Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Şubat '07

 
Kategori
Kültür - Sanat
Okunma Sayısı
5198
 

Cahit Külebi

kendi dizeleriyle

(Cahit Külebi, Zile 1917- Ankara 1997. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni bitirdi. Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliği, MEB Müfettişliği, Kültür Ataşeliği, Müsteşar Yardımcılığı, TDK üyeliği yaptı.)

Yaşamı

1917 Senesinde göçmen arabaları üstünde, bir kış kıyamet günü doğar. Emmileri sınırda yurt için dövüşürken ölmüşler. Doğduğu köylerde, ceviz ağaçları, buğday tarlaları yoktur. Kuzey rüzgarları eser hep. Akşamları köylerini eşkıyalar basar. İnsanları gülmesini bilmez.

Koca koca kamyonlara binerek, daha büyük şehirlere okumaya gider. Kederlendiği, sevindiği günler, naçar dolaştığı sokaklar, başı havalarda gezdiği günler, olur. Gündüzleri sevinçli geçmez. Çarşıya ekmek almaya çıkar. Ömründe ilk defa, aşıklık yüzünden İzmir’e gider. Kamyonlar kavun taşırken, O, boyuna O’nu düşünür. İstanbul’da, atlı talimde şiir yazar. Ta ki haber götürsün bir gün O’na diye, saçlarını kesip rüzgara atar.

Dünyanın gidişinden iğrenir, günlerin kepaze olmasından yakınır. Yirmiyedi yaşına kadar türlü boyalara girer. Onbeş yıl öğrencilik, birkaç yıl memurluk eder. Gün olur, ekmekçi dükkanlarını hasretle seyreder, gün olur sevda çeker. İnsanları dostu, kardeşi olarak görür. Onları düşündüğü zaman öyle bağlanır ki hayata, geceleri gündüz olur.

Akdeniz kıyılarından, sıcak denizlere merhaba diyebilmek ve Fransa’yla, Berlin’e gidebilmek için bir uçağının olmasını diler. Mezarının çarşı ortasına kazılmasını, akça ve ince kadınların başına gelip ağlamasını ister. Yurdumuzda ırmakların sahipsiz olmalarına, canları istediği gibi başlarını alıp gitmelerine üzülür. Arkadaşlarını türkü söylerken, tarlaları yeşilken çok sever. Kuvveti yetse, rıhtıma koşarak bütün gemilerin halatlarını kesmek düşüncesindedir.

Gecelerin, umutların hapishanesinde tek başına yaşar. Yürümek, gülmek ve görmek ister. Çünkü yürümek için ayakları, gülmek için dişleri, görmek için gözleri vardır.

Yeni gelinin ellerini öpmeye, yüzüne bakmaya kıyamaz. Rüzgarın arkasından koşar, yetişemez. İnsanların neden bu kadar çekişip durduğuna aklı ermez. Hovardalık günlerinin bir daha geri gelmemesine üzülür.

Şiir yazarken; bazı insanların düşündüğünü, bazılarının eğlendiğini, bazılarının can çekiştiğini, bazılarının çocuğunu emzirdiğini, bazılarının kötülük düşündüğünü, bazılarının seviştiğini, bazı kağnı-tren ve uçakların gelip gittiğini görür.

Görevli bulunduğu yerlerin havası yaramaz. Ağacığıyla birlikte başka şehirlere gitmek ister. İnsan olarak, kuşa yaptıkları karşısında utanç duyar.

Hiç hovarda meşrep olmadığı halde, öldükten sonra mısralarını kadınlara yadigar bırakır. Sevdalısı bırakmış bir kadının, uzun uzun iç çöküşlerini dinler. İstanbul’da, adını bile unuttuğu, keçi yavrusuna benzeyen, gözlerinde hafiften rüzgarın estiği, halden anlayan bir sevgilisi vardır. İnsanlardan buz gibi soğumuştur. Yalnız bir dostu kalmıştır. Onunla kimse duymadan, sabahlara kadar oturup konuşmak ister. Onun zayıf kolları, çocukça elleri, düşünmesi, gülmesi, konuşması, kendisini dünyaya bağlar.

Çocukluğunda, Esma ile sokaklarda oynar. Bir gün, Esma’yı dışarı bırakmamaları üzerine tek başına kalır ve hep O’nu düşünür. Yıllar sonra bir gün parkın önünde Esma’yı görür ve gidip yanına oturur. Fakat ne kendi konuşabilir, ne de Esma bir şey sorar. Saatlerce birlikte otururlar da bir çift söz edemezler. 1948’de otuzbir yaşında Gemlik Körfezi’nde onbeş gün sırtüstü yatarak uyur. Mavi denizi, biricik kadını olarak görür. İstanbul’dan, adamı günaha sokan bir yar sever.

Buram buram gübre kokusuyla, dolgun kısraklardan hoşlanır. Bazen yaşamak istemez. Eline bir kadın fotoğrafı geçtiğinde, akşamları uzak sesler işitir. İçip içip ah eder. Ankara’da, garaja çekilmiş hurda, paslanmış bir kamyon gibi yalnız bekler durur.

Dikili bir ağacı bile yoktur yeryüzünde. Ama, sevilecek bir yurdu vardır. Yurdu için ağlar, yurdu için güler. Yurdunu, öpüp başına koyduğu ekmek gibi görür. İzmir’e düşman girdiğinde, iki yaşındadır. Düşmana karşı savaşmak için oraya gitmek ister ama, anası koymaz.

Yurdunun unutulmuş bir dağında küçük bir çeşme olur. Yıldızların aydınlığında boyuna akar durur. Yolcular, gece-gündüz uzaktan geçer de sesini işitmez. Çocukluğundan beri köyleri sever. Derelerinde çimer, kalelerin burcunda uçurtma uçurur. Bir andız fidanı gibi büyür toprakların üstünde. Top oynar, aşık olur ve ahbap edinir. Kederlendiği günleri olur. Başı havalarda gezer. Ilgıt ılgıt esen rüzgarlarda bağrını açar. Denizi seyreder. Issız çorak ovalarda günlerce yolculuk yapar.

İlk gözağrısı Sivas’lıdır. Kalın sesli, kalın dudaklı, esmer, erkek gibidir. Öpmeye kıyamaz. Rüyalarında bile O’nu uzaklardan seyreder. İkincisi Bursa’daki komşularının kızıdır. Soyulmuş yumurta gibi beyaz, cins tavuklar gibi sevimli, kurnazdır. Kalbi, hamam gibi sıcaktır. Berlin’deki, sevinç dolu, cömerttir. Yaşamayı sever. İzmir’dekiler narin ve vefasızdır. Esas sevgilisini, sislerin içinde birtürlü bulamaz. O’nu tertemiz bir dağ çeşmesine benzetir. Sevgililerini uykularda sever. Fakat geceleri uykusuz geçer. Bunun için gece-gündüz uyumak ister.

Farenin ölümü karşısında, bir varken bir yok oldu, diyerek üzüntülerini belirten Külebi, türküleriyle, kavalı aşındıran çoban’a hayranlık duyar.

Kimse şiir yazmasını istemediği halde, beş yaşında şiir yazmaya başlar. En çok yurdundan söz eder. İlk ustası halk’tır. Köylü diliyle türkü çağırır, köylülerle gülüp ağlayarak. İkinci ustası Doğa’dır ve doğayla yontulur dizeleri. Üçüncü ustası kadınlar’dır. Tekdüze yaşantısına renk katarlar.

Şiirlerini, köylülerin dokuyup yol üstüne attıkları küçük kilimlere benzeten Külebi, sabrını, zamanını, karısına; gözlerini delikanlılara, hayallerini kızlara, gövdesini böceklere vasiyet eder ve bütün şairlere selam söyler.

Çocuklar

Külebi, savaşları, insanlara verdiği zararlardan dolayı sevmez. Savaşlar sonucu "Babalar evlere mahcup dönerler." Çünkü ekmek kıttır, eve yeterli ekmek getiremezler. Açlıktan kızların benzi sararır, kadınlar bir deri bir kemik kalır, anaların sütü kesilir ve çocuklar ağlar. Savaşların etkileri bunlarla da sınırlı kalmaz. "Savaşlardan bir hatıra kalır", sadece. İkinci Dünya Savaşı’nın etkilerini "Yirminci Yüzyılın İlk Yarısı" ve "Harp İçinde" şiirleriyle dile getirir. "Çocukları ağlattılar", "Çocuklar ağladı" diyerek, savaşın çocuklara verdiği zararları anlatır. Çünkü savaşlarda babalar, evlere yeterli ekmek götüremez kıtlıktan. Ayrıca, çocuklar yetim kalır savaşlarda. Çocuklar, karınları doymadığı için ağlar; çocuklar babaları öldüğü için ağlar. Külebi, yayılmacılığa (emperyalizme) karşı verilen Kurtuluş Savaşı’mızda da, savaşın etkilerini anlatırken, denizlerin maviliğinin kaybolduğunu, tarlaların sürülemez olduğunu, davarların sütünün kesildiğini, daha da beteri, bebelerin “öksüz” kaldığını belirtir.

Külebi kadınları sever. Hatta kadınlara olan sevgisinden dolayı, kendini Karacaoğlan ile bacanak görür. Söz çocuklara gelince, "Bütün kadınlardan ziyade, ben yine çocukları severim" der. Hatta bu sevgiyi, mezarının üstünde çocukların oynamasını isteyecek kadar ileriye götürür. "Mezarımın üstünde çocuklar oynasınlar" diyerek.

Oynamayan tay nasıl at olmazsa, ağlamayan çocuk da çocuk olamaz. O halde çocuklar, savaşların dışında, doğal olarak ağlamalıdır. Hatta ağlamayı -savaş durumlarının dışında- uyumaya tercih eder. Çünkü çocuklar -oğlu Mehmet Ali- büyüyünce de uyuyabilir ama, ağlayamaz. Hele bir de serde erkeklik varsa. Onun için, "Ağlamayan oğlanı ben neyleyim Mehmet Ali’m" der.

Külebi, yağmuru; taşları, toprakları, dünyanın yüzünü yıkaması, yeşillik, sevinç getirmesi için isterse de, yağmurdaki esas beklentisinin “nafaka” olduğunu "sendedir bütün nafakamız" diyerek anlatır. Nafakadan, çocuklara ayrı bir pay verir; "Tarlalar buğday bekler senden, çocuklar ekmek" diyerek. Böylece çocuklara verdiği değeri belirtir.

Büyük Ozan, özgürlüğe tutkundur. Hatta öylesine tutkundur ki, gemilerin rıhtımlarda halatları bağlı kalması bile onu rahatsız eder. Kuvveti yetse, halatlarını keserek onları azat etmek ister. Kent çocuklarını evlerinde, halatlara bağlı gemilere benzetir. Oysa köy çocukları özgürdür. Çocuklara, kiraz çiçeklerinden bir çift kanat takarak, onları azat etmeyi düşler. Sonra da kendi kendine, “Artık işin kalmadı” der ve çeker arabasını gider.

Külebi, Masaldaki çocuk’ta; çocuk korkularını anlatır. Çocukların ağlamaktan, gülmekten, eve gelen haberden, kente yağan yağmurdan, akşamın olmasından ve yalnız kalmaktan korktuğundan söz eder. Çocukları korkuyla özdeşleşmiş görür.

Külebi, yirmibir yaşlarında sevdalıdır. Sokakta dolaşamamakta, rüzgarda serinleyememekte, esneyip gerinememekte ve parkta upuzun yatamamaktadır. Bu, içi sevda dolu yolculuktan, "Kurtar beni artık ey çocuk!" diyerek, çocuklardan yardım ister.

Külebi, karısını çok sevmektedir. Onun gözlerinde bahçeleri bulur ve böyle bir karıyı evinin önünde dolaşsa bulamayacağını belirtir. Karısını öyle güzel görür ki; çocuklarının onun kadar güzel olmasını diler.

Külebi, çocukların sağlıklı büyüyüp gelişmesinden yanadır. Çocukların sararıp solmasını istemez. İster ki, çocuklar hep tosun gibi olsun.

Külebi, Bir Yılbaşı Gecesi’nde, yaşlandığından ve işinden soğuduğundan söz eder. Bu nedenle, geliri azalır ve “çocuğunun elindeki ekmek” küçülür. Şiirleri yarım kalır. Yılbaşılarını, yaşlandığı, dolaysıyla geliri azaldığı için istemez. Çünkü, çocuğunun elindeki ekmek, gün geçtikçe azalmaktadır.

Külebi, “Şimdi” de; kitap üzerine eğilmiş, düşünen, uyuyan, çalışan, eğlenen, can çekişen, kötülük düşünen, sevişen insanlarla, kağnıları, trenleri, uçakları, ekinleri, ağaçları, kızları anlatırken, çocukları da unutmaz. Onlardan da dem vurur: Bazı kadınlar, “Ak sütü dolap dolap çocuğunu emzirmektedir” der.

Çocuklar’da; çocukları nazlı bir kuşa benzetir. Onları, taşlanmış kuşlar gibi dolaşır görür. Karaçalılara benzeyen bacaklarını, toz toprak içinde bulur. Çocukların gözlerinde mavi dumanlar tüttürür. Babası ölen bir çocuğun annesinin, mendil bulamadığı için saçlarıyla terini silmesi, karşısında etkilenir. İsteklerini de dile getirir çocukların ve “Çocuk dediğin, ev ister, ekmek ister, öpülüp okşanmak ister” diyerek. İkinci Dünya Savaşı’nın insanlara ettiğini bir dereceye kadar hoş görür de, çocuklara verdiği acıya katlanamaz. “Yirminci yüzyıl, sabi sübyan demeden neler etti” der. Ağabeyini, çocukların bir örneği (prototipi) olarak kabul eder. Onun kaderini, bütün çocukların kaderi olarak görür. Buna rağmen O, çocukların, ağaçların dalları gibi büyüyüp kuvvetleneceği düşüncesiyle, tüm karamsarlıklarını yenip umuda dönüştürür: “Bak dünyamız da güzel ay ışığı da/ Geceler de gündüzler de güzel/ Gel hep birlikte büyüyelim/ Ağacığım gel.”

Ülser’de; ellerin aklının göklerde olduğunu, atomlar yıldızlar yaptığını, kimsenin sayrıları düşünmediğini, anlatır. Hatta sağlık kitaplarının, beyaz gömlekli bayları kazandırmak, sağlık evlerinin ise bütün çocukları -adeta- korkutmak için görev yaptığını belirtir.

Türk Mavisi’nde; köy çocuklarının kentlere ineceğini, gecekondular kuracağını, hoyratlığa türkü çağıracağını anlatır. Çürüyen Otlar’da; insanın doğup büyüdüğü yerde, kadınların sütünün daha gür, daha ak; çocukların iştahının ise yerinde olduğunu, belirtir.

Son’da; “Şiir beklemeyin gayri benden, ey dünyadan gelip geçecek dostlar” der ve yarış atlarının yelerinde toz; kızların ellerinde, saçlarında, dizlerinde; yiğitlerin kollarında güç, olduğunu belirttikten sonra, çocukları da ihmal etmez: “Türküydüm çocukların dillerinde” diyerek.

Eğitim

“Çocuk sevgidir, umuttur, mutluluktur. Bir toplumun en değerli varlığıdır. Yarınlar, onlarla kurulacaktır. Külebi bu yüzden, çocukları yetiştirecek, onları ülkenin hizmetine hazırlayacak olan öğretmenlerden çok şey bekler. Köy Öğretmenleri I adlı şiirinde, öğretmenleri, “kara göklerin yıldızları” olarak niteleyen şair, onlardan yurdumuzu ışıtmalarını, uzak köylerimizden her sabah kuşlar gibi kendilerine uçan çocuklarımızı, iyi yetiştirmelerini ister.

Çünkü O’na göre, “uçsuz bucaksız yurdumuzun, gökte yıldız kadar çok olan köylerimiz”in bahtı ancak böyle gülecek, onların harap ve garipsi halleri ancak böyle sona erecektir.

Köy çocuklarını eğitmeden, köyleri kalkındırmak mümkün değildir. Köy Öğretmenlerine seslenmeye, Köy Öğretmenleri II adlı şiirinde devam eden Külebi’ye göre uzak, harap, yoksul, bakımsız ve garipsi köylerimize ışık iletmek, onların kara yazılarını değiştirmeye çalışmak öğretmenlerin görevidir. Bunun için de öğretmenlerimizden, karşılarına gelen çocuklarımıza çok iyi bir eğitim vermelerini, onları kültürlü, geniş ufuklu olarak yetiştirmelerini ister.

Yurdumuzun vadilere, dağlara, ovalara tespihler gibi dizilip saçılmış köylerinde yaşayan çocuklar, öğrenme aşkıyla yanıp tutuşmaktadır. Bu çocuklar, yurdumuzun kimi yörelerinde saçları uzamış, çatlak ellerinde çantaları, bakımsız ve perişan, yorgun ve sessiz üç-dört saat ötelerden umutla okullarına koşarlar. Hepsinin de gözleri ışıl ışıl yanar, zekidirler. Sopadan at yapıp eğlenen bu çocuklar, oyuncak için değil, kağıt, kalem, kitap, defter için gizli gizli ağlarlar. Şiirlerinde bütün bu düşüncelere yer veren Külebi, öğretmenlerden, “Yüce ırmak gibi sessiz, ama sürekli, kağnılarla, arabalarla, kamyonlarla” akıp köylere gitmelerini, böylece “yurdumuza ışık iletmelerini” bekler. Külebi, Cumhuriyet dönemi şairleri arasında, eğitimci misyonunu şiirlerine de yansıtmış başarılı bir şairdir” (Özbalcı, s. 196-197).

1950’li yıllar, tarımda traktörün yaygın olarak kullanılmaya başlandığı ve köylerden kentlere göçlerin kitleler halinde olduğu yıllardır. Köy Öğretmenleri I-II şiirleri, 1954-1964 yılları arasında yazılmıştır. Bu yıllarda Köy Enstitüleri İlköğretmen Okullarına dönüştürülmüş (1953-1954) ve öğretmen yetiştirme sistemi değişmiştir. İlköğretmen Okullarında yetişen öğretmenler, köylere gitmek istememektedir. Öğretmene en çok ihtiyacı olan bölge Doğu Anadolu, Doğu Anadolu’da ise “köyler”dir. Diğer bölgelerde değil de, Doğu Anadolu’da doğup büyüyen öğretmenlerin kendi bölgelerine gitmemelerini, “köylere ışık iletmemelerini”, Külebi hoş görmez, kabul edemez. Çünkü, gelişmeye en fazla ihtiyacı olan bölge Doğu Anadolu’dur.

Külebi’nin eğitim görüşleri, 1940’lı yılların eğitim görüşleriyle paralellik gösterir. Eğitimle, öğretmenle, toplumların kalkınacağına, gelişeceğine inanan Külebi’nin eğitimle ilgili düşüncelerini iki maddede özetlemek mümkündür.

Bunlardan birincisi: Kalkınma, ancak köylerin kalkınmasıyla gerçekleşebilir. Çünkü, hem “Gökte yıldız kadar köylerimiz var”, hem de “Uzak, harap ve garipsi”dirler. Başka bir deyimle, bu yıllar (1954-1964), nüfusun yüzde altmıştan fazlasının köylerde ve yoksulluk içinde yaşadığı yıllardır.

İkincisi; kalkınmayı, gelişmeyi sağlayacak olan temel öğe öğretmenlerdir. Çünkü öğretmenler, “kara göklerin yıldızları”dır. Dolaysıyla onlar, -öğretmenler- “yurdumuzu sabaha kadar ışıtmalı”dır. Bu düşünceler içindeki Külebi, Köy Öğretmenleri II şiirinde, üç şekilde seslenir öğretmenlere:

1) Çemişkezek’te, Patnos’ta, Malazgirt’te (Doğu Anadolu’da) doğanların, öğretmen olduktan sonra, kendi bölgelerine, kendi köylerine gitmediğini, çocukların öğretmensizlikten öksüz-yetim kaldığını, anlatır. Öğretmenlere “Işık iletmezseniz!” diyerek, -kendilerine olan- kızgınlığını belirtir. Bu konuda, çağdaşı Ceyhun Atuf Kansu da aynı görüşleri (Kızamuk Ağıdı) dile getirir. “Ah, ben bir gün tepelerden, tepelerden/Varıp önünüze, önünüze dikilip duracağım, /Aydınlardan, hekimlerden, öğretmenlerden, /Bir gün soracağım, bu çocukları soracağım.” C. Atuf Kansu da, Doğu’ya gitmeyen, “ışık götürmeyen” hekim, öğretmen ve aydınlara, hesap soracak kadar kızmaktadır.

2) Bugün her ne kadar sıkıntılarımız varsa da, aslında büyük bir ulus olduğumuzu, eğitimle tekrar eski büyük günlerimize kavuşacağımızı düşünür. Bu düşünce, bu düş duygulandırır onu. Bu düşün gerçekleşmesinde el vermeyen öğretmenlere sitem eder: “Çemizkezek’te, Patnos’ta, Malazgirt’te doğanlar/ Öksüz kor musunuz vatanı? ”

3) Çemişkezek’te, Patnos’ta, Malazgirt’te doğan öğretmenlerin, anlatılanlardan sonra ikna olacakları düşüncesindedir. … /Bütün bunları düşünmelisiniz./Yüce ırmaklar gibi sessiz, sürekli/Kağnılarla, arabalarla, kamyonlarla/Akıp köylere gitmelisiniz!”

Ve son sözünü söyler Çemişkezek’te, Patnos’ta, Malazgirt’te doğanlara:

“Yurdumuza ışık iletmelisiniz!”

KAYNAKLAR

Külebi, Cahit. Bütün Şiirleri. İstanbul: 1997.

Özbalcı, Mustafa. Cahit Külebi’nin Şiirlerinde Kadınlar ve Çocuklar. Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi. Samsun.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Aksaray dan selam ve sevgiler öğretmenim hoş geldiniz.Çalışmalarınız ve geziniz olumlu geçmiştir umarım.Yazarın geri kalmış bölgelerde doğan öğretmenlerin kendi memleketlerine gitmemeleri ile ilgili düşünceleri doğru.Siz bu konuda bizden daha bilgilisiniz çok öğretmenlerle karşılaştınız.Sizde katlıyormusunuz bu görüşe.

Ctmaksaray1973 
 10.02.2007 20:39
Cevap :
Merhaba Sayın Hocam. Kütahya'dan döndük. Kongre verimli geçti. Yalnız oralar, bize göre çok soğuktu. Yetkililer çok güzel bir organizasyon yapmışlar. Külebi'nin görüşleri, o zamanın felsefi görüşlerini yansıtıyor ve bir idealden bahsediyor. Hangi bölge olursa olsun, kırsal kesime atanan bir öğretemen, bugün iki ayda idealizmini bitiriyor. Dönem de, kırklı yıllar değil. Bugün yapılması gereken, rotasyon sistemi ile, asker ve polisler gibi tüm öğretmenlere, eş durumu dahil, ülkenin her bölgesinde zorunlu hizmet yaptırmaktır. Başka bir deyimle, öğretmenler ilin, hatta ilçenin, hatta okulun öğretmeni olarak atanmalıdır ve o okuldan sonraki öğretmenlik işlemleri aynı şekilde devam etmelidir. Örneğin, Üniversitelerdeki Akademik Personel böyle atanıyor ve diğer bir Üniversiteye naklen geçemiyor. Oraya geçebilmek için, yeni göreve atanıyormuş gibi işlemlerden geçiyor. Öğretmenliklerin de tümü böyle olmalıdır, derim. Ancak o zaman eğitimden beklenenler gerçekleşebilir ve eşitlik verim sağlanır.  11.02.2007 13:21
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 425
Toplam yorum
: 282
Toplam mesaj
: 98
Ort. okunma sayısı
: 2984
Kayıt tarihi
: 06.12.06
 
 

Gazi Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümü, Eğitim Yönetimi, Teftişi, Planlaması ve Ekonomisi..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster