Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Nisan '13

 
Kategori
Sinema
Okunma Sayısı
1284
 

Çanakkale yolun sonu, daha ötesi yok !

Çanakkale yolun sonu, daha ötesi yok !
 

 

Tadına doyamadığım çocukluğumda sinemaya gitmek ne büyük heyecandı. Oysa tek eğlencemiz Radyo Tiyatrosu’ydu ve akşam sekiz oldu mu ailece radyonun başına otururduk. Kuzinenin üzerinde de kestane kızarırdı. Babamın bizi sinemaya götürmesi büyük armağandı. Çünkü o paralı bir eğlenceydi ve kutlanacak bir neden olmalıydı! Üniversite dönemine kadar babam -manen ve cebren- hep ense kökümdeydi. O’na göre beş üzerinden dört, on üzerinden dokuz almak felaket bir sonuçtu ve cezalandırılırdım! Benimle birlikte o da çalışır, aldığım not kendi notuymuş gibi davranırdı. Dokuz almama ensem de üzülürdü! O yılların tahta sandalyeli siyah beyaz sinemasında Horoz Nuri (Vahi Öz) ve karısı Bedia (Mualla Sürer) bir iki saatliğine de olsa bizi düşüncelerimizden uzaklaştırırdı.

Hiç unutmuyorum -sanırım ilkokul dörtteydim- öğretmenimiz haftaya çarpma ve sağlamasını öğreteceğini söylemişti. Şimdiki müfredatta çarpma ve bölmenin sağlamaları da var mı bilmiyorum; ama o yıllar için çok önemliydi. Oysa günümüzde hesap makineleri ve bilgisayarlar yüzünden dört işlem yapmayı, düz yazı yazmayı unuttuk! Bloglarınızı elle yazıp, MB’ye mektup gönderdiğinizi hayal etsenize:) Neyse, bir konuyu öğretmen anlatmadan önce benim öğrenmiş olmam önemliydi. Tüm tahsil hayatım boyunca da böyle oldu. Sınıftan hep bir adım önde olmak! Babam çarpmanın sağlamasının nasıl yapılacağını bilmiyordu! Telefon yok ki eşe dosta sorsun, daha Google Kardeşler Larry ve Sergey de doğmamışlar! Ve benim hırs küpü babam cumartesi akşamı gittiğimiz sinemada -film ara verdiğinde- seyirciler arasından bir bilen bulup sağlamayı öğrendi. Pazar günü de sağladık durduk:)

Huzur içinde uyusun; ailesine düşkün, hırslı, başarılı ve sinema tutkunu bir Yengeç erkeğiydi. Ben de sinemayı çok sevdim. Hele ki yazlık sinemaları. Babam Alaska Frigo ve Fruko gazoz alsın diye anneme sırnaşırdım:)

Şimdiki sinemalar birer cazibe merkezi. Gong yok; ama klima var! Koltuk aralarında Alaska Frigo, Fruko gazoz satan yok; ama büfede patlamış mısır-kola çifti var! Koltuklar devasa ve rahat, öndeki koltukla da arası öyle açık ki gelen geçene yol vermenin üflemesi-püflemesi de mazide kaldı. Salonda yirmi seyirci olması mucize! Çünkü dört kişilik bir ailenin sinema keyfi aşağı yukarı 100 lira. Çünkü artık dvd var ve evin babası ya da büyük oğlu 2.5 liraya filmin korsanını alıyor, çekirdek çıtlayarak evde izliyorlar!

Ne kitabın ne de filmin korsanıyla işim olmaz; ama internette online film izlediğim oluyor! Ayda bir iki defa da sinemaya gidiyorum! Bir şey yemiyorum, su içiyorum. Hayat zaten yıpratıcı bir de gidip “Testere”yi izlemenin alemi yok ve ben kankamın hediye ettiği Arabalar filmiyle animasyon filmlere alıştım:) Salon, çocuklar ve anne-babalarıyla tıklım tıklım dolu oluyor ve ne cıvıltı görmelisiniz! Biliyorsunuz, geçenlerde de “Sevimli Canavarlar”a gitmeyi hayal ederken kendimi “Kelebeğin Rüyası”nda bulmuştum! Türk Sineması için büyük bir adımdı; ama benim için fazla dramatikti. Ben sinemadan yüzümde gülücüklerle çıkmaya alışığım:)

Bu sefer kararlıydım, “Hazine Avcısının Maceraları”na gidecektim. Kankam çoktan gitmiş ve çok beğenmişti. O niyetle gittim de; ama Tad’in maceralarını izleyemedim, Memati’li Çanakkale’yi izledim! Yandaki gişede, torununu Anzak Savaşı’nı izlemeye getiren güleç dedeyi ve de çocuğun gözlerindeki parıltıyı görünce onların sırasına geçtim!

ÇANAKKALE Yolun Sonu

Şahin bakışlı Memati'ye vahiy gelmiş olmalı ki yıllardır kader birliği ettiği Polat Abi’sinden ansızın ayrıldı ve yalnız uçmaya başladı. Kıvanç'ın Zıt Kardeşler'i Kuzey ile Muzaffer Tayyip gibi Gürkan Uygun'un da -daha Memati rüzgarları dinmemişken- Mimar Sinan ile Muhsin Onbaşı paradoksu oluşmuş!

Berrak Tüzünataç’ı film başlayınca fark ettim! Ve işte Beren-Belçim-Berrak, B Üçgeni tamamlandı dedim:) Bu hanımları sen süper oyuncusun diye kimler gaza getiriyorsa Türk Sinema Tarihi onları asla affetmeyecektir!

Gerçek bir hikayeden yola çıkılarak çevrilen filmi kısaca özetlemek gerekirse: “Ben cepheye gidiyorum. Yarın sabah yolcuyum Allah izin verirse. Çanakkale.” diyen Hasan’ı (Umur Kurt) koruyabilmek için, “emmisini cephede yalnız koyduğumu bilse, oğlum ne der bana!” diyen Balkan Harbi gazisi  Muhsin (Gürkan Uygun) gönüllü olarak askere yazılıyor! Yola düşmeden önce oğluna söyledikleri etkileyici: “Düşman eşiğimize gelirse vasiyetim olsun sana: Vatanı, namusu, haneyi düşmana çiğnetmeyeceksin!” Film boyunca da bilgece konuşmaya devam ediyor!

Sevdikleri için ölmeyi göze alamayanların aldığı soluğun hükmü yoktur !

Ya onu sağ salim eve yollarım ya da onun düştüğü toprağa düşerim !

Hepimiz bu vatanı sevdiğimiz için icap ederse ölmek için gelmedik mi !

25 Nisan 1915, gemileriyle Çanakkale’yi geçemeyen işgalciler Gelibolu’ya çıkartma yapmaya başlıyorlar; ama büyük bir direnişle karşılaşıyorlar. Muhsin ve Hasan’ın da içinde bulunduğu Hilal-i Ahmer (Kızılay) Destek Birliği de zorlu bir yolculuk sonrasında cepheye ulaşıyor. Muhsin daha ilk gün kardeşini bir Anzak askerinden kurtarıyor. Birkaç gün sonra da bir Anzak keskin nişancısını vuruyor. Bunun üzerine -daha önce Balkan Savaşı’nda da komutasında olduğu- Yüzbaşı İbrahim Adil (Fikret Yıldırım) tarafından Birliğin Keskin Nişancısı görevine getiriliyor. Muhsin de buna karşılık yüzbaşıdan kardeşinin cephe gerisine gönderilmesini istiyor. Hasan’a ikmal çadırlarından cepheye mühimmat taşıma görevi veriliyor.  

Görsel efektler, savaş sahneleri sinemaskop formatıyla sunulunca nefesinizi tutuyorsunuz. Karanlık açılış sahnesindeki ürkütücü hava ve sonrasında Gelibolu’nun savaş gemilerince bombalanması, çıkartma sahneleri, Anzak Koyu’nun görünümü oldukça gerçekçi. Çekim gerçekliği açısından aynı heyecanı “Er Ryan’ı kurtarmak” ve “Nefes”te de duymuştum!

Tetiği “Allah bağışla.” diye çeken Muhsin, arkadaşı Şeref’le (Serdal Genç) birlikte yüksek rütbeli Anzakları vurmaya başlıyor! "Savaşta düşmanı öldürmek günah değil. Neden tövbe ediyorsun?" diyen arkadaşına, "Öldürdüğüm askerler için değil, ardından ağlayacaklar için tövbe ediyorum." diyor!

Muhsin Onbaşı’nın namı kısa sürede yayılıyor ve işgal orduları arasında Türkler onu küçük yaşta avcı olarak yetiştirmiş. Gölgesinin içine saklanıyor söylentileriyle efsaneleşiyor! İngiliz Binbaşı Steward (Stephen Chance) Muhsin’e karşı ordunun en iyi nişancısı olan Onbaşı William Eagle’ı (Ben Warwick) getirtiyor. “Beni fark edemeyecekler, çünkü beyinlerini dağıtmış olacağım” diyen onbaşı da Türk subaylarını ve tabii ki Muhsin’i öldürmek için mevzileniyor.

Tek kişilik ordu görünümünde Muhsin’i oynayan Gürkan Uygun çok başarılı. Neticede, yıllar boyu Kurtlar Vadisi’nin Memati’siydi ve silah ona yakışıyor! Yüzünün şekli, sesi, bıyıkları, tavırları o döneme fazlasıyla uygundu; ama manikürlü elleri de gözümden kaçmadı. Metroseksüel Onbaşı Muhsin:)

Muhsin’e aşık hemşire Behice rolünde Berrak Tüzünataç vasat bir performans sergiliyor. Yüzü ve makyajı da yıl 1915 demiyordu! Hareketleri yapmacık, sesi de dublaja hiç uygun değil. Bu kızcağızın kaybı: Fazla uzun boyu ve güzelliği. Ayrıca, aşk neden olmalıydı bu filmde anlayamadım!

Köylü çocuklarının ulak geliyor ulak geliyor diye koşturduğu köy meydanı ortamı, köylülerin giysileri o yılları mükemmel yansıtıyordu.

Doğru mantıkla yazılan senaryoda iki nişancının rekabeti filmin temposunu devamlı yüksek tutuyor!

Mahir Günşiray’ın keşke daha önemli bir rolü olsaydı.

Gayrimüslimler de müslümanlarla aynı cephede omuz omuza savaşıyor. Er Kostas’ın, eğer savaşta ölürsem, gayrimüslimim diye beni ayrı gömmeyin. Müslümanlarla birlikte gömün demesi çok anlamlıydı !

Dış mekan çekimleri gerçekten etkileyici. Hele ki siperler; ama iç mekan çekimleri için aynı şeyi söyleyemeyeceğim!

Giysilerin eskitilmemiş olması filmin eksi yanıydı. Behice Hemşire’nin üniforması her daim kar beyazıydı:) Diğer hemşirelerin ve askerlerin üniformaları da hiç kirlenmiyordu! Temizlikten bahsetmişken, gemilerin de -savaş görmemişcesine- pırıl pırıl olduğunu ekleyeyim:)

En büyük asker bizim asker misali; bizim askerimiz mert, candan, dürüst, saygılı; ama düşman askeri namussuz, korkak vs.. Tarih böyle taraflı yansıtılmamalıydı. Kırk yıl önceki Tarkan, Karaoğlan filmlerinin senaryoları böyleydi, tamam da devran değişti, garip kaçıyor!

Filmin, dönemin tamamına değil de tek bir cepheye odaklı çekilmesi ve bir askerin gözünden anlatılması akıllıca olmuş. Aşk, heyecan, hüzün bir arada yaşanıyor!

Filmdeki yabancı oyuncuları fazlasıyla amatör buldum! Özellikle Ben Warwick (Onbaşı Eagle) nerede olduğundan, ne yaptığından bihaber gibiydi ! Adam film boyunca onlarca askerimizi öldürdü, kinlendik; ama bir anda ölüverdi, kinimiz kursağımızda kaldı. O sahne daha uzun işlenmeliydi ki seyirci bir ohh desin!

Kullanılan silahlar çok gerçekçiydi belki de gerçekti. Muhsin Onbaşı’nın tüfeği de o savaşta kullanılan Keskin Nişancı Tüfeği miydi acaba diye düşünmedim değil! Herhalde Genel Kurmay Başkanlığı’nın desteği alınmıştır. Diğer ekipmanlar, özellikle de filikalar döneme çok uygundu! Ciddi bir emek harcandığı belli oluyor.

Çatışma ve vurulma sahneleri çok başarılıydı. Gerçek gibiydi !

Mustafa Kemal’den gelen emirle başlayan; gerilimi, aksiyonu yüksek final çatışmasının ardından film aniden bitti ! Kalakaldık, birbirimize bakıp homurdandık! Bitti mi ki diyenler oldu!

Bitmiş! “Kelebeğin Rüyası”nın aksine bu da kısa kaçmış:(

Milliyetçi duyguların tavan yaptığı Çanakkale Savaşı’yla ilgili her nisanda vizyona yeni bir film girmesine alıştık! Ve itiraf etmeliyim ki tarihimizi -gelişen sinema teknolojisinin eseri- muhteşem görüntülerle izlemek belgesel tadı veriyor. Yer yer duygulandığım, gözlerimin nemlendiği Çanakkale Yolun Sonu da bence son yıllarda çevrilen benzer filmler içinde en iyisi.

Cemile Torun, Cumhur Milletoğlu bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Sinema sitesinde de yayınlanmaktadır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Seyretmeden bir şey diyemem.

Kerim Korkut 
 23.04.2013 9:49
Cevap :
Selam ve sevgiyle..  23.04.2013 13:31
 

Ne desem, bu kalem, öyle kuvvetli ki, sanki filmi izler gibi oldum. BU yıl kısmetse, sıra ÇANAKKALE GEZİMİZDE.. Babanızla sinema günlerinizi, anlatırken, rahmetli babam aklıma geldi. 1963 olaylarından önce Kıbrıs'ta sinema kültürü, arada Türkiye'den gelen ses ve tiyatro sanatçıları vardı. Rahmetli Babam, pek tutucu değildi ama, 3 kız bir erkek kardeştik, onun için loca tutardı. Geçmiş günleri de anımsadım. Bir bilseniz nerelere gittim de geldim. ADADAN SONSUZ SEVGİ VE SAYGILAR DEĞERLİ YAZARIM.

Göksel47 
 18.04.2013 10:15
Cevap :
Çanakkale Şehitlik’e mutlaka gidin hocam! Oradayken hislerinizi dinleyin; bir asır önceyi, savaş günlerini hayal edin. Kendi çocukluğumla size de nostalji yaşattım demek! Teşekkürler. Selam ve sevgiyle.  18.04.2013 15:03
 

Merhabalar Atabey, Yazınız o kadar güzel ve keyifliydi ki çok büyük bir zevk alarak okudum. Eski sinemalar ve radyo tiyatrosu ile babanızın çocuklarının eğitimi ile ilgili olan gayreti ve sınıftan önce çarpmanın sağlamasını size öğretebilmek için kendi öğrenme çabası yazınıza ayrı bir tad katmıştır. Öldürdüğü askerler için değil de ardından ağlayacakları için tövbe eden asil ve necip bir milletin emperyalistlere karşı savaşını anlatan "Çanakkale Yolun Sonu" ile ilgili paylaşımlarınız da çok etkileyiciydi. Selam ve dualarımla birlikte bu güzel paylaşımınız için kaleminize ve gönlünüze sağlıklar diler, sizi en Güzel'e emanet ederim. Tekrar görüşmek üzere şimdilik hoşçakalın.

Recep Altun 
 18.04.2013 10:12
Cevap :
O güzel günlerde biriktirdiklerimizi de yaşlılığımızda harcayacağız dostum! Ne mutlu bana ki oldukça tutumlu davranmışım:) Beğeniniz için teşekkürler. Bu topraklar için ölen büyüklerimizi de yâd etmiş olduk! Selam ve sevgiyle.  18.04.2013 14:58
 

bahar hatta yaz geldi buralara...film karşısında durmak da zorlaştı...:)))...

nedim üstün 
 15.04.2013 16:23
Cevap :
Sizin oralar yanmaya başlamıştır tabii. İstanbul bugün yağmur-fırtına, 9 dereceydi. Yani diyorsun ki "yazlık sinema var da gitmiyor muyuz!" Selam ve sevgiyle dost.  16.04.2013 17:11
 
Toplam blog
: 462
Toplam yorum
: 8320
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1146
Kayıt tarihi
: 07.03.09
 
 

Ne güzel bloglar yazdık, ne muhteşem dostluklar kurduk; onlar kaldı baki... ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster