Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Şubat '14

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
255
 

Camızın İsmail

Camızın İsmail
 

Sanki elli yıl öncesinde unutulmuş ve elli yıl öncesinde belki elli yaşlarında bir kahvehanenin bahçesindeki, küçük havuzun kenarında tahta bir sandalyede otururken gördüm onu ilk. Sanırım yetmiş yaşlarının ortalarında ve Yeşilçam filmlerinin kaçırdığı derin ifadeler taşıyan yüzünü görüp de anımsamamak mümkün değildi. Tahta sandalyenin yanına yakışan tahta masa ve üzerindeki kül tablosundaki birkaç izmarit yaşlı adamın hikâyelerine davet ediyor gibiydi beni. Kahvehane bahçesinin hemen yanından geçen sokaktan yoluma devam etmekten alıkoydu beni adamın gözlerimden yüreğime akan o görüntüsü. Durdum bir süre seyrettim filmlerin asla olgunlaştırıp perdeye aktaramayacağı o görüntüyü. Başında bir kasket sanki Cumhuriyetin saf temiz ya da hani Cumhuriyetin çocukluğunu anlatacak kadar köylü. Kasketi bile toprak kokuyordu, Anadolu kokuyordu ve ovalar boyu alabildiğine şımarmış ıtır çiçeklerini. Üzerinde yıllar öncesinden bir terziye itina ile yaptırılmış siyah ceketinin rengi sanki kir götürsün diye düşünülüp taşınılıp seçilmiş olduğu besbelli. Uzaktan baktığınızda kir sakladığı belli ama yılların acımasız geçip gidişini saklamamaktan bir o kadar uzak renk. Yüzünde yılları anlatan derin çizgiler, en az bir haftalık bir sakal ve sigara dumanının rengini saklamaktan çekinmeyen bıyıklar. Bıyıklarına baktığınızda zamanın gidişine umursamamazlık görülüyor, küfrediyor gibi geldi o bıyıklar bana. Neye küfrediyor diye uzun uzun baktım bıyıklarına, herkes her şey nasibini alacak kadar anlamlı küfrediyordu bıyıkları. Beni gördü, gülümsedi; eliyle gel işareti yaptı. Birkaç basamak çıkıp karşısına dikilip selam verdim.

-Selamün Aleyküm amca.

-Ve Aleyküm Selam yeğenim, hoş geldin kasabamıza.

-Hoş bulduk amca.

-Otur bakalım, çay içer misin?

-Benden olursa içelim amca sence de uygunsa tabi.

-O zaman kalk s..tir git.

Donakaldım öylece, yüzüme bakıyordu derin derin siyah göz bebekleriyle. Karşımda duran sanki dağlardan yeni inmiş bir efeden başkası değil di. Gözlerinden, bakışlarından bakışlarımı kaçırmak ihtiyacı hissetmiştim. Ezilmiştim, küçülmüştüm anlamını çözemediğim bu küfrün anlamsızlığı karşısında. Başımı kaldırdım gözlerine baktım, içimden az önce gördüklerimi yıkmana gerek var mıydı der gibi baktım. Anlamıştı sanırım.

-Bak yeğenim, buralarda yenisin galiba.

-Evet, yeni atandım, ilk günüm hükümet binasına gidiyordum biraz işim vardı.

-Ya ne iş tutuyorsun sen.

-Şey öğretmenim ben, ilkokul öğretmeni.

-Ya ala ala ne güzel demek Muallim sin.

-Evet, eskiden Muallim denirdi.

-Güzel, demek sizin Memlekette misafir yerliye çay ısmarlar öyle mi?

Silkindim, utandım o an. Adamın inceliği artık unutulmakta olan insanlığı küfürle hatırlatmıştı.

-Nerelisin yeğenim.

Memleketimi söylemeye çekiniyordum şimdi, ne diyecektim bu adama şimdi ben.

-Şey, Kastamonu amca.

-Ooo yeğenim Kastamonu bu Memleketin en güzel diyarlarından biridir. Ah Ilgaz dağı hele buz keser kışları. Ağaçlar bile donarmış öyle derlerdi eskiden. Öylemi hala?

-Evet, amca buz keser kışları.

Elini kaldırdı havaya koşarak genç bir çocuk geldi yanına.

-Çay mı kahvemi yeğenim?

Gülümseyerek

-Çay içelim amca.

Yanında dikilen çocuğun başını okşayarak,

-Hadi aslanım bize iki çay al gel, bak bu adam muallim ona göre.

İncecik tazı gibi koşuyordu çocuk, ocağın yanında telaşla bir şeyler anlatıyordu.

-Yeğenim bana Camızın İsmail derler, lakabımız öyle anlayacağın. Yoksa mandalığımızdan değil yanlış anlam çıkarma emi.

Gülüyordum ama benim gülmeme İsmail amcada katılmıştı işte.

-E senin adın ne, muallim efendi?

-Benim adım Murat amca.

-Kimlerin Murat yeğenim, lakabınız yok mu sizin sülalenin?

-Ah var vardı amca bir dakika, Yanıklar derler bize.

-Hoş geldin Yanıkların Murat.

-Hoş bulduk Camızların İsmail amca.

Yine gülmeye başlamıştık karşılıklı. O arada çocuk çayımızı getirdi masaya koydu. İsmail amca çocuğun başını eliyle tutup dudaklarına yanaştırıp kokladı. Hoşuma gitmişti, bir çocuğun başını koklamak ne kadar sıcacık bir içtenlikti bu. Ama bu camız lakabı epeyce kafamı kurcalıyordu ama cesaretim yoktu sormaya.

-Şimdi sen bu Camız lakabına kafayı takmışsındır yeğenim?

-Yalan yok amca valla meraktan öleceğim.

-Anlatayım oğlum. Benim babam yani Camızın Mehmet üç yıl kadar anasını emmiş sonra anasının sütü kesilince camız sütü vermeye başlamışlar. O zamanlar çeltik var buralarda, sen daha iyi bilirsin pirinç hani. Çeltik tarlaları camız olmadan zordur. Anası tarlada pirinç tarlalarında uğraşmaktan bazen sütünü veremezmiş. Babam rahmetlide tuttuğu camızı olduğu yerde emmeye başlamış. Bunu görenlerde o günden sonra Camızın Mehmet demeye başlamışlar o günden sonra.

İkimizde karşılıklı gülüyorduk, hoşuma gitmişti bu adamın toprak kokan içtenliği. Utanma yok, büyüklenme yok, küçümsenme yok. Sadece, doludizgin içtenlik; saf tertemiz ve sımsıcak.

-E camızı kaç yıl emmiş amca?

-Üç yılda camız emmiş ta ki Muallim Yılmaz görüp te kulaklarını çekene kadar. Sonra bırakmış ama kasaba bırakır mı lakabımız oldu babamın camız sütü düşkünlüğü.

Gülüyorduk karşılıklı sanki kırk yıllık arkadaş gibi, askerliğimizi beraber yapıp yıllar sonra karşılaşmış iki dost gibi. Masanın üzerindeki Bafra sigara paketini eline aldı, içinden bir tek sigara alıp uzattı.

-Sağ ol amca ben kullanmıyorum.

-Hmm güzel içmemen güzel evlat, yıllar önce evlendik biz bununla. Sonra ne o beni boşadı ne de ben onu boşayabildim. Anlıyacağın yıllardır güzel güzel anlaşıp gidiyoruz.

-İçmemen daha iyi amca.

-Haklısın belki ama atmış yıllık karıyı boşamamı bekleme benden.

Filtresiz Bafra sigarasını itina ile ağızlığına yerleştirip muhtar çakmağıyla yakmayı denedi ama çakmak yanmadı. Elinde biraz salladı çakmağı, çakmak bu sefer yandı. Önce küçük nefeslerle sigaranın yanmasını izledi sonra derin bir nefes çekti, boşluğa bıraktı dumanı.

-Sen şimdi bana biraz kırılmışsındır evlat.

-Yok be amca.

-E adamın masasına oturuyorsun adam seni s..tir ediyor, kırılman gayet normal ama bizim buralarda küfür bazen en güzel içtenliktir.

-Ya.

-Evet. Bak ben sana şimdi buraların köylerinden bir hikâye anlatayım da dinle. Bizim buraların en meşhur köylerinden biri Osmanköy’dür. Bir kaç yıl sonra sende anlarsın ya. Nallıhan’a vaktiyle bir kaymakam atanmış, bir iki hafta sonra kaymakam Nallıhan’ın köylerini bir gezeyim buraları daha iyi tanıyayım demiş. Neyse çağırmış şöförü, anlatmış durumu en uzun köyden biriyle başlayalım demiş. Şöför ne desin devlet memuru, tamam kaymakamım demiş. Nereye istersiniz demiş, kaymakam da Osmanköyden başlayalım demiş. Şöför uyanık ya başka bir köye gitsek demiş ama kaymakama anlatamamış tabi. Neyse atlamışlar Jipe doğru köye. Gündüz vakti köyde sadece köpekler geziniyor sokaklarda, camiye gidip imamı öğle uykusundan uyandırmışlar ve minareden anons etmişler Nallıhan kaymakamı gelmiş diye. İşte herkes köy kahvesine gelsin falan.

Sigarasından bir nefes daha çekti, kirli sakallarını şöyle bir sıvazladı sonra tekrar anlatmaya başladı.

-İmam, şöför, kaymakam köy kahvesinin yanında bekleşiyorlar ama gelen giden yok. Yarım saat bir saat beklemişler hala gelen giden yok. Kaymakam dayanamamış oralardaki bir evin camından bakan yaşlı bir kadıncağıza sormuş. Ebe bu köyün adamları nerde bak imam efendiye anons ettirdim kaymakam geldi diye neden kimse gelmiyor. Kadıncağız oğlum sen necisin millet senin ayağına gelsin demiş. Kaymakam’ım ben ebe demiş. Ebe ah yavrum az daha okuyup bir ormancı olsaydın ya demiş. Yani bu anlattığım daha pantalonun belde kalmışı evlat.

-Pantolon un kaymakama inmiş hikâyesi de mi var amca.

Camızın İsmail amca koyverdi kendini katıla katıla gülüyordu.

-Aha bu yolu devam edince az yukarıda kaymakamlık var sen oraya gidiyorsun. Deli Şaban zamanlarını bilmezsin sen. Adı üstünde deli ama akıllı deli. Söylenir ki Şaban’a Muallimin biri bir matematik sorusu sormuş o zamanlar Şaban en akıllı adam. Ama sorunun cevabını bilemeyince beygirin üzengisini koparmış. Nallıhan da kendini akıllı sanan birkaç adam Şaban’ı doldurur doldurur hükümet binasına gönderir. Buralarda ne kötü gitse kaymakam sorumlu. Mesela yaşlı bir kadının tavuğu kayboldu Şaban duydu. Artık bak şu çınarın dibinden hükümet binasına varıncaya kadar Şaban’ın dilinden kaymakamın anası, avradı, yedi sülalesi gayet güzel nasibini alır. Kaymakam ne yapsın, tayin gelen yeni kaymakamsa Şaban bir iki gün kodeste tutulur. Ama en fazla iki ay sonra kaymakamda alışır Şaban’ın ikide bir anasının avradının üzerine çıkmasına. Neden?

-Neden amca?

-E Şaban’ın pantalonu inmiştir bir kere, şeytmeden bırakmaz.

Kahkahalarla gülüyorduk hatta yoldan geçen bazıları bize bakmadan geçemiydu. Belli ki Camızın İsmail amcayı Nallıhan da herkes tanıyordu.

-Sana bir hikâye daha anlatayım da sen git evlat.

-Valla iyi olur amca.

-Vaktiyle yine bir kaymakam gelmiş Nallıhan a.İşte yine aynı hikâye aynı şöför ama bu kaymakam duymuş Osmanköy ün namını. Şöför gitmeyelim kaymakamım valla bunlar kaymakam falan dinlemez sana kayarlar demiş. Kaymakam olur mu ya o kadar okul okuduk bana yutturamazlar falan. Neyse yola çıkmışlar ama bu sefer önceden muhtarı iyice tembihlemişler, işte herkes köy kahvesinde olsun diye. Köy kahvesinde herkes, merhabalaşmışlar falan, buyur etmişler. Tam kaymakam oturacakken köyün en yaşlısı elinde bir minderle koşmuş kaymakamın yanına. Kaymakamın hele kıçını kaldır altına sürem şunu demiş. Kaymakam oturmuş mindere tabi, şöyle etrafına bir bakmış şöförü dahil köy kahvesinde herkes gülüyor.

Yine gülmeye başlamıştık, iki saatlik Ankara yolculuğunun bütün yorgunluğunu almıştı bu gülmeler. İsmail amca.

-E bu kadar gülme yeter hadi bakalım git hükümet binasında işini hallet bakalım.

-Sağ ol amca valla iyi geldi. Seninle yine muhabbet etmek isterim.

-Olur, oğlum; ben buralarda olurum. Akşama yatacak yerin yoksa bizim evde kalabilirsin.

-Sağ ol amca öğretmen evinde yerimi ayırttım.

-E teklif bizden evlat, ha bir de ricam var senden.

-Ne amca?

-Hani hükümet binasına çıkıyorsun ya.

-Evet.

-Kaymakama selam söyle.

-Ne söyleyeyim amca.

-Camızın İsmail’in selamı var, hükümetin önünden geçmiş de sen.

Sarılıp birbirimize ayrıldık oradan birbirimize. Kaymakamlık ta Kaymakamı gördüm ne yalan söyleyeyim Camızın İsmail’in selamını söyleyemedim…

 Mehmet ÖZCAN-11 MART 2010

Ali AKKAŞ, Abdülkadir Güler bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 57
Toplam yorum
: 5
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 219
Kayıt tarihi
: 18.01.13
 
 

Emekliyim, köpekleri çok severim. Fotoğraf ama anlam saklayan fotoğraflara bayılırım. Yazmak uzun..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster