

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
142
 

Büyükler İçin Öyküler; La Llorona (Ağlayan Kadın)

Büyükler İçin Öyküler; La Llorona (Ağlayan Kadın)
 

 
Arketipsel bilgelikte kişi, eğer özel bir psişik yer hazırlarsa, o zaman varlığın yani yaratıcı gücün, yani ruh kaynağının bundan haberdar olacağı, oraya giden yolu hissedip o yere yerleşeceği fikri vardır. Bu döngüler, olguların kendi doğru zamanlarında ve tekrar tekrar yapılanmasına, beslenmesine, geri çekilmesine ve ölüp gitmesine yol açar.

Yaratıcı kuvvet, psişelerimizin topraklarından akarak arroyo’ları(dereleri), içimizde mevcut olan kanalları arar. Biz, onun döküldüğü yerler, havuzlar haline geliriz; biz onun gölcükleri, havuzları, akıntıları ve sığınaklarıyız. Vahşi yaratıcı kuvvet uğruna sahip olduğumuz tüm yataklara akar; hem doğuştan bizimle birlikte olanlara, hem de kendi ellerimizle kazdıklarımıza.. Bunları doldurmamız gerekmez, inşa etmemiz yeterlidir.

Yaratıcılık, yalıtılmış bir hareket değildir. Onun gücü burada yatar. Onunla temasa geçen herşey, onu işiten, gören, hisseden, tanıyan herkes ondan beslenir. Açıkça yaratıcılık, ona giden yolu bulacağımızı umarak orada durup bekleyen bir şeyden çok, içimize yükselen, yuvarlanan, kabaran ve dökülen bir şeyden çıkar. Yaratıcı hayatın durması sorununun genellikle birkaç nedeni vardır; içsel olumsuz kompleksler, dış dünyadan desteğin olmaması, kimi zaman ya da doğrudan baltalamalar.. Onunla temasımızı, ona karşı sürekli bariyerler kurarak ya da yıkıcı olumsuzluklarla ve ihmalle zehirlenmesine izin verdiğimizde yitiririz. O zaman kaynak ile dökülme noktasında bir şeyler yanlış gitmeye başlar. Onun akıntıları, bizim kendi olumsuz içsel komplekslerimiz ya da çevremizdeki kişilerin meydana getirdiği ortam tarafından zehirlenmişse, fikirlerimizi ustaca işleyen hassas süreçler de kirlenir. O zaman ölmekte olan nehirlere benzeriz. Temiz, yaratıcı akıntının yitirilmesi, psikolojik ve tinsel bir bunalıma yol açar.

Bir nehir kokuştuğunda, her şey birer birer ölmeye başlar, çünkü çevre biyolojisinden bildiğimiz gibi her hayat formu diğer bütün hayat formlarına bağımlıdır. Yaratıcılık, şu veya bu şekilde durağanlaştığında aynı sonuç ortaya çıkar; ferahlamaya duyulan açlık, doğurganlığın azalması, daha büyük hayat formlarının arasında küçükler için hayat formları kalmaması, bir fikrin başka bir fikirle beslenmemesi, yavrulamanın sona ermesi, yeni hayatların olmaması! O zaman kendimizi kötü hisseder ve göçmek isteriz. Bereketli, yaratıcı hayat olmadan yaşayıp gidebilirmişiz gibi yaparak ya da onun yerine bir sahtesini koyarak amaçsızca dolaşır dururuz. Belki de insan bir başkasının yeteneklerine ve/veya bir başkasının görünüşte kazandığı veya eline geçen kârlara/yararlara o kadar hayran olur ki, kendine özgü yeteneklerini sınırsız ve şaşırtıcı derinliklere doğru geliştirmek yerine vasat bir ‘onlar’ olmaktan, yazık ki gocunma duymaksızın bir taklit ustası olup çıkabilir. Belki korkuyordur; sular derindir, gece karanlıktır ve yol çok uzundur! Oysa bunlar tam da bir insanın değerli yeteneklerinin gelişmesi için gerekli ve doğru olan koşullardır.

Kimileri yaratıcı hayatın fikirlerle dolu olduğunu söyler kimileri de eylemle. Çoğu durumda, basit bir varlığın içindeymiş gibi görünür. Bu kendi içinde fazlasıyla incelikli olsa da büyük bir ustalık gerektirmez. İster bir kişi olsun, ister bir sözcük, bir fikir, isterse ülke ya da insanlık bir şeye duyulan sevgidir, bir şeyi çok fazla sevmektir; taşkınlıkla yapılan her şey, bir yaratım eylemidir. Bu ne bir ihtiyaç meselesidir ne de tekil bir iradi eylem; yalnızca bir şarttır.

Birini adamakıllı sevmek, birinin sesini keşfetmek, yeni doğan bebeğin sıcak bedenini kavramak, bir çocuğu büyütüp yetiştirmek, bir devrimin kıvılcımlarının çakması, bir ulusun dizleri üstünde doğrulmasına yardım etmek, meyve bahçelerindeki ağaç dalları gibi bir evliliğe eğilmek, parlak kelimeler bulmak, mavi bir perde dikmek tüm bunlar yaratıcı hayatın bir parçasıdır. Tüm bu şeyler hayatlarımızın içine akıp duran Rio Abajo Rio’dan, ‘nehrin altındaki nehir’den, Vahşi Kadın’dan gelir.

Yaratıcı hayatı geri getirmek için sular temizlenmelidir. Çamurlara dalmamız, pislikleri arıtmamız, tıkanan geçitleri yeniden açmamız, akıntıyı gelecekteki zararlardan korumamız gereklidir. La Llorona(Ağlayan Kadın), bir hayat nehrinin ölüm nehrine dönüşmesi üzerine bir öyküdür. Meksika’nın fethinden çok önceki zamanlarda ortaya çıkmıştır. Eski ekole bağlı birçok bilim adamı bunun imkânsız olduğu, çünkü yerli uygarlıkların soyut ve simgesel düşünmeyi bilmedikleri kanısındaydı. Oysa o zamanların Maya ve Nahuatl şiiri incelendiğinde yerli uygarlıklarda metaforların yaygın olduğu,  parlak bir soyut düşünme ve konuşma yeteneğiyle donandıklarını görülür.

LA LLORONA (AĞLAYAN KADIN)
‘Zengin bir hidalgo, bir soylu,güzel ama yoksul bir kadını elde etmek için ona kur yapmış ve sevgisini kazanmış. Kadın, ona iki çocuk doğurmuş ama adam evlenmeye tenezzül bile etmemiş. Günlerden bir gün kadına İspanya’ya döneceğini, orada ailesinin seçtiği zengin bir kadınla evleneceğini ve oğullarını yanında götüreceğini bildirmiş.

Genç kadın, çılgına dönmüş ve durmadan bağırıp çığlıklar atan deli kadınlar gibi davranmış. Adamın yüzünü tırmalamış, kendi yüzünü tırmalamış, adamın üstünü başını yırtmış, kendi elbiselerini paralamış. Sonra iki küçük oğlunu kaptığı gibi yanına alarak nehre koşmuş ve onları hızla akan suya fırlatmış. Çocuklar suda boğulmuş, La Llorona, kederle nehir kıyısına çökmüş ve orada ölmüş.

Hidalgo, İspanya’ya dönmüş ve zengin kadınla evlenmiş. La Llorona’nın ruhu cennete yükselmiş. Orada kapının efendisi ona cennete gelebileceğini, çünkü acı çekmiş olduğunu ama çocuklarının ruhlarını nehirden kurtarana kadar içeri giremeyeceğini söylemiş.

İşte günümüzde La Llorona’nın, yani ağlayan kadının uzun saçlarıyla nehir kıyılarını taramasının, uzun dallar gibi parmaklarını suya sokup çocukları için dipleri yoklamasının nedeninin bu olduğu söylenir. Yaşayan çocukların karanlık bastırdıktan sonra nehir kıyısına neden gitmemeleri gerektiğinin cevabı da buradadır, çünkü La Llorona, kendi çocukları sanıp onları sonsuza kadar alıp götürebilir.’*

YORUM:
TEMİZ SU(YARATICI HAYATIN TEMİZLENMESİ)
Öyküde, yaratıcı akışın bozulmasına yönelik, bir kadının yaratıcı sürecini betimlemek için güzel kadın ve saf hayat ırmağı metaforları kullanılsa da önemli bir tema aynı kalmaktadır; doğurgan dişinin yıkımı! Yaratıcı hayat, yıkıcı bir animusla etkileşime girdiğinde hem kadın hem de nehir çöküşe geçer. O zaman yaratıcı hayatı daralan kadın, bir zehirlenme ve çarpılma duygusu, her şeyi öldürme arzusu yaşar. Ardından da daha önceki yaratıcı potansiyelini bulmak için enkazın içinde sonsuz gibi görünen bir arayışa saplanıp kalır! İster iç dünyada, ister dış dünyada meydana gelsin vahşi güzelliğin kirlendiğine tanık olmak acı vericidir. Biri diğerinden daha az önemsiz değildir. Kadının psikolojik ekolojisinin düzeltilmesi için nehir yeniden temizlenmelidir.

Bu öyküde ilgilendiğimiz şey, yaratıcı ürünlerimizin niteliği değil, bireyin kendine özgü yeteneklerinin değerini bilmesi ve bu yeteneklerini kuşatan yaratıcı hayata özen gösterme yöntemleridir. Nehrin altındaki nehir, yaptığımız her şeyi besler. Simgebilimde büyük su kitleleri, hayatın başlangıcını oluşturduğu düşünülen yeri ifade eder. Gerçek anlamda yaşama yeteneğini simgeler.

Öyküdeki gibi, bir kadının ruhsal hayatı, ruhsal bir değeri olmayan, egoya ait bir şey tarafından teslim alınır. Kimi zaman, içinde yaşadığı kültürde yaratıcı fikirlerinin bir işe yaramadığını, kimsenin bunları istemeyeceğini, devam etmesinin nafile olduğunu ifade eden baskılarla karşılaşır. Kültür, genellikle çözümsüz ve anlamsız sorunlarla kadını baskı altına alarak animusunu sürgünde tutar. Kirlenme budur, nehre akan kurşun budur. Psişeyi zehirleyen şey budur.

Egonun doyumu da kendi içinde kabul edilebilir ve önemlidir. Sorun, kusulan olumsuz komplekslerin bütün tazeliğe, yeniliğe, potansiyele, yeni doğmaya, tırtıl evresindeki şeylere, boşluklara olduğu kadar büyüme evresindekilere ve yaşlı ve muhterem şeylere de saldırmasında yatar. Çok fazla ruhsuz ya da sahte üretim olduğunda, zehirli atıklar berrak nehre saçılarak hem yaratıcılık şevkini hem de enerjiyi öldürür. Yaşamsallık kaybolur. Bu insanın, dünyadayken, ‘orada’ yaratma ya da hareket etme yeteneğini elinden alır. Nehrin sağlığıyla ilgilenmediğimiz için yaratıcı hayat öldüğünde, bu tamamen başka bir soruna dönüşür. O zaman kendimizi bütünüyle ölmekte olan bir nehir gibi hissederiz. Enerjimiz azalır, yorgun hissederiz. Yaprak döken, yatışan, coşan bir şey yoktur. Katılaşır, olumsuz anlamda yavaşlarız. Kirli ve zehirlenmişizdir. Nehri temiz tutmak daha zordur. Onu bataklığa çevirmek çok daha kolaydır.

Yaratıcı hayat nasıl kirlenir? Bu tortulaşma, yaratma işinin esinlenme, yoğunlaşma, örgütlenme, gerçekleştirme ve sürdürmeden oluşan beş evresini de işgal eder. Bunlardan birini ya da birden fazlasını yitiren bir kadın, yeni, yararlı bir şey düşünemez. Örgütlenemez, tasarıları yüz ayrı parçaya dağılmış halde yatar. Dışadönüklüğe bağlı safdillik de, sadece işlerin oluvermesini dilemekle yetindiğini sanan içedönüklük de işe yaramaz. Üretilen hayat değil de aksine onu engelleyen bir şeydir. Mazeretler, kirlenmenin başka bir belirtisidir. Olumsuz psikolojik kompleksler, yukarı çıkıp değerinizi, niyetinizi, samimiyetinizi ve yeteneğinizi sorgular. Bir kompleks içinde olmak, kapkara bir çuvalın içine girmek demektir. Karanlıktır, sizi neyin alıkoyduğunu göremezsiniz, sadece bir şey tarafından esir alındığınızı bilirsiniz.

Bir kadının animusu olumsuz türden psişik durumlarla düşüp kalktığı zaman, animus nehirden bütün oksijeni emer, kendini son derece yorgun hisseder. Çok büyük bir enerji kaybı yüzünden acı çeker, hareket edemez gibi görünür. Bir şey tarafından alıkonulmuş gibi hisseder.  Bunlar, ayrıca sizi tüketen, yaratıcı zaman bırakmayan, hayal kurma iradenizi yıkıma uğratan işlerde çalışarak ‘geçiminizi kazanmanız’ gerektiğini ısrarla dayatan sinyaller de gönderir.

Öyküdeki yıkıcı Hidalgo, yaralı bir kadının derin, ama hemen tanınabilir parçasıdır. Kadının animusudur. Olumsuz bir animus etkisi, yaratıcı hayatı bozacaktır. Yaratıcılık, açık bir bilinç hali ister. Onun eylemleri nehrin duruluğunu yansıtır. Dışardaki eylemleri besleyen animus ise nehirdeki adamdır, uşaktır; suyun bakıcısı ve koruyucusudur. Öyküdeki adamın nehri kirleterek neye yol açtığını anlayabilmemiz için önce onun temsil ettiği şeyin kadının psişesinde nasıl olup da olumlu bir yapı olarak tasarlandığını anlamamız gerekir. Klasik Jungçu tanıma göre animus, kadınlardaki ruhsal kuvvettir ve eril olarak düşünülür.
 
Yaratmaktan korkan- fikirlerini dış dünyada açığa vurmaktan korkan ya da bunu özensiz/rastgele yapan- kadınlar ile bu kadınların düşlerinde/yaşamlarında yaralanmış ya da yaralayan erkeklerle ilgili birçok imge bulunması arasında güçlü bir bağlantı vardır. Animusu anlamanın en kolay yolu, onu kadınların dış dünyada kendi çıkarlarına uygun davranmalarına destek olan bir kuvvet gibi düşünmektir. Animus’un bir kadının ruhu olmadığını, ruhundan gelen, ruhuyla ilgili ve ruhu adına konuşan bir yapı olduğunu anlamak gerekir. Animus, aslında ‘köprü kuran adam’dır. Kadınların ruhsal doğaları değil de karşı cinsteki doğaları olan animus, eyleme geçme derinliğine sahip psişik zekâdır. Demek ki animus iki, bazen üç arazi arasındaki yolda gidip gelmektedir; altdünya, iç dünya, dış dünya…

Olumlu bir animus geliştirmenin en önemli yönü, tutarlı içsel düşünceler, itkiler, fikirlerin gerçek hayattaki tezahürüdür. Bütünsel bir animus, tamamen bilinçli olarak ve kendini incelemeye dönük yoğun bir çalışma sonucunda gelişir. Eğer insan yaptıklarının sonuçlarına bakmazsa ortaya gelişmemiş bir animus çıkar. Bu zararlı animus, yardımcı değildir, destekleyici değildir. Yıkıcıdır. Ruhsal hayatı geliştirmeye yardımcı değildir.

Bir kadının psişesinde, özverili, güçlü, uzağı görebilen, hem dış dünyayı hem de altdünyayı işiten, neler olabileceğini öngörebilen bir animus figürüne sahip olması önemlidir. O zaman animus, nehrin temiz kalması için doğru bekçilik yapabilir. Öyküdeki gibi tehdit olmaktan çıkar.

Hayat/Ölüm/Hayat doğası, yazgının, ilişkinin, sevginin, yaratıcılığın ve tüm diğer unsurların çok geniş ve vahşi örüntüler şeklinde hareket etmesini sağlar. Bu örüntüler birbirini şu düzen içinde izler; yaratma, çoğalma, güç, çözülme, ölüm, kuluçka,yaratma… Fikirlerin, düşüncelerin, duyguların çalınması ya da yokluğu, akıntının bozulmasının bir sonucu idi. Nehri temizlemeye ne yardım eder? Nehrin neden kirlendiğini bilmezsek onu nasıl temizleriz? Nehri geri almanın yolu nedir? Doğru soruları sormak doğru cevapları bulmak için önemlidir. Bunlar üzerine düşünmek değerlidir.

Nehrin temizliğine başlamak için besin alın; yaratıcı hayat için besin hazırlayın.Tepki verin. Vahşi olun. Başlayın. Zamanınızı koruyun. Onunla kalın; yaratıcı hayatınızı koruyun. Gerçek işinizin zanaatkârlığını yapın.

Hiçbir şey uzun süre alınıp götürülemez ya da kirletilemez. Doğal olarak ortaya çıkan tüm pislikler, etkili bir şekilde zararsız hale getirilebilir. Nehir, beslenme sistemimiz olarak geri döner; böylece korkusuzca ona girebilir, kaygısızca suyundan içebilir, çocuklarını ona geri vererek La Llorona’nın ruhunu sakinleştirebiliriz. Yeni bir animusa yer bulabiliriz. Hayatlarımızı temizleyerek nehrin altındaki nehre yeniden girme potansiyelimiz her zaman vardır.
 

*Bu öykü ve yorum, Clarissa P. Estes'in 'Kurtlarla Koşan Kadınlar' kitabından alınmıştır. Amaç, bilgiyi aktarmaktır.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 110
Toplam yorum
: 15
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 463
Kayıt tarihi
: 07.10.13
 
 

İnsanın kendinden bahsetmesi meselesi benim için zor konuların başında gelir. Bu anlamda söyleneb..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster