Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Eylül '07

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
2145
 

Çağımızda bilgi sorununa felsefece bakış

Çağımızda bilgi sorununa felsefece bakış
 

21.yüzyıl “bilgi çağı” diye adlandırılmakla birlikte, teknolojik gelişmelerin de yardımıyla “bilgi bulanıklığı çağı” diye adlandırmak çok da yanlış olmaz. Özellikle internet üzerinden yayılan enformasyon -ki kimileri buna bilgi de diyor- bu bulanıklığın ana kaynağıdır. İnsan denen varlık, asırlardır bilginin ne olduğunu araştırmış ve kesin bilgiye ulaşma çabası içinde olmuştur.

Bu bağlamda <ı>bilgi felsefenin ana ilgi alanlarından biri olmuştur. Felsefe bilginin doğasının yanı sıra kapsam ve kaynağıyla da ilgilenmiştir. Bilgilerin doğruluğunun sorgulanması felsefenin daha doğru bir söylemle bilgi felsefesinin(epistemoloji) en çok üzerinde durduğu konulardan biridir. Bilgi denen kavramı ele aldığımızda doğruluk, gerçeklik ve temellendirme gibi diğer başka kavramlar karşımıza çıkar. Bilgi, özne ve nesne arasındaki bağ bize doğru kavramını verir. İnsan nesneye yöneldiği zaman bilgi oluşur. Ancak doğru bilginin mümkün olup olmadığı felsefe tarihinde karşılaşılan an büyük sorunlardan biridir. Doğruluk bilgiye ait olan bir özelliktir. Ancak gerçeklik ise nesnel dünyaya ait bir varlığın özelliğidir. Bilginin bir diğer temel kavramı ise “temellendirme” dir. Başka bir deyişle bilginin gerekçeleri vardır.

Bu noktadan yola çıkarak zamanla ortaya çıkan yaklaşımlardan da kısaca bahsetmek gerekmekte. Önce Akılcılık kuramına göz atalım. Bu yaklaşıma göre bilginin kaynağı akıldır ve doğru bilgi ancak akılla elde edilebilir. Deney ile elde edilen bilgi kesin bilgi olamaz. Duyum ve algılar insana ancak geçici ve kesin doğru olmayan bilgiler verir. Aristoteles, Descartes ve Hegel akılcılığın en önemli temsilcilerindendir. İkinci olarak üzerinde duracağımız yaklaşım ise Deneycilik olarak adlandırılmaktadır. “Tabularasa” yani boş levha bu teorinin temel dayanak noktalarından biridir. İnsan beyni boş bir levha gibidir ve doğuştan hiçbir bilgi yoktur. İnsan deney ve duyumlar vasıtasıyla bilgiye ulaşır. Böylece bilginin ilk kaynağı duyu olarak kabul edilir. İngiliz empiristler Locke ve Hume bu yaklaşımın temsilcisidirler. Son olarak ise analatik felsefeden kısaca söz edelim. Bu yaklaşıma göre felsefe düşünsel bir etkinlikten çok bir dil analizidir. Wittgenstein’nın temsil ettiği bir görüştür.

Peki bilgi tek türlü müdür? Bu sorunun yanıtı varlıkta gizlidir. Varlık çok boyutlu ve çok yönlüdür. Bilgi de varlığa ilişkin bir kavram olduğuna göre bilginin birden fazla olduğu çok açıktır. Örneğin gündelik bilgiden söz edelim. Gündelik bilgi deneysel bilgidir. Belli bir yönteme bağlı değildir. Batıl inançlar ya da ön yargılar bu tür bilgi içinde düşünülebilinir. İnsan denen varlık gündelik bilgi içinde temellendirdiği yaşantısında her şeyi yararlılık üzerine kurmuştur. İcat edilen hemen her şey insanın yaşantısını kolaylaştırmak amacını taşır. Bu bağlamda insanın temel ihtiyaçlarını karşılamak için gündelik bilgiye dayalı teknik bilgi vardır. Deneyimlere dayalı araç-gereç yapımı bu bilgi türünün bir parçasıdır. Diğer yandan bilimsel verilere dayalı teknik bilgi de vardır. Bu bilgi türünün örnekleri mühendislik ve tıp gibi bilimlerdir. Bunların yanı sıra sanat, din, bilim hep bilgiyle ilişkili kavramlardır. Bunların içinde eleştiriye açık olmayan ve tartışmasız kesin bilgi olarak kabul edilen bilgi türü dini bilgidir. Bu nedenle dini bilgiyi bilgi ile ilişkilendirmekten çok inanç olarak kabul etmek daha mantıklı bir yaklaşım olabilir. Bir başka bilgi türü ise felsefi bilgidir. Bu tür bilgi önyargısız ve iyi temellendirilmiş bir bilgidir. Genel geçer ve kesinlikten uzak olmakla birlikte güvenli ve tutarlıdır.

Yüzyıllar boyunca önemli düşünürler kesin bilginin ne olduğu sorusuna yanıt aramışlardır. Aristoteles’e göre bir şeyi bilmenin temel koşulu onun nedenini bilmeyi gerektirmektedir. Yani nedensellik koşulu önemlidir. Aristoteles’in resmi görüşü “Biz her bir şeyi, ancak o şeyin nedenini bildiğimiz zaman biliriz” şeklindedir. Descartes ise insanı bir çeşit makine olarak kabul etmekte, insana ilişkin her şeyi bu bağlamda ele almaktaydı. Dolayısıyla ona göre akıl insanda varolandı. Descartes gerçek bilginin matematik olduğunu iddia etmekteydi. Bunu da her şeyin ölçülebileceğini söyleyerek kanıtlamaya çalışıyordu. Descartes ideleri üçe ayırmıştı. Doğuştan, dıştan gelen ve yapay. Bütün ideler doğuştandı ona göre. Locke bu görüşlere karşı çıkanların başında gelmektedir. Bunun için de iki neden ileri sürer. Bazı ilkelerin genel onaya ulaşması onların doğuştan geldiğini kanıtlamaz. İnsanın önermeleri anlayabilmek için duyu-deneyleri geçirmiş olması gerekir. Başka bir deyişle daha önce sıcak-soğuk kavramlarını duyu-deney ile algılamayan insan bu ayrıma varamaz. Locke’un ileri sürdüğü ikinci neden ise insan bazı önermeleri hiç duymadan yaşayabilir. Bu bağlamda genel onay terimi Locke için geçerli değildir. Locke’u eleştirebileceğimiz bir nokta vardır. O da aynı Hume’da olduğu gibi felsefe kuramı olan deneycilik ile psikoloji bilimi varsayımı deneyciliği birbirine karıştırmış olmasıdır. Çünkü felsefe açısından deneycilik, kavramların kaynağı hakkında değil, kullanılabilirliği üzerinedir. Hume Locke’dan çok etkilenmiştir. Hume’ı en iyi tanımlayan yaklaşımlar deneycilik ve şüpheciliktir. Hume <ı>a priori bilgiler ile ilişkiler bilgisinin elde edilemeyeceğini ileri sürer. Ona göre çok zeki olduğu düşünülen bir insanın önüne hiç tanımadığı yabancı bir nesne konduğunda bütün bilgi ve yeteneklerine rağmen bir sebep sonuç ilişkisi kuramaz. Hume kesin bilgiye ulaşılamayacağını düşünmekteydi ve bu noktada olasılık ile yetinen bir kuşkuculuk sergilemekteydi. Kant ise çok daha farklı düşünmektedir. Kant’a göre düşüncede <ı>a priori bilgi vardır. Onu asıl ilgilendiren deneye hiç karışmamış kesin <ı>a prioridir. <ı>A priori bilgiyi denyden üstün sayar. Kant yargıları ikiye ayırır. Analatik ve sentetik yargılar: ona göre analatik kavramlar yalnız kavramları açıklayan aydınlatıcı kavramlardır. Sentetik kavramlar ise bilgimizi genişleten ve zenginleştiren kavramlardır. Bu bağlamda analatik kavramlar <ı>a priori’dirler ve deneyden gelmezler (bütün cisimler yer kaplar-bu bir analatik yargıdır). Sentetik yargılar ise <ı>a posteriori olabilirler (cisimler ağırdırlar-sentetik yargı). Yani sentetik yargılar deneyden gelebilirler. Kant bu noktada asıl ilgiyi sentetik <ı>a priori yargıların olup olmadığına çekmek ister. Bilgide kesinliğe ancak deney bilgisinin dışına çıkıp sentetik <ı>a priori yargıyla ulaşılabileceğini söyler. “Salt Aklın Kritiği”nin asıl görevi de budur.

Sonuç olarak bilginin ne olduğu, kesin bilginin olup olmadığı, geçerli olan bilginin ne olduğu sorgulanabilir ve sorgulanacaktır da. Eğer bilgi denen şey her çağda geçerliliğini koruyorsa yenidir ve doğrudur. Ama asıl sorun günümüz insanının sanal dünyanın esiri olması ve bilgi üretme yerine bilgi bulmakla yetinmeleridir. Aslında sadece onlara verilenlerle yetinmektedirler.

Kaynakça

Hume, A.J.Ayer

Descartes ve Felsefe, Karl Jaspers

Aristoteles, Jonathan Barnes

İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme, John Locke

Immanuel Kant’ın Felsefesi, Heinz Heimsoeth

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Serhat Bey Yazınız epey okunmuş ne güzel. Her ne kadar yorum yoksa da okunma sayısının yüksek olması sevindirici. Elinize sağlık.Yazılarınızı izleyeceğim. Selam ve sevgiler

Coskun Karabulut 
 07.11.2007 22:50
Cevap :
İnce davranışınız için çok teşekkür ederim. Size de dediğim gibi nicelik yerine nitelikli okumalar benim için her şeyden önemli. Bu nitelikli kişi bir kişi bile olsa bana artar da yeter bile  10.11.2007 17:00
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 116
Toplam yorum
: 1134
Toplam mesaj
: 114
Ort. okunma sayısı
: 1561
Kayıt tarihi
: 24.10.06
 
 

Emekli Deniz Öğretmen Subayım. Felsefe ve yabancı dil eğitimi üzerine çalışmaktayım. Yazmak ise b..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster