Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Nisan '16

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
1852
 

Can Yayınları on yıldır O’na emanet – Can Öz ile özel röportaj

Can Yayınları on yıldır O’na emanet – Can Öz ile özel röportaj
 

Can Öz Boston’da Sosyoloji eğitiminin ardından Türkiye’de reklamcı olma hayali kurarken babası Erdal Öz’ün vefatıyla planları zorunlu olarak değişmiş ve Can Yayınevi’nin kaptan koltuğuna oturmuş… Yeni mezun olarak geldiği Türkiye’de 26 yaşında yayınevi patronu olmuş. Bu zorunlu yolculuk onun hayatında en heyecan veren işi olmuş, babasından aldığı bayrağa sahip çıkmış ve üzerine fazlasını katarak Can Yayınevi’nin başarısına nice başarılar katmış.  Geçtiğimiz günlerde baba olan Can Öz ile Can Yayınları’nı, kızı Maya’yı ve rahmetli babası Erdal Öz’ü konuştuk…


Can Yayınları’nın ne güzel logosu var, insanın görünce kitap alası geliyor. Logonun öyküsü var mı?

Babam Erdal Öz, Can Yayınları’nı kurduğunda çeşitli tasarımcı dostlarından logolar istiyor. Gelen tasarımların hiçbirini beğenmiyor, ama görüyor ki hepsinin ortak iki özelliği var: kırmızı renk ve kalp. Bunun üzerine bir iskambil destesi alıyor eline, kupa kalbini kesiyor, yanına da CAN yazıp kitapları yayınlamaya başlıyor. Daha sonra bir diğer dostu İsa Çelik, Can ismini de tasarlıyor ve yayınevinin yıllarca kullandığı logo ortaya çıkıyor. Bu logo 1981’den 2014’e kadar, tam 33 sene hiç değişmeden kullanıldı. 2014’te ise Utku Lomlu, kapak tasarım politikası değişikliği sırasında logoyu da istediğimiz gibi değiştirip son halini verdi. Çok iyi bir iş çıkardığını düşünüyorum.

 

 

Can Yayınların odağı edebiyat mı?

Erdal Öz’ün geniş yazar çevresinin etkisiyle olsa gerek, Can Yayınları hem Türkçe edebiyata hem dünya edebiyatına aynı ağırlığı vererek yayın hayatına girdi. Yine de, ilk yayınlanan kitap Alan Paton’un “Ağla Sevgili Yurdum” kitabı olduğuna göre, dünya edebiyatı bir adım önde olmuş diyebiliriz.

 

Boston Üniversitesi’nde sosyoloji okudunuz şimdi ise Can Yayınları’nın başındasınız. Zorunlu olarak mı başladınız?

Sosyoloji eğitiminin ardından reklamcılığa geçmeyi, reklamcı olmayı planlıyordum açıkçası. Ortaokuldan beridir çok ilgimi çekmiştir reklam işi. Bolca kitap okumuş, çeşitli reklam şirketlerinde staj da yapmıştım. Can Yayınları’nın başına geçme sebebim babamın vefat etmesiydi. Ama şimdi işimi gerçekten çok seviyorum. İyi ki bu işi yapıyorum.

Can Yayınları’nın kaptan koltuğunda nasıl gidiyor yayıncılık?

Daha fazla heyecan verecek bir iş hayal edemiyorum. Hem doğru bildiklerinizden ödün vermeyip, hem de doyurucu üretimlere vesile olmak, bunun üzerine hayran olduğunuz insanlarla vakit geçirebilmek, üstüne bir de kendinizi başarılı hissetmek; bunlar bu işin olağanüstü tarafları. Ancak, Türkiye insanın mutlu olmasına müsaade etmiyor; etraf hep acı, dert, haksızlık, nefret dolu. Bu işi yapıyorsanız bu sorunlarla her kitapta tekrar tekrar yüzleşmeye hazır olmanız gerekiyor.

 

26 yaşında yayınevini yönetmek zor olmadı mı?

Özellikle ilk 3- 4 yıl benim için epey zordu. Düşünsenize, ülkenin en büyük yayınevlerinden birinin başındasınız, ama daha bilanço ne demek onu dahi bilmiyorsunuz. Ama işte bu sayede işi öğrenmek için geceli gündüzlü çok çalıştım, çok okudum. Kültürel birikimimin bu işi yönetmek için yetersiz olduğunun farkındaydım, ve bunu saklamaya çalışmadım. Bu dönemi atlatmam için, başta yazar ve yayıncı dostlar olmak üzere, babama ve Can Yayınları’na kıymet veren birçok insan omuz verdiler. Onların desteklerini hiç unutmayacağım. Etrafımda bana destek olmaya çalışan insanları hep çok ciddiye aldım söylediklerine katılmadığımda dahi değer verdim. Hala da öyle yapıyorum.

 

Yaşarken kıymet bilemeyiz bazen... Nasıldı babanızla aranız?

Kavga edip evi terk ettiğim, Ankara’ya taşınıp garson olarak hayata baştan atılmışlığım da var, önünde diz çöküp (diz çökme bir benzetme değil, gerçekten çöktüm) özür dilemişliğim de. Oldukça çalkantılı bir ilişkiydi. Şükür ki vefatından önceki sene çok sıkı fıkıydık, birlikte çıkıp içiyor, dertleşiyorduk, arkadaş gibiydik. Öyle olmasa bu işin altından kalkamazdım zaten.

6 Mayıs 2006 günü saat 17.22’de Sayın Erdal Öz vefat etti. Son zamanlarında neler konuştunuz?

Epeydir öykü yazamıyordu, ölmeden önce iki ayını geçirdiği hastane yatağında, özellikle ilk komayı atlatmasının ardından “yeni öykü kitabımı aklımda yazdım Can, buradan çıkar çıkmaz hızla yayınlayacağım” demişti. Çok keyfi yerindeydi, sürekli espriler yapıyor ve beni hafifletiyordu.  En çok da kendisiyle alay ediyordu. Güzel gitti.

 

Yakın zamanda baba oldunuz. Hayırlı olsun. Nasıl bir duygu Maya’nın babası olmak?

Beklediğimden çok kuvvetli bir duygu. Aylardır çocuğumun olması fikrine hazırlanıyorum. Hakikatten hayat yeniden başlıyor. Türkiye’de gelecek nasıl olacak diye soru soruyoruz ve hayatla ilişkimizi ona göre kuruyoruz. Duygularımız buna göre şekilleniyor. Çok güzel bir duygu.  Bu ülkede alışmadığınız bir umut.  Bilgi birikimim şimdilik bu kadar.

Erdal Öz’in günlükleri Can Yayınevi’nden çıktı. Kitaptan biraz bahseder misiniz?

Daha yirmi yaşındayken hangi yazarları okumuş, haklarında neler yazmış, ne müthiş bir adammış daha o yaştan, diye düşünüyorsunuz okurken. Aydın olma hakkı nasıl elde ediliyor, altında nasıl bir birikim ve dertlilik hali var, bunu görüyorsunuz kitapta. Günlükleri okuyunca Erdal Öz’ün ve tabii diğer 50 kuşağı yazar ve şairlerinin neden müthiş adamlar, kadınlar olduklarını daha iyi anlıyorsunuz

 

Erdal Öz’ün günlükleri ile ile Can Dündar’ın Tutuklandık  kitapları aynı zamanlarda çıktılar. Planlı mıydı?

Hayır, tesadüfen birlikte çıkmış oldular. Günlükleri babam vefat ettiğinde yayınlamak istemedik, tam vefat ardından yayınlanan eserler yas acısıyla değerlendirilirler. Oysa daha nesnel değerlendirilmesi gereken, çok değerli günlükler bunlar. Bu yüzden 10 sene bekledik. Bekleme kararı aldığımda, ileride cezaevi hikayeleri pek ilgi çekmeyebilir diye düşünüyor ve  beklemek kararının doğruluğunu sorguluyordum. Oysa bugün, tam 10 sene sonra bu kitap Can Dündar’ın cezaevi notlarıyla birlikte yayınlanıyor, bu oldukça ironik.

 

 

Günlükler Erdal Öz’ün el yazısı mı?

Erdal Öz çok disiplinli biri olduğu için günlüklerin hepsini temize çekmiş. Bilgisayarda dizmiş. Asıllar yok hepsini imha etmiş.

 

Şu yazar bizde olsa dediğiniz kimler var?


Birçok yazar var. Orhan Pamuk’u hep söylerim,  bizden kitabının çıkmasını çok isterim.

 

Türkiye’de yüzde 45 hayatında kitap okumamış. Zor değil mi böyle bir pazarda kitap satmak?

Neden zor olsun? Herkese kitap okutmak sorumluluğunu üstlenmiyorum açıkçası. Benim derdim, okumak isteyene, her aşamasına özen gösterilerek hazırlanmış çok iyi kitaplar sunmak. Bu isterse yüzde bir olsun, o da olumlu.

 

Türkiye’de evinde 100'den fazla kitap olan öğrencilerin oranı yüzde 18. Evlerin yarısından fazlasında 25’ten az kitap var. Çocuklukları nasıl alıştırmalıyız kitap okumaya?

Benim gördüğüm, siz iyi bir okursanız, çocuğunuzla da gerçekten ilgiliyseniz, o çocuk kitap okur, sizden az da olabilir bu, ama mutlaka okur. Eğer okumuyorsanız, okuyan birileriyle çocuğunuzun ilişki kurmasını sağlamalısınız; bu öğretmen de olabilir, yaşıtı bir okur da.


 

3 isim 3 yorum

Can Dündar: Gelecek nesillerin en önemli kahramanlarından biri.


Karin Karakaş: Yayınlamaktan gurur duyuyorum. Trajik olayları o denli duygu yoğunluğu ile  yazan ve o kadar yumuşak, şeker, ağır başlı az insan tanıdım.


Nejat İşler: Mayıs ayında kitabı çıkacak. Konuştuk, buluştuk. Kitabın bütün gelirlerini Gümüşlükspor’a bağışlayıp kulübü güçlendirmek istediğini söyledi. Ve “Ukalalık yapmadan, -mış gibi yapmadan bunu becermek istiyorum” dedi. Bu alçakgönüllülüğe yakışır derecede güzel de bir kitap yazdı. Anekdotların, öykülerin olduğu, yakışıklı bir kitap.

 

En çok Küçük Prens Kitabını siz sattınız…

Küçük Prens bir çok yayınevinden çıkıyor fakat en çok CAN Yayınları sattı.

2015 yılında 600 bin tane sattı. Küçük Prens kitabını kırkın üzerinde yayınevi yayınlıyor ve toplam satış 800 bin. Bizim yayınevini tercih sebepleri Tomris Uyar ve Cemal Süreyya çevirisi olması. Çevirmeninden dolayı bir yayınevinin kitabının daha çok tercih edilmesi sanırım Türkiye’de bir ilk.

 

Bir kitap satılıyor bizim paralar nereye gidiyor. Kimileri bütün gelirin yazara kimileri ise yayınevine kalıyor sanıyor…

En çok yüzdeyi dağıtımcı ve kitapçılar alır. Bu oran yüzde 45’tir. Ancak baktığınız zaman dağıtımcı ve kitapçıların da riskleri o denli büyüktür. Bu yüzden yüksek görünen bu yüzde aslında son derece normaldir. Yüzde 8’i KDV’ye, yüzde 15’i üretime, yüzde 15’i de yazara gider, kalanı ise yayınevine. Genelde dağılım böyle olur. Dolayısıyla kazanç sadece yazara ya da sadece yayınevine kalmaz hiçbir zaman. Kaldı ki yayınladığınız kitapların ciddi bir kısmı elinizde kalır ve zarar edersiniz.

 

Socrates Dergi’de Can Yayınlar’dan çıkıyor…

Socrates bir spor kültürü dergisi. Memleketimizde pek alışılmadık birşeyi başarıyor, niteliği popülizme feda etmemesine rağmen memleketin en büyük spor dergilerinin toplamından fazla satılıyor. Ve ben de bu dergiyi çıkaran ekiple birlikte çalışmaktan, hatta çalışmayı bırakın, tanışıyor olmaktan dahi gurur duyuyorum.

 

 

Neden ismi Socrates?

Hem futbolcu hem filozof Socrates’ler güzel bir kelime oyunu boyutu katıyor dergiye, böylelikle “düşünen spor dergisi” sloganı da daha anlamlı duruyor. Yine de derginin esas isim babası futbolcu Socrates. Kendisi, filozof Socrates’den çok daha etkileyici bir adam.

 

Derginin içeriği hakkında bilgi verir misiniz?

Socrates dergisi, edebiyat meraklısı spor hastaları tarafından yaratıldı. Edebiyat ve sporu aslında birleştirmiyor; edebiyat ve sporun, zaten bütünleşik olduğunu düşünüyor. Yani, dergide edebiyatçılardan spor, sporculardan edebiyat yazıları görmeniz mümkün.

Sadece futbol yazılarından oluşmuyor Socrates . Sporun bir çok dalıyla ilgili çok özel yazılar bulabiliyorsunuz. Uygar, akılcı spor hastalarına yalnız olmadıklarını gösteren bir dergi olduğunu düşünüyorum Dergiye piyasaya çıktığı ilk günden beri de bu kadar ilginin olması da bunu gösteriyor. Ayrıca Socrates dergide olağanüstü bir ekiple çalışıyoruz. Derginin bu kadar beğenilmesinde ekibin payı çok büyük…

 

Biraz da mini kitaplardan bahsedebilir miyiz?

Hollandalı bir firmanın tasarladığı bir formata sahip mini kitaplar. Biz onlar ile sözleşme yapıp format patent haklarını aldık, baskılarını da onlara yaptırıyoruz. İlk kez Kasım ayında okurlarla buluşturduk ve beklediğimizin çok üzerinde bir ilgiyle karşılaştık.

 

 

Cep kitap varken neden Minikitap?

Cep kitap ilginç bir formül değil. Zor okunuyor, sayfalar zor açık duruyor, üstelik genelde kalitesiz baskılar bunlar. Minikitap cep kitaplarının tüm sevimsizliklerini çözen bir tasarıma sahip.

 

Minikitap fikri nasıl oluştu?

2015’in Ağustos ayında ekonominin kötü gideceği belliydi. Ekonomi iyi gitmeyince, insanların duygu dünyaları da pekiyi gitmiyor, biliyorsunuzdur. Bu tür dönemlerde yapılan işlerin niteliği, kalitesi düşer genelde. Biz de genel yayın yönetmenimiz Sırma Köksal’ın odasında oturmuş bunun tersine ne yapabiliriz diye düşünüyorduk. O zamanki satış direktörümüz (şimdi genel müdür yardımcımız oldu) Ali Granit elinde 2012’de Hollanda’da üretilmiş olan flipback örnekleri ile geldi. Biz hepimiz kitapları kurcalamaya başladık önce, ardından toplantılar yapıldı ve 3 hafta içinde Hollanda’dan formatın patent haklarını almış, maliyetleme ve fiyatlamayı tamamlamış, eser sahipleriyle telif görüşmelerini yapmış, logoyu ilanları tasarlamıştık. 6 kitapla başladık ve şu an 17 kitaba ulaştık. Yılsonunda 50 kitaba ulaşmayı hedefliyoruz.

 

E-kitap nasıl gidiyor?

650 başlığı dönüştürdük ve yaz bitmeden 1000 olacak. Seslenen kitap projesi de var. Kitapları sesli kitaba dönüştürüyoruz. Hedefimiz iki sene içerisinde 250 başlığı sesli kitap olarak yayınlayabilmek.

 

Son söz sizin buyrun…

İyi bir yayıncı, kendini siyasi atmosferden, bu atmosferin önyargılarından ve korkularından sıyırıp elinden geldiğince doğru bulduğunu yayınlayan, geleceğe aktaran olmalıdır diye düşünüyorum. O nedenle, yayınlayacağımız kitapları seçerken kimin kızacağı, bozulacağını önemsemiyoruz, bu ister iktidara yakın, ister muhalif bir grup, isterse başka bir taraf olsun, doğru bulduğumuz kitapları yayınlamaya devam edeceğiz.

 

Röportaj: Anıl Sural

twitter.com/AnilSural

 

Can Yayınları Basın İlişkileri Yetkilisi Fazilet Onat'a ve değerli yoldaş Rona Doğan'a teşekkür ederim.

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmıştır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 32
Toplam yorum
: 3
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1318
Kayıt tarihi
: 20.02.16
 
 

11 Ağustos 1990 Amasya doğumludur. Diyarbakır, Karabük, Sakarya, Orlando - Florida, Trieste ve İs..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster