Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Ocak '10

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
1451
 

Canı sıkılan çocuk

Sıkılıyordu çocuk... Çocuk yaşıyla tezat denecek kadar ağır bir halet-i ruhiye içindeydi. Kendi de bilmiyordu neden göğsünde bir basınç hissettiğini, çözemiyordu içindeki düğümlenmeyi...Tek bildiği şey sıkılıyordu...

Bir çocuk neden sıkılırdı ki? Bir çorap top olabilirdi bazen, bir elma bebek, bir tahta parçası at... Sıkılmak için neden varmıydı? Anlam veremiyordu büyükler, bir çocuk neden sıkılırdı ki? Sıkıntıyı ne bilirdi ki çocuklar, oyun oynamanın verdiği mutluluk sunulmuşken kendisine sıkıntıda neyin nesiydi...

Ama çocuk sıkılıyordu işte... Hatta boğazını kocaman bir elin sıktığını hissediyor, canı yanıyordu. Sebepsiz yere ağlamak istiyordu, ne olurdu en fazla; " Ne mızmız çocusun sebepsiz ağlanırmı hiç?" ya da, "Ne istiyorsun evladım, niye ağlıyorsun durduk yere?". "Hiç bişeeeey, hiç bişey istemiyorum, öylesine ağlıyorum, sebepsiz yani, sebebini bilmiyorum, ağlıyorum işteeee...."

Sebebini bilmiyordu gerçekten. Her şeyi bilen anne babası bilmesi gerekmez miydi sebebini. İç dünyasına yolculuk yapıp, ruh halini çözümleyecek yaştamıydı. Canı ne oyun istiyordu , ne oyuncak. Ne çoraptan top yapmak, ne elmadan bebek... Annesinin evde çıldırmış gibi temizlik yapmasını görmek istemiyordu, temizlikten sonra ellerine bakım yapacaktı. Televizyondan yükselen haber spikerinin telaşlı sesini duymak istemiyordu, anlamıyordu zaten ne demek istediğini, sanırım kötü şeylerden bahsediyordu, insanlar ağlıyordu hıçkıra hıçkıra... Babasının göz ucuyla ona baktığını hissedince, yüzünü biraz daha asıyordu. Sıkıldığını söylemekte istemiyordu, biliyordu ki alacağı cevap her zamankinin aynı olacaktı: "Sıkılacağına git dersini çalış..."

Sıkılıyordu çocuk. Normal miydi, günün büyük bölümünü sıkılarak geçirmesi. Diğer çocuklar da kendi gibi miydi? Yoksa bir ruh hastalığına mı tutulmuştu?...

Yıllar sonra çözebildi çocuk neden sıkıldığını, tüm çocukların kendisi gibi sıkılmadığını... Annesi ve babası gibi büyüdüğünde çözümledi çocukluğunun ruh halini. Yalnızlıktı onu sıkan... Şimdi dostu olan yalnızlık, o zaman gizli düşmanıymış meğer. Ne kadar yalnız büyümüş meğer... Ne kadar bir köşeye itilmiş çocuk diye... Duyguları, düşünceleri ne kadar görmezden gelinmiş... Şımartılmamış, gözlerinin içine bakılmamış, elleri sadece yolda yürürken tehlikelere karşı korumak için tutulmuş... Elmadan bebekleri hiç bir beğeni sözcüğüne mazhar olamadan çöp kutusunu boylamış.. Fikri sorulmamış, dünya onun çevresinde değil büyüklerin çevresinde dönmüş hep... Ellerini çamur yapınca kızılmış, yaptığı çamurdan küçük heykelcikler umursanmamış. Oysa o küçük heykelciklere ne kadar emek vermiş... Arkadaşları sevilmemiş, o arkadaşa yasak getirilmiş. O arkadaşın yerine yeni bir arkadaş önerilmemiş...miş...miş... O kadar çok şey çıkmışki yıllar sonra gün yüzüne... Ruhunda ki sıkılgan çocukla yaşayan büyük, bir daha sıkılmamaya karar vermiş...

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 47
Toplam yorum
: 50
Toplam mesaj
: 12
Ort. okunma sayısı
: 776
Kayıt tarihi
: 17.10.09
 
 

Yaşıyorum, yaşadıkça öğreniyorum, öğrendikçe düşünüyorum, düşündükçe çözümlüyorum, çözümledikçe y..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster