Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Aralık '18

 
Kategori
Şiir
Okunma Sayısı
74
 

Çağdaş Türk Şiirinin Can Damarının Şiirinde İroni ve Anlam Üstüne Küçük Bir Deneme

Çağdaş Türk Şiirinin Can Damarının Şiirinde İroni ve Anlam Üstüne Küçük Bir Deneme
 

Cemal Süreya şunları yazıyor:

“Zekâ iyi niyeti’ diye özetleyebiliriz Can Yücel’in şiirini. Gerçi onun yapıtı birkaç çekirdek üstüne kuruludur, ama böyle diyebiliriz. “950’de yayımladığı Yazma adlı kitabından sonra bir sürü dergi ve gazetelerde ortaya koyduğu verimlerde bu ada yakışır bir görünüm kazandı. İroniye dayanan şiire onun ki.

(…)

İroninin var olması için bir sanatta düşünce ortamının bulunması yetmez, ortamın belli bir gelişme düzeyine varması, zenginleşmiş her türlü çağrışım örgüsünü kurmuş olması gerekir. Divan edebiyatında kendi ölçüleri içinde, bir ironi uygarlığının varlığını, bu karşılık, Tanzimat ve Servet-i Fünun edebiyatında bu yönden yoksunluğunu biraz da bununla açıklamak yerindedir.”

Demek ki, bir olgunun, durumun özelliğin, kavramsal içerikleriyle zenginleşmiş bir anlamın değerlendirilip belli bir düzeyde yazı yaşamına girebilmesi için, belli birikimin ve ortamın o düzeyde olgunlaşması gerek.  Divan edebiyatı da, Tanzimat ve Servet-i Fünun edebiyatı da, ortaya çıktığı dönemin, sanat, düşün ve bilimsel gelişmesiyle bir koşutluk sergileyip, kendilerini geliştiremedikleri için tarih oldular. Bu gelişme, çağın düşünce dizgesiyle doğru orantılıdır. Her üç edebiyat/sanat anlayışı, şiir ve diğer sanat alanlarının (müzik, resim, heykel gibi…) Batıdaki çağdaşlarını izlemedikleri için geri düştüler. Batıdaki bu gelişmenin ilk adımı İtalya’da Rönesans, Almanya’da reform, Fransa da 1789 Fransız İhtilali, İngiltere’de Sanayi Devrimi olarak karşılık bulur. Bu gelişme, 18 yüzyıl batı aydınlanmasını da içine alarak, yaklaşık dört yüz yıl gibi bir süreci içerir.

Batıdaki bu gelişmeler, Osmanlı toplumuna, aydınlarınca, nitelikten yoksun ve yalnızca biçimsel bir değişimle girer. Düşünsel alanda pek bir gelişme gösteremez. Bunun sebepleri başka bir tartışma konusu.

Asıl konuya dönersem, şöyle devam edeyim: Şiirimizde ironi, 1940’lardan sonra bilinçli olarak başlıyor. Şiir geleneğimiz içinde, bu anlamda, daha öncesinden bilinçli kullanıldığı ve bir edebiyat tarzı olarak kendisini yaşatabildiği belli bir şair ve edebiyat akımı yok. Bu da, şiirde olduğu gibi, geleneksel şiir anlayışında kendini tekrar ve belli biçimsel değişmelerden öteye geçmez. Zira, gerek toplum ve gerekse aydınlarımız, gerçek anlamda batılı çağdaşları gibi bağımsız ve olgunlaşmış bir akla ulaşamamış olmaları, daha çok onların, dinsel öğretinin dogmalarını aşabilecek bilinç ve cesaretten yosun olduğunu gösterir. Tanzimatla gelen görece serbestlik belli şairlerin öne çıkmasını (Namık Kemal, Tevfik Fikret gibi…) sağlamış olsa da, edebiyatta ve özellikle şiirde bir devrimi gerçekleştirecek olgunluktan çok uzak. Bunun için 20. Yüzyılı ve özellikle Nâzım Hikmet’i beklemek gerekecek…

Sanat, doğayı takip eder. Sanatçı da öyle. Ve doğaya karşı müthiş bir hınçla bilenmektedir. Her şeyin mükemmel bir şekilde matematiksel bir düzen ve geometrik bir dizilimle insanı/sanatçıyı bu duyguya itelemiştir. Bütün yaşamını sanatçı, doğayı aşmak ve kendi aşkın doğasını yaratmaya adamıştır/götürmüştür onu. Sanatçı, doğayı aşmak, kendi aşkın doğasını yaratmak için, onunla bir denklik savaşına girer. Doğada da her şey, bu denge içinde gelişir. Nesneler ya da canlı varlıklar arasında, eşitlenme diye bir şey yoktur. Bu insanın, sonradan uydurduğu bir yokülkeden (ütopya) başka bir şey değildir. Hayat, doğa yasalarının öngördüğü biçimiyle devam ederken, ilk anda farkında olmadığımız bir değişim içindedir. Buraya gelmeden önceki zamanla, şimdiki, şu anki zaman, bir ve aynı değil. Bizler de öyle. Sürekli bir akış ve bu akış içinde farkında olalım ya da olmayalım, duyularımız hep bir şeyler algılar, duygularımızda kimi değişmeler olur. Tinsel olarak, mutlu ya da mutsuz olduğumuzu yaşatır, algılar ve depolar. Sanat da böyledir. Nasıl ki insanla doğmuş, insanla birlikte bir gelişim göstermişse, insan da bu değişime aynı koşutluk içinde ayak uydurmuştur. Kendini, çağın bu ilerleme ve eytişimsel değişimin içinde yenilemeyen, doğasal ya da insani hiçbir olay, olgu bu değişim karşısında direnemez. Yenilenmemek, ömrünü tamamlamaktır. Çağıyla gelen yeni, tamamlanmış ve artık tarih olmuş bu ömrü didiklemeye başlar. İçinde yeniliğe açık değerleri bulup çıkarır. Kendi birikimleriyle bireştirip yeni bir anlayış ve akımla insanlığın karşısındadır artık. Gelişme hep böyle olmuştur. Tıkandığı yerde, yeni, tünelin sonundaki ışık gibidir. Sona yaklaştıkça büyüyecek ve aydınlatacak insanı. İnsan bu birikimiyle, geçmişin köhne zihniyetini, dogmalarını öğretilerini, usta çırak ilişkisine dayanan medrese geleneğini yıkacak, yerine, yeniyi koyacaktır.

Her yeni, bir oluş, gelişme ve sonucun doğumunda gerçekleşir. Yani, gelenekten doğar. İlerlemeye, yenileşmeye, değişip dönüştürmeye odaklar kendini. Bu bağlamda, Nâzım Hikmet’in açtığı çığırda edebiyatımız, şiirimiz eskinin karabasanından kurtulup özgürleşerek, kendini bulmuştur. Koca bir nehrin (Nâzım Hikmek) yatağında ilerlerken, birden bire kollara ayrılarak, çeşitlenerek çevresindeki doğayı değiştirerek günümüze gelinmiştir.

Bu; “Yeni şiir eski şiiri bütünüyle yıkmaya başlaması, düşünceden, nesir öğelerinden, yani bir bakıma şiir olmayandan yararlanarak yapılmıştır. ‘Alay’, bir silahtı 1940 kuşağının elinde. Can Yücel bu ortamda şiire başladı ve şiirin değiştirilmesinin, insanın ve dünyanın değiştirilmesi sorunu ya da bilincine kavuştuğu bir ortamda gelişti. Üniversitede Yunanca-Latince okumasının ‘Sokrates gibi bir domuza’ kaydını yaptırmasının da bunda bir rolü olmuştur elbet. Zekâ aklın kurallarına uyarak iyi niyetini yerine getirmek istemektedir onda.” diye açıklar Cemal Süreya, Can Yücel şiirindeki bu gelişmeyi. İroninin, bir zekâ işi olduğu, akılsız bir zekânın da bu ironiyi bir sanatsal edime dönüştüremeyeceği açık. Eğer öyle olsaydı, çevremizdeki nice insanın birer deha olarak, sanat, bilim ve felsefi alanlarda at oynatması gerekmez miydi? Demek, burada zekâya daha işlevsel ve süreklilik katacak, onu ilgi duyduğu alanda, bilgiyle donatıp bir üst bilince çıkarması gerek kişinin.

Mizah/ironi zekâ işidir derken, akılla birlikte biraraya geldiğinde, her ne kadar, bir silaha dönüşse de, Can Yücel şiirinde bu, gülümser bir edayla gelip dudağımızın bir kenarına kondurur. Can Yücel şiirini salt, zekâ ve bilinç duyarlığına bağlamak, dört duvarı çekilip kapı ve pencereleri takılı, iç donanımı mükemmel hazırlanmış, ama çatısı unutulmuş bir mimari yapıdan söz etmek olur ki, bu şiirden kaynaklı bir durum olmaktan çok, bizim eksikliğimizin sonucu bir bakıştır. Zira onun şiirinin bunca  çarpıcı, sarsıcı ve kuşatıcı olmasının bir başka dayanağı da, Cemal Süreya’nın dediği gibi “Yine de bir başka duyarlığa sığınmaya çalışan bir şiir…” olduğu gerçektir…

 

Nevzat Dağlı, Hüseyin Başdoğan bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Ali Bey,Can Yücel'in şiir anlayışını çok iyi analiz etmişsiniz.Belirtiğiniz gibi O' nun şiiri acı güldürü (ironi)dir.Bu görüşünüzü,Nazım Hikmet'in,Cemal Süreyya' nın görüşleriyle de kanıtlamış.Selamlar.

Hüseyin Başdoğan 
 20.12.2018 12:35
Cevap :
Hüseyin Bey teşekkür ediyorum. Şair ve şiir yazdırma nedeni, işin içinde tutku da olunca, yazmazsam çıldırabilirim herhalde...  03.07.2019 11:57
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 34
Toplam yorum
: 20
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 51
Kayıt tarihi
: 20.06.18
 
 

Günümüz şairlerinden. 1961 Erzincan doğumlu. Öğretmen şair. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar F..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster