Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Ocak '22

 
Kategori
Mesleki Eğitim
Okunma Sayısı
4
 

Çalışanlar Çalışanlara Karşı

Hizmetlerinden, çalışmalarından fayda sağlanacak araçlar ya da kişilerle ilgili iki farklı yol izlenmesi mümkündür.

İzlenecek yollar eğer bir taşıtsa buna bakar, bakımını iyi yaparsanız o da size gerekli hizmeti en iyi şekilde yapar. Düşünün her gün kullanmakta olduğunuz asansörler, arabalar, işyerinde tezgahlar…Bunların bakımlarını düzenli olarak yaparsanız o cihazlardan, makinelerden maksimumum seviyede verim elde edebilirsiniz. Aynı şekilde bir köylü iseniz, mecburen at veya eşeği yük hayvanı ya da binek hayvanı olarak kullanıyorsanız aynı şekilde ondan da maksimum verim elde etmek istiyorsanız, yemini vermeli, suyunu eksik etmemeli, hayvancağıza gerektiği gibi bakmalısınız. Yoksa güçten düşerler, yapmaları gereken işleri yapamaz, hasta olur ve ölürler.

İnsanları verdikleri hizmetler bakımından hayvanlarla eşitlemek insanlara yapılabilecek en büyük hakarettir. Lakin yaptıkları hizmetler karşılaştırıldığında insanların da bazı durumlarda hayvanların yerini aldığı unutulmamalıdır. Elbette çoğu insan da makine ya da sadece hayvanın daha iyi yapabileceği işlerde insanı çalıştırmak istemez. Esasında aynı işi yapanlar arasında kim daha ucuza ve daha iyi kaliteli olarak o işi yapıyorsa o insan tercih edilir ki globalleşen dünyada görevler dağıtıldığında herkesin kalitesine göre iş yapacağı, yaptığı işe göre, işin kalitesine göre, yiyecek ve yaşama kalitesine sahip olabileceği unutulmamalıdır. Bu işin bir gerçeğidir. Bir yerde aynı iş diğer yerdekinin üçte biri fiyatına yapılıyorsa maddiyatı öne alan herkesin öncelikle tercihi ucuz olan olacaktır. Bu durumda pahalı iş yapanlar fiyat kırmak, giderlerini azaltmak durumunda kalırlar. Bu işin önemli bir boyutudur.

Çalışan, iş gören, işgücü sağlayanlar sayısal olarak çok daha kalabalık ve birbirleriyle sürekli rekabet halinde olmak zorunda olan gruplardır ki bu durum bir tavuk kümesinin önüne ekilen mısır tanelerini kapışan tavukları andırır. On tavuk ve yüz yem atıldığını varsayalım, tavuklar içgüdüsel olarak kendi paylarının on tane olduğunu bilmezler ve ne kadar çok kapabilirlerse o kadar yerler ki bazı güçlüler bu durumda diğerlerini kovarak daha fazla yem yemek ve bir an önce yemek için var güçleriyle yemlere saldırırlar. “Yemlere odaklanan tavuklar her zamankinden daha fazla yem olma tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar.” Birbirlerinin arkalarını kollayarak hayatta kalacağından çok o anda daha fazla, diğerinin payını da yemeye odaklanan tavuğun o andaki düşmanı onları besleyen, onları uzaktan gözetleyen bir etçil (büyük ihtimalle bir tilki) değil, aynı kümesin başka bir tavuğudur. Kendi midesine odaklanan tavuk, biraz sonra biri tarafından yakalanıp, akşam yemeği olacağını elbette o anda aklına getiremez. Aynı şekilde burnunun dibine sokulan tilkiden habersiz kendi gibi tavukla o andaki mücadelesi her şeyden daha önemli ve önceliklidir ki tuzaklar işte o zaman amacına ulaşır.

Mevzuu insansa ne olur? Nasıl olur, nasıl olur da onlar da daha hem üretken, hem birbirleriyle mücadele halinde hem de kendilerini o kadar değersiz hissetmeleri gerekir ki gerçek güçlerini hiçbir zaman anlayamasınlar? Burada yapılan sosyolojik bir değersizleştirme çalışması da olabilir ya da değerli hisseden kişilerin bilgilerini, kendilerini gerçekleştirmek üzere daha fazla kendinin farkında olduğu durum arasındaki fark elbette çok farklı neticeler verir. Bizde uygulanan yüzyıllardır her zaman ve öncelikli olarak birinci yol olmuştur. Eksik kişisel gelişim özellikleri üzerinden daha ucuz yöntemlerle yönetme arzusu: Bu nedir? Bu şudur; iş gören üreten kesimler sosyolojik olarak kendilerini alt sınıf hissetmeli ve kendilerinin çaresizliğine inanmalı, yetersiz ve cahil elbette başka birinin, daha (sözde) büyük birinin emri altında olmalı ki yönetilmeleri kolay olsun!

 

Bir insan ya da grubu ve de yaptığı işi aşağılayarak onun pazarlık gücünü zayıflatmak bilenen ve hemen herkesin bildiği ve uyguladığı bir numaradır. Hele de çok zenginlerin belki de yaptıkları en iyi numara budur. Özellikle geneli kastediyorum, genel böyledir. Bu numaranın bayat bir numara olduğunu bilenler ise işlerini daha yukarı taşımak için insan gücünün çok değerli olduğunu bilirler ve en iyilerle çalışanlar, en sadık olanları tespit ederek onları yükseltebildikleri kadar yükseltirler ki bir takım bilinci yaratmak, aidiyet hissini en yüksek seviyeye çıkarmak için ne gerekiyorsa yapanlardır ki onlar zenginliklerinin sırrı olarak “en iyilere en çok para verdikleri, en iyilere en çok değer verdikleri için zengin olabildiklerini” biyografilerinde itiraf etmişlerdir.

            Anadolu’da değersizleştirdikleri kişileri yönetme olgusunun kökenleri ne kadar eskilere dayanır bilinmez ama Roma’dan önce pek sağlıklı bilgiler alınamadığında göre Roma İmparatorluğu ve sonrasında kurulan Bizans ve Bizans’ın emrindeki halkları birbirine karşı kullanmaktaki profesyonelliği aklın alabileceği her türlü numarayı kullanma becerisi bize “Bizans Oyunu” denilen bir kavram hediye etmiştir. Devlet kurabilen Türkler ise asla bürokrasi ve kalem ehli olamadıklarından olsa gerek görüntüdeki devletin özünün aksine yönetim ve ara kademelerde her zaman yabancı memurlar, Selçuklularda Pers asıllı devlet memurları, tercümanlar, Osmanlı’da ise Yahudi, Rum ve Ermeni zümreler her zaman, çoğu zaman da yetenekleri sayesinde üstlerde yer almışlardır. Dil bilmeleri, kurumsal varlıklarını birlik beraberlikleri ile koruyabileceklerine olan inanç kendini tehdit altında hisseden her grubun özel olarak geliştirdiği savunma refleksidir ve bu refleksin en iyi örneklerini “Yahudi Tarihinde” görebiliriz. Erken bilinçlenen halklar kendi öz benliklerini korurken günümüzde öz benlik bilincine sahip olmayan milletler tarih sahnesinden silinmedilerse de tamamen kimliklerini kaybetmişlerdir. Düşününüz; Atilla ki meşhur Hun Ordularının kumandanı ve devlet kurmuş ve arkasından köklü bir bilinç bırakamadığı için Avrupa’da Atilla sadece Macaristan’da yaşayan bir efsane, diğerleri ise günümüze kadar gelmeyi başarabilen gerçeklerdir.

            İnsanların emekleri daha ucuza nasıl ellerinden alınabilir? Bunun birkaç yolu vardır. En güzel kendilerinin istekleriyle bir beklenti olmadan kendi elleriyle vermeleridir.  Lakin bu da yeterli değildir. Verimli çalışmaları daha çok üretmeleri için de umutları olmalıdır. O da daha rahat yaşayacaklarına olan inançlarıdır. Aynı zamanda üreten ve o üretimi çok az bir bedelle ellerinden almanın yolu ise onlara kendilerini değersiz hissettirmek yoluyla mümkün olabilir. Bu süreç bizde yüzlerce yıldır profesyonelce uygulanan bir projedir. Osmanlı’da asker, ırgat olan bugünün Türkleri, kendilerinin de bey soyundan geldiği unutturulduktan sonra onlara verilen idealler sayesinde bir derebeyinin himayesinde nüfuslarını saymaya bile gerek görmeyen halk yığınlarıdır ki “Yeniçeri Ocağı” devlet için daha fazla fetih yapamaz ve devlete de yük olmaya başlayana kadar halk sadece ırgat statüsündeydi ve 18’inci aşıra kadar neredeyse İstanbul’dan geride halk için yapılmış doğru dürüst bir okul ne de bir devlet yatırımı bulabilirdiniz. Buna mukabil gayrimüslimler, kiliseleri aracılığıyla muntazam olarak sayılmış ve kilise ve dini örgütleri vasıtasıyla birlik beraberlikleri sağlanmış, Avrupa’daki dindaşlarıyla kurdukları ilişkiler neticesinde ticaretlerini geliştirmişler, dil yeteneklerini geliştirmişler Türkler daha fazla ırgat olurken onlar ise Osmanlı’da diplomasi de dâhil devletin dili, gözü olmuşlardır. Bunda saray ehlinin kısa zaman içinde Türk’ten ziyade “gayrimüslim” akrabalığı sebebiyle kan mı çekmiştir bilinmez ama Türk’e bir şey verdiği pek de söylenemez. Halk arasında bir tabirdir; “kan çeker” derler.  Yine halk arasında söylenir; adama sormuşlar “nerelisin” diye, adam “henüz evlenmedim” diye cevap vermiş derler hani ne derler “ateş olmayan yerden duman tütmez.”

            Atatürk zamanında Türk ve Türk Milletine kazandırılmaya çalışılan bilinç 2. Dünya Savaşı sonrasında 1947 yılında Türkiye’ye verilen rol gereği değişmiştir. “Köylü milletin efendisidir” özdeyişinden yaptığı her kaba hareket sonucunda aşağılama ifadesi olarak “köylü” ait olma duygusundan öte kabalığın, gayrı nizamiliğin, gayrı temizliğin sembolü haline gelivermiştir. Köylüler gerçekte kimseden bir şey beklemeyen kendi çalıştıkları ile ürettikleri ile kıt kanaat geçinen ve buna mukabil, arazilerinin içinden akan suyun bile toplanıp barajlar yapıldığı ürettiği ürünler günümüzde ise tekelleşen alıcılar tarafından yok pahasına alınıp üretemez hale getirdiği, eğitim kurumlarının hızla çekilerek nitelikli eğitim yerine niteliğin asla desteklenmediği süreçte köyden şehre, köyden Avrupa’ya kaçış hızlanmış; özellikle Avrupa’ya yerleşen işçiler orada ondan fazla grup halinde birbirlerine selam veremez hale getirildikten sonra kimileri Türkiye aleyhinde hareketlere destek veren yapılara katılıp destek verirken, kimileri de Türkiye’de yatırım istekleri ağır sanayi hamlesi, üretim seferberliği adı altında birçok organizasyona yatırdıkları paraların batırılması sonucu kendileri olmasa dahi çocukları Türkiye aleyhtarı olmuşlardır. Osmanlı’da gayrimüslimlerin nitelikli azınlık refleksiyle kazandıkları başarıların tam aksine kimliğin kaybedilmesi riskiyle karşı karşıdadır.

1947 yılında Türk ve Türkiye’ye ne rol verildi? Atatürk’le bizzat cephede savaşan herkes nerdeyse yüz yaşını devirirken elbette onun erken yaşta ölmesi birçoklarına göre siroz, yine bazılarına göre ise bizzat ve planlı bir yavaş yavaş öldürme operasyonudur ki bunu bazı tarihçiler de bugün yüksek sesle dile getiriyorlar…

Atatürk halka gerçek ve gerekli kimliği verirken, onu sömürmek, onu daha fazla bağımlı yapmak tek dertleri ise ve bunun için de dışarıdaki ortakları ile el ele vermiş sözde elit azınlık takımı ve desteği sözde gizli her akımın, en sonunda efendisinden koruma isteyeceği aşikârdır ve bu koruma yüzlerce yıldır ne yazık ki İngiliz yanlısı vezir, Rus yanlısı vezir, Fransız yanlısı vezir,  Alman yanlısı nazır hikâyelerinden sonra, her darbe sonucu soluğu efendilerinin kolunda alan, normalden çok hızlı bir şekilde yurtdışına kaçışlar sıradan insanın gücü ile gerçekleşecek durumlar olmadığını aklı başında olan hemen herkesin algılayabileceği bir durumdur.

1950’li yıllara gelince işler daha da organize olmaya başlar. Milli kimliğinden tamamen sıyrılan, ağır sanayi yatırmalarına son vererek kendine verilen düşük bilgi ile yapılacak montaj sanayi ve tarımla gelişme, kültürel anlamada da kimliğin bir bunalıma sürüklenmesine yol açmıştır ki işte o zamanlar ortaya çıkan bir müzik türü elli yıldan beri alt ve üretici sınıfların durumu kabullenmeleri için adeta bir kültürel bir bombardıman aracı olmuştur ki bunu normalde bu kültürel bombardımana uğrayanların algılayabildiklerini düşünmek, gerçekten neden böyle bir müzik türü ortaya çıktı diye sorgulamalarını beklemek büyük bir iyimser olmak demektir ki bu asla gerçekleşmemiştir. Nedir bu müzik? Elbette arabesk. Bugün alt düzey üretici sınıfların kendini değersizleştirdikleri ve bunu da niçin yaptıklarını bilmeden içinde kayboldukları, kendilerini değersiz, yetersiz hissederken, topluma karşı kinlendikleri, gerçekte kendilerini değersiz hissettikleri için de asla kayda değer bir değer ortaya koyamadıkları sosyolojik olarak üzerinde çalışılmış mükemmel bir oyundur. Kendini değersiz hissedenlerden değerli hareket beklemek sürpriz olur. Özellikle ticaret ve KOBİ olarak hayatlarına devam eden pek azı hayata dair okumaları aynen şu şekildedir: Ticarette zengin olurlarsa son derece lüks otomobiller alırlar. Çünkü hayata dair yarışabilecekleri bilgileri yoktur ama paraları vardır ve bundan da büyük keyif alırlarken; okumuşlara okuyamadıkları için kin duyan bu grup, ezilerek hayata adım attıklarından ezme konusunda son derece acımasızdırlar. Nihayetinde pek azı aslında gerçek bir üretime imza atabilecek sınıfa mensup olabilirken yapabildikleri daha lüks araba ile zenginliklerini kanıtlamak, daha lüks konutlarla saraylarda yaşadıklarını, yaşayabileceklerini, “artık oldum” savaşı da denilebilecek tüketerek mutlu olunabileceğine dair sanal zenginlik savaşı bu sınıfların hayatının özünü oluşturdu. İstenen de oydu. Tüketerek mutlu olabileceğine inanan, Araplarla yarışan gösteriş düşkünü bir millete dönüşen milletimiz artık bir yol ayrımındadır…

Üretici sınıflar son elli yıldan fazladır, yeterince aşağılandı ve aşağılanarak üretim yapması gerekenlerin kendilerinden beklendiği gibi kendilerini değersiz, yetersiz hissettikleri, o yüzden de emeklerini ucuza verdikleri, emeklerini ucuza kapatanlar için karlı bir alışveriş olmuş olabilir. Ancak hepsi bu kadar… Şimdi yeni bir şeyler söylemek lazım. Onlar kendilerini değerli hissetsinler ki ürünlere gerçekten de akıl ve değer katsınlar. Yeni vizyonun bu yolda ilerlemesi gerekir. Aksi halde sorunlarımız katlanarak büyüyecektir.

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 2262
Toplam yorum
: 322
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 158
Kayıt tarihi
: 15.10.14
 
 

Bugünün doğrusu yarının eğrisi, dost görünenler düşman ve herşey aslında zıddı olabilir. Büyük ih..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster