Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Mart '12

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
2008
 

Çanakkale Zaferi'nin Yıldönümünde "Kadeş Rezaleti"nden "Nevruz Rezaleti"ne

Çanakkale Zaferi'nin Yıldönümünde "Kadeş Rezaleti"nden "Nevruz Rezaleti"ne
 

Bayramları, ortalığı savaş yerine çevirerek kutlayanların(!) elinden kurtarmamız lazım


Öğrencilerin çoğu “Tarih” dersini sevmezler. Bu, tarihin gerçekten sevimsiz olması kadar, onu müfredata koyanların neyi niçin öğretmek gerektiği üzerinde pek kafa yormamaları, öğretenlerin de nedense eğlenceli ve akılda kalıcı bir metot tutturamamalarından kaynaklanmaktadır. 

Atalarımızın, hatta bütün insanlığın, geçmişte neleri, nasıl yaşadıkları merak edilmeye değmez mi sizce? Kısa bir tatilin ardından biz gördüklerimizi anlatmaya, birçok insan da bizim anlattıklarımızı dinlemeye can atar. 

Yüz yıllar boyunca, en ilkel şartlardan bugünlere gelinceye kadar, insanlığın geçirdiği evreleri öğrenmek kadar ilginç ne olabilir? Ama nedense hiçbirimiz bunları merak ederek tarih derslerine gereken önemi vermeyiz. 

Çünkü tarih bizim belleğimizde, bir sürü takvim yaprağındaki ezberlenmesi zor günler, aylar, yıllar olarak yer etmiştir. 

Hep şunu düşünmüşümdür: Neden 300-500 sayfalık bir romanı yeri geldiğinde bir gecede sabaha kadar okuyup, sonra her sahnesini hiç şaşırmadan herkese bütün ayrıntılarıyla anlatabiliriz de, bir ders yılı boyunca okuduğumuz tarih dersinde öğrendiklerimizi, defalarca tekrarlamamıza, özel olarak çalışmamıza rağmen, sınavda çıkan sorulara bir türlü cevap veremeyiz? 

Oysa çocukluğumuzdan bu yana yaşadığımız hayatın kişisel olarak bizim için ne kadar önemi varsa, mensup olduğumuz milletin geçmişte yaşadıklarının da toplum olarak bizim için o kadar önemi vardır. 

Bu bağlamda tarihimizi çok iyi bilmemiz, ona göre geçmişimizi değerlendirip geleceğimizi şekillendirmemiz lâzım. Ancak, tarihimizle kuru kuruya övünmeyi çok sevmemize rağmen, bu konuda çok gerilerde olduğumuzu söyleyebilirim. 

***** 

Ne kadar Türk olduğumuzu ve ne kadar Türk kaldığımızı bilemiyorum. Zaten bunun fazla önemi de yok. Hepimiz Âdem’in çocuklarıysak ve ondan geliyorsak, “insan olmamız” yeterli. Aynı şey Kürt, Çerkez, Laz, Gürcü herkes için geçerli… Keşke bütün insanlar bu olgunluğa erişebilse… 

Hepimiz yer kürenin bir köşesini mekân tutmuşuz. Bir biçimde “vatan” edinmişiz içinde yaşadığımız toprakları… 

          “Toprakları toprak yapan üstündeki kandır,
          Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır”

der bir şairimiz. Bu tanıma en çok hak eden vatanlardan biri Türkiye’dir. 

“Bin yıllık tarihimiz” diye başlayan bir cümle kurup o kadar çok uzaklara gitmeye gerek yok. Son yüz yılımızı iyi okuyabilsek bize dolu dolu yeter de artar bile... Çünkü ülkemiz bu son asra çok şey sığdırdı. 

Yüz yıl önce bu günlerde Osmanlı, Trablusgarp Savaşı’nı yaşıyordu. Aynı yıl bu savaş bitti ama, I. Balkan Savaşı başladı. Bunu ikincisi takip etti ve henüz anlaşma imzalanamadan Birinci Dünya Savaşı patlak verdi. 

İttifak Devletleri ile girdiğimiz bu gereksiz mücadelenin ikinci yılında, tam anlamıyla –belki de sadece biz- gerçek bir dünya savaşı yaşadık. Çünkü İngiliz’i Fransız’ı yetmezmiş gibi, Avustralyalısı, Yeni Zelandalısı, Afrikalısı, Hintlisi, Çanakkale’de düşman olup karşımıza dikilmişti. 

Arka arkaya savaşlarla güçsüz duruma düşmüş, silahı, cephanesi, en önemlisi insan gücü kalmamış bir ülkenin, henüz askerlik çağına bile ulaşamamış çocukları, yurdun dört bir tarafından kalkıp Çanakkale’de düşmana karşı etten siper oluşturdular. 

Tek ve en büyük gücümüz bu tertemiz yüzlü çocukların kalbindeki “iman”dı. Düşmanın acımasız şarapnellerine kalkan olarak öne sürdüğümüz sînesi iman dolu gençlerimiz kırıldıkça, şehadet şerbeti içmeye gönüllü olan yenileri ön saflarda yerini alıyor, düşmanı birazcık daha oyalamaya çalışıyordu. 

Kesin rakamları bile belli olmayan şehitlerimizin sayısı, on binlerle ölçülüyor, kimilerine göre bu rakam 250 bine kadar çıkıyordu. 

Sonuçta dört bir taraftan gelen düşman püskürtüldü ve bir o kadar da onlar kayıp vererek  “Bu Çanakkale geçilmez” deyip geri döndüler. 

Ancak Dünya Savaşı ondan sonra üç seneyi aşkın bir süre daha devam etti. İttifak devletleriyle birlikte biz de savaşın sonunda “yenik” sayılınca, Çanakkale Zaferi de bir anlamda sanki önemini kaybetmiş oldu.

 *****

Şehitliği gezenler bilirler ki, taa uzaklardan ülkemizi işgale gelen İngilizler, Çanakkale’de ölen askerleri için, düzenli, tertemiz mezarlıklar yaparlar ve anıtlar dikerlerken, biz o aziz şehitlerimiz için, düzenli mezarlıkları yeni yapabildik ve anıtımızı da maalesef onlardan yıllar sonra ancak dikebildik.

Gerçi bizim inancımıza göre mermer mezarların, tunçtan heykellerin, devasa anıtların ölenlere bir faydası yoktur. 

          “Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor,
         
Bir hilâl uğruna yâ Rab, ne güneşler batıyor”

diye başlayan dizelerle Çanakkale destanını en iyi anlatan şair Mehmet Âkif Ersoy, bu yüzden şehitlerimize şöyle seslenir: 

         “Ey şehîdoğlu şehit, isteme benden makber,
        
Sana âğûşunu açmış duruyor peygamber…”

Ama yeni nesiller, tarihimize altın harflerle yazılan destanların, öyle yaldızlı kağıtlarla değil, yurdun dört bir tarafından gelen hayatının baharında delikanlıların canıyla kanıyla yazıldığını bilmeliler. Bilmeliler ki bu vatana sahip çıkmalılar. 

***** 

Biz Çanakkale Zaferi’nin bilincine yeterince varıp onu anlayamadık, tabi bu durumda da yeni nesillere anlatamadık. Gençlerimiz tarih bilgisinden de, sevgisinden de mahrum yetiştiler. 

Düşünebiliyor musunuz, biz 18 Mart Çanakkale Zaferi’ni kutlama törenlerine, “Kadeş Rezaleti” gibi kara leke sürmüş bir milletiz. Anzaklar binlerce kilometre uzaktan her sene gelip ölülerini huzur içinde anmaya çalışırlarken, bu Müslüman milletin çocukları, şehitlerini anmak yerine, yolculuklarını içki âlemiyle, sefahatla süslemeyi tercih ettiler. 

1962 yılında güya Üniversite gençliğini temsil eden 500 kişilik bir grup, Kadeş vapuruyla Çanakkale’ye doğru yola koyuldular. Güya şehitlerimizi anmaya gidiyorlardı. Ama vapura yüklenen hamulelerin ağırlığını içki şişeleri teşkil ediyordu. 

Yola çıkar çıkmaz içmeye başlayan, sonra da aldıkları alkolün etkisiyle kendinden geçen gençler, vapuru bir gece kulübüne döndürdüler, striptiz yapmaya kalktılar. 

Olayın yorumunu 26 Mart 1962 tarihli Milliyet gazetesinin ünlü köşe yazarı Ulunay’ın kaleminden dinleyelim: 

***** 

“ Çanakkale zaferinin 47. yıldönümü münasebetiyle şehitlere manevî şükran borcumuzu ödemek üzere Çanakkale’ye davetlileri götüren “Kadeş” tarihimizde unutulmayan bir rezalete mevzu oldu. 

Ben bu vâkıayı emsaline bazen tesadüf edilen bir taşkınlık bir inhiraftan ibaret zannediyordum. Meğer böyle değilmiş!.. 

Kadeş, dokundukça, karıştırıldıkça kokusu buram buram kabaran ve memleketin bütün gazetelerini feryat ettiren, bütün vatanseverlerin ruhunu yaralayan, hatta savcılıkları müdahaleye mecbur eden bir lağım çukuru imiş! 

Bu rezalet Türk tarihine sürülmüş öyle bir lekedir ki, bunu 251 bin şehidin kanı ile kızaran Akdeniz bile temizleyemez. 

Bundan sonra Çanakkale denilince bu kepazelik seferini hatırlamamak kabil değildir. 

Nasıl olmuş da şehitler, bu rezalet kıyametine karşı kanlı kefenleri ile mezarlarından fırlayıp bu sürüyü taşlarla koğmamışlar. 

Demek oluyor ki artık bu memlekette mukaddesat diye bir şey yok!.. 

Ne mazi, ne vatan, ne gazi, ne şehit… Hepsinden elimizi yıkadık mı? Yazıklar olsun!... 

…………..

Çanakkale şehitlerini ziyarete gidilirken rakı da ne oluyor? 

Gemi limandan ayrıldıktan 25 dakika sonra sarhoş dişilerin, hiçbir memleketin haya, namus çerçevesine sığmayan bir rezillikle süvariye “strrip-tease yapacağım” diye anadan doğma soyunacaklarını, “mahvoldum” diye çaldırdıkları manevi cihazlarının hırsızlarını aradıklarını, büfe masa, iskemlelerin çatır çatır kırıldığını, döşemelerin bıçaklarla lime lime edildiğini görünce kaptan derhal gemiyi geri çevirecek ve İstanbul limanının rıhtımına yanaştırıp bu sarhoş hergelelerle kızgın karıları zabıtaya teslim edecekti. 

Böyle bir kusmuk hamulesiyle şehitlerin huzuruna gidilmez!..” 

*****

Evet Ulunay’ın dediği gibi gençler yola çıktıktan kısa bir süre sonra kendilerinden geçmişlerdi. Çanakkale’ye varıldığında şehitliğe gidebilecek şekilde ayakta durabilen 40-50 kişi ancak kalabilmişti. Diğerleri aldıkları aşırı alkolün tesiriyle sızıp kalmıştı. 

Olayın ortaya çıkmasının ardından gemide yapılan aramada bol miktarda boş alkol şişesiyle çok sayıda kullanılmış prezervatif bulunmuştu. 

Elli sene sonra şimdi buna bir de Nevruz rezaleti katıldı. 

Hayatımıza son zamanlarda giren Nevruz Bayramı, nedense Kürt kardeşlerimiz tarafından hep kavgayla, silahla, molotof kokteyliyle, etrafı yakıp yıkmayla bir “savaş” görüntüsü içinde kutlanıyor. Herhalde dünyanın hiçbir yerinde böyle bir bayram görülmemiştir. 

Gerçi 1 Mayıs bayramı da böyle kutlanarak literatüre sokulmuştu… Aslında Nevruzcuların büyük çoğunluğu, anarşist duygularını tatmin edecek yer ve zaman arayan aşırı uçlara mensup kuruluşların mensuplarıdır.. 

Düzene ve şu andaki iktidar partisine karşı öfkelerini kusmak için fırsat arayanlar, böyle zamanlarda şer kuvvetler olarak bir araya gelip, iyi, güzel ne varsa yakıp yıkmaya yok etmeye şartlanıyorlar. 

Bütün dünyada 21 Mart’ta kutlanan Nevruz’un, bu yıl bizim ülkemizde 18 Mart’ta kutlanması için yapılan ısrarın arkasında ne var dersiniz? 

Siz dünyada bugüne kadar ramazan bayramının, kurban bayramının, yılbaşının, Noel’in birkaç gün önce veya sonra kutlandığını hiç gördünüz mü? 

Bu tamamen Çanakkale Zaferi’nin yıldönümüne gölge düşürme gayretinden başka bir şey değildir. 

Hani son zamanlarda, “Çanakkale’de Türk Kürt demeden hepimiz omuz omuza savaştık, bu vatanın sahibi hepimiziz” filan gibi laflar ediliyor ya, Çanakkale’yi gölgeleyecek bir şey lazım. Çünkü Kürt vatandaşlar bu gerçeği bilmemeliler, duymamalılar, en önemlisi düşünmemeliler… 

Peki Nevruz’u 18 Mart’ta kutlamanın saçma olacağını, bu saçmalığın emniyet güçlerince kabul edilmeyeceğini bunlar bilmiyorlar mı? Elbette biliyorlar. Ama bu şekilde elde etmeye çalıştıkları başka şeyler var. 

Malum nevruz bayramı ülkemizde bir bayramdan çok savaş gibi kutlanan bir gün. Yine böyle olaylar çıkacak, arada belki kazara ölenler de olacak ve bundan sonra 18 Martlar artık, bu olayların yıldönümü olarak kutlanacak… 

Böylece takvime, anarşist uygulamalara zemin hazırlayan bir gün daha eklenecek… 

***** 

Şu son 3 günde yaşananlardan aklınızda bir bayram havası kaldı mı sevgili dostlar… Sadece bu yıl değil ki, geçmiş yıllarda da hep kan ve gözyaşıyla bir Nevruz imajı yerleşti beynimize… Bir gün güle oynaya bu bayramı kutlayabilecek miyiz, bilmiyorum… 

Gün geçtikçe ortak ve birlikte yaşamamız daha zor hale getiriliyor. Açıkçası bu istenmiyor. Ancak bunu istemeyen sadece bu olayları tezgahlayanlar mı, yoksa Kürt halkının çoğunluğu mu, şu anda cevap arayan soru bu… 

Kürtler üzerinde oynanan oyunları, geçmişte derin devletin bu insanlara karşı yaptığı yanlışlıkları biliyoruz. Bunlar ortaya çıktıkça biz bazı sorunların çözülebileceğini zannederken, bu bilgiler Kürt halkına kesinlikle ulaşmıyor, ulaştırılmıyor. 

Onlara verilen bilgi, her geçen gün Türkiye Cumhuriyeti’nin onlara karşı daha kırıcı ve daha düşmanca davrandığı şeklinde… 

Güzelliklere düşman bir zihniyetin, mamur yerleri viraneye döndürme çabasının altında yatan, ne bayram kutlaması olabilir, ne özgürlük ateşi olabilir, ne hak talebi olabilir. 

Bu şekilde elde edilen hiçbir şey yoktur. 

Milyonlarla ifade edilen zararın kimin cebinden çıkıp kimin cebine girdiğini hiç düşünmez misiniz? Bu kadar imkânı keşke Güneydoğu’ya yatırım olarak aktarabilseydik, oralara ekonomik imkân sağlayabilseydik, eğitim desteği verebilseydik…

Ben kendi adıma bu olayların müsebbiplerinden bu zararların tazmin edilmesini istiyorum. Hepimiz de bu hakkımızı kullanmalı ve her şeyi devletten beklemek yerine en azıdan sosyal açıdan üzerimize düşen görevleri yapmalıyız. 

Yakıp yıkmayı, toplumun düzenini, huzurunu bozmayı, özgürce yaşayan insanları rahatsız etmeyi kendilerine görev sayanların bu yaptıklarını yadırgamamak lâzım. Benim asıl anlamakta zorluk çektiğim, aklı başında görünen bazı kişi, kurum ve kuruluşların, sorumluluk sahibi olması gereken bazı zevâtın, iktidara olan düşmanlıklarının hırsıyla, onlarla aynı paralelde hareket etmesi, geleciğimizi dinamitleyen bu yanlışlara göz yumması ve bu milletin mahvına zemin hazırlamasıdır. 

Çanakkale Zaferi’nin yıldönümünde, Nevruz bayramı diye ortalığı birbirine katanların, istediklerini elde ettiklerinde bugün kendilerinin safında yer alıyormuş gibi görünenleri baş tacı edeceklerini mi zannediyorsunuz? 

Bu ülke, bu kadar basit gerçekleri göremeyecek kadar basiretsiz olanların eline kalacaksa, vay bizim halimize…  

 

        

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Merhaba, son dönemlerde ülkedeki rezaletlerin ardı arkası kesilmiyor. Hele sınıra kurulan 'Çadır Mahkemelerinden sonra! Selamlar...

Mesut KARİP 
 17.04.2012 14:33
Cevap :
Mesut bey, doğrusu çadır mahkemeleriyle nasıl bir bağlantı kurdunuz bilemiyorum ama, yorumunuza ve katkılarınıza teşekkür ediyorum. Seam ve saygılarımla...  17.04.2012 21:52
 

Tarihimizin iyi öğretilmesi ve öğrenilmesi gerekir. Tespitinizde haklısınız, tarih dersleri fazla sevilmezdi benim okul yıllarımda da. Daha akılda kalıcı bir anlatım tarzı nasıl olur, ya da olabilir mi bilmiyorum. Nevruz da ayrı bir rezalet olarak her yıl karşımıza çıkıyor.Sanki kürtlerin tekelindeymiş gibi hava yaratılıyor.Olay çıkarmanın en etkin zamanlarından biri olarak görülüyor.Nereye kadar gidecek böyle? Bir dur diyen olmalı bunlara.Ara, daha fazla açılmadan...Selamlar, mutlu kalın...

Ayşegül HAYVAR 
 21.03.2012 23:49
Cevap :
Katkılarınız için teşekkür ediyorum. Selam ve saygılarımla...  22.03.2012 15:24
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 947
Toplam yorum
: 1414
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 780
Kayıt tarihi
: 21.06.06
 
 

Ekonomik ve sosyal açıdan orta sınıf imkânlara sahip bir vatandaşım. Yazmayı, yazdıklarımı payl..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster