Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Şubat '09

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
2541
 

Çanta-kitap-defter-kalem-silgi beşlisi…

Çanta-kitap-defter-kalem-silgi beşlisi…
 


Sobada çıtır çıtır yanan odunun sıcaklığı, hemen kenarına kıvrılmış kedimizin mırıltıları, üstünde demlenen çayın kokusu, radyodan yayılan hafif bir müzik sesi odayı huzurla kaplamış.

Sivas.

Dışarıda lapa lapa kar yağıyor.

4-5 yaşları arasındayım.

Anne – baba – abla oturmuş ayrı ayrı bir şeyler okuyup yazıyorlar.

Çok imreniyorum onlara, ben de kalemle kâğıda bir şeyler çiziktirip duruyorum.

Bana da sürekli masallar okuyorlar hoşuma gidiyor ama ben uydurduğum masalları onlara okuyormuş gibi yapmayı daha çok seviyorum.

Sabahları gazeteyi hepsinden önce ben kapıyorum haberleri okuyormuş gibi yapıp güldürüyorum hoşlarına gidiyor.

Arada, annem öğretmen olduğu okula götürüyor, yapılanları dikkatle inceliyorum muhteşem eğlenceli bir yer burası diye düşünüyorum.

Babam yüzbaşı, arada işyerine götürüyor, kocaman Atatürk resimleri onu tanıyorum ama altında bir sürü yazı çok merak ediyorum ama okuyamıyorum ki…

Evdekiler işine okuluna gidince ki hepsinin elinde çantaları var, ben her gün bakıcı teyzeyle evde kalıyorum.

Sıkılmıyorum.

Ama çok özeniyorum çanta-kitap-defter-kalem-silgi beşlisine...

Yaşın geldiğinde (o zamanlar okula gitme yaşı 7 idi) sende okula gideceksin diyorlar.

Yani on yüz kere yatcaz-kalkcaz yapmam gerekecek.

Yok, hayır o kadar bekleyemem ben!

Zaten evdeki cilt cilt Akbaba, Hayat, Doğan Kardeş dergileri en yakın arkadaşlarım değil mi onlarla daha çok beraber olur çözerim ben bu işi…

Gözlerimi kulaklarımı açıp çaktırmadan herkesten bir şeyler öğreniyorum.

Ve

Bir sabah gazeteyi elime aldığımda gerçekten okumaya başlıyorum.

Evdekiler çok şaşırıyorlar çok seviniyorlar.

Şimdi daha mı çok seviyorlar acaba beni diye düşünüyorum.

Yok, yok zaten çok seviyorlar biliyorum.

Diğer anne-babalar gibi değiller bana hiç vurmazlar vurmak ne kelime seslerini bile yükseltmezler…

Sadece öpüp koklarlar.

Babamın” ceylan gözlüsü”, annemin “ kuzusu, hayat baklavası”, ablamın “ kıymetlisi, küçüğü” yümdür her zaman…

2. dönem olmasına rağmen ufak bir sınav sonucunda hemen okula yazdırılıyorum.

5 yaşında okuma ve okula gitme serüvenim başlıyor böylece.

Çok kısa sürede yazmak denen o muhteşem serüvenle de tanışıyorum.


Evimiz hep huzurlu değilmiş farkına varıyorum, anne – baba çok kötü bağırıyorlar kavga ediyorlar.

Korkuyorum, susun diyorum ama sesim çıkmıyor.

Sefillerdeki Kozet gibi masanın altına saklanıp, onlara mektup yazıyorum “ ne olur bağırmayın” diye…

Okuyorlar beni duyuyorlar…


Kıbrıs savaşı çıkıyor, bir doktorun ailesi çocukları öldürülmüş.

6 yaşındayım çok üzülüyorum.

Belki babam da savaşa gidecek, korkuyorum, ağlıyorum ama okulda birçok arkadaşımın haberi yok, hemen bildiğim kadarını ve duygularımı yazıyorum okulda törende okutuyor öğretmenim.

Dinliyorlar ve artık biliyorlar…

Uzaktaki teyzemi, dayımı, kuzenlerimi, arkadaşlarımı çok özlüyorum onlara mektup yazıyorum sonunda da “ kucaklıyorum-öpüyorum” gibi hislerimi belli eden sevgi sözcükleri kullanıyorum.

Cevapları geliyor onlarda beni özlemiş, öpüyorlarmış; aynı duyguları paylaştığımızı anlıyorum...

Büyüyorum.

Orta birde ruhumun daraldığı ticaret dersinde sıranın altında gizlice kitap okurken yakalanıyorum ve hoca beni dövüyor, ömrümde ilk defa dayak eylemiyle tanışıyorum canımdan çok duygularım yanıyor.

Ağlıyorum, utanıyorum, öfkeleniyorum, karınca olup yerin altına saklanmak istiyorum.

Hemen defterimin arkasına tüm duygularımı yazıyorum.

Kimse okumuyor ama ben rahatladığımı hissediyorum…


Ergenlikte yaşadıklarımı arkadaşlarımla paylaşmak hoşuma gidiyor…

Okulda-dışarıda yaşananlar, saatlerce süren telefon sohbetleri yetmiyor bir de uykusuz gecelerde aklıma geliverenleri yazıp ertesi gün veriyorum arkadaşlarıma.

Okuyorlar yanımda değilken bile onlarla olduğumu hissediyorlar…

Lisedeyken, benimle her sırrını paylaşan, beni en yakın erkek arkadaşı gibi gören, üstelik de sevgilisi olan; en yakın arkadaşıma âşık oluyorum.

Ama artık hiç kimseyle paylaşamam! Sınıfta rezil olurum korkusu ve de serde delikanlılık var ya yakışık almaz arkadaşına âşık olmak duygusuyla, içime atıyorum tüm hislerimi.

Çok ağlıyorum, o çirkin Asuman’ı deli gibi kıskanıyorum, ölmek istiyorum ama ölürsem Lütfü’yü bir daha göremem diye vazgeçiyorum.

Sabah akşam göndermeyeceğim aşk mektupları, şiirler, yazılar, öyküler ve hatta ikimizin içinde olduğu gelecek planları hazırlayıp yazıyorum.

Gerçek dünyada aşkımı yaşayamıyorum ama kâğıtlar üstünde muhteşem bir aşk yaşıyorum…

Sonrasında platonik olmayan aşklarım oluyor.

Her seferinde ben o oluyorum; istiyorum ki o da ben olsun yüreğime dokunabilsin…

Onunla yaşayabildiklerimi yaşıyorum, isteyip de yaşayamadıklarımı ya da istemeden yaşadıklarımı, söyleyemediklerimi ya da söylemesini istediklerimi-istemediklerimi, her şeyi ama her şeyi bilsin- görsün isteğiyle yazıyorum… Yazıyorum…

Okuyorlar ya da okumuş gibi yapıyorlar.

Yüreğime dokunanı da oluyor, yanmaktan korkanı da…

Anne oluyorum.

Delikanlıma, sonsuz mutluluk, gözlerindeki ışığa hiç gölge düşürmeyecek, gülüşünü soldurmayacak günler vermek istiyorum. Gözündeki bir damla yaşın akmaması için ömrümü verebilirim. Büyüme sürecinde hayata hazırlanması adına “ evet-olur-sen bilirsin- nasıl istersen “ gibi kelimelerin yanında “ disiplin-kural-hayır-iznim yoktur “ gibi sevimsiz kelimelerle de bir arada yaşamayı bilmesi gerekiyor.

Annesini anladığı zamanlar da oluyor, anlamayıp kasırgalara savurduğu ya da savrulduğu zamanlar da… İleri de okuması ve neyi neden yaptığımı anlaması için uzun mektuplar yazıyorum delikanlıma…

Ve delikanlım büyüyor, yazdıklarımı okuyor. Onayladığı ya da onaylamadığı yaşanmışlıklar var ama biliyorum ki kasırgalarda savrulmak artık bizden çok uzak...

Her yaşımda, çok kitap-dergi okuyorum, sinemaya-tiyatroya-konsere gidiyorum.

Hepsini aklımda tutmama imkân yok, ufak ufak hatırlatıcı yazılar yazıyorum.

Aradan yıllar geçse de o notları okudukça unuttuklarımı hatırlıyorum sanki yeniden o anlara dönüyorum…

Kendimi bildiğimden beri ülkemde, dünyada olup bitenlerle ilgileniyorum.

Okuyorum, dinliyorum, soruyorum, sorguluyorum, tartışıyorum, eylemlere katılıyorum…

Ama yetmiyor.

İçimde birikenleri daha çok haykırmak, sesimi daha uzaklara duyurmak, hiç tanımadığım insanlara bile ulaştırmak istiyorum.

İçimdekileri kendimce yorumluyorum, yazıyorum, yayınlıyorum.

Okuyorlar ve hiç gitmediğim coğrafyalardaki hiç tanımadığım insanlarla inanılmaz güzellikte fikir-duygu paylaşımları yaşıyorum…

Ve inanın yarım asırlık yaşamımda, yazarken hiç ama hiç sorgulamıyorum“ BEN NEDEN YAZIYORUM” diye…

Sadece yazıyorum…

Basit düşünüyorum, amatörce yaşıyorum ve yazmak istediğim için yazıyorum…

(Bu yazıyı, MB yazarı arkadaşım sevgili Yapukay’ın beni de MİM oyununa katmasıyla yazdım)

Sevtap Özkahraman

(10/02/2009 – Ankara)

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 121
Toplam yorum
: 573
Toplam mesaj
: 25
Ort. okunma sayısı
: 726
Kayıt tarihi
: 07.11.08
 
 

1958 Balıkesir doğumluyum. Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Kütüphanecilik Bölümü mezunu..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster