Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Ekim '10

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
643
 

Çarpışan Arabalar ve Son Yardım

Şalomun aleyküm,

geçen Cumartesi sabaha karşı, uykumuzun metan dolu derinliklerinde maceradan maceraya koşarken, önce acı bir fren sesi, ardından da “ZBAAAAAAAMŞANGIRŞUNGUR” gürültüsüyle yatağımızda zıpladık.

Uyku sersemi, tam bir “malumu ilâm” vakası olarak “Kaza oldu yine...” dedim. Kocam, “Yapma yahu...” bile demeden terasa fırladı. Tam onun peşi sıra koşmaya hazırlanırken, aklıma don paça olduğum geldi. (TİKKAGS-Tropik İklim Kuşağı Kaynaklı Az Giyinme Sendromu’ndan muzdaribiz.) Acil bir durumda bile mahallelinin balkonlara fırlayacağını düşünüp, “Altıma birşey giyeyim.” diyebilmek için Türk olmak lazım.

Karanlıkta bulup, aceleyle ters giydiğim şortumla beraber terasa çıktığımda, bu sefer kazaya karışan araçlardan birinin polis arabası olduğunu görüp, içimden “Yuh!” dedim, “Demir Bükey neredesin? Gel al bunları.”

Burada bir parantez açıp, olay yerini tarif etmem gerek ki, bunca lakırdı boşa gitmesin.

Efendim, evimizin üzerinde bulunduğu sokak, tek yön. Taaa anayola karıştığı noktaya kadar, sağdan gelen, sola giden pek çok yan sokakla kesişiyor. İnanılmaz işlek olmasına rağmen, gündüzleri trafik genellikle tıkalı olduğundan, tampon tampona bekleyen araçların motor gürültüleri ve sineklik tellerimizi siyaha boyayan egzost gazları haricinde pek sıkıntımız olmuyor. Gerçi böyle yazarken şikâyet ediyormuşum gibi oldu ya, neyse. Bizim asıl sıkıntımız geceleri, trafik azalınca başlıyor, zira millet yolu boş bulunca “Nıhohaha, tanıştırayım, bu gaz pedalı, bu da benim ayağım, hadi şimdi kaynaşın...” diyerek, alçaktan uçuşa geçiyor. Eh, araba kullanma stilleri de bizimkine çok benzediği için, bu bahsettiğim yol ağızlarında sürekli şimşekler çakıyor. İki sene içinde şahit olduğumuz üçüncü kaza bu. İlkinde akşam saatiydi ve bir misafirimizle terasta oturuyorduk. İkincisinde yine böyle sabaha karşı yataktan fırlamıştık. Bu üçüncüsünün son olacağına dair de hiç umudum yok maalesef. Bir gece bizi de önlerine katıp götürecekler diye, geç vakitte bir yerden dönmeye korkar oldum resmen.

Açtığım parantezi kapatıp, olay anına geri dönüyorum.

Araçların konumuna bakarak, kazanın nasıl olmuş olabileceği ile ilgili Tahmin-Loto oynamaya çoktan başlamış olan kocama; “Ambulans çağırmışlar mıdır?” diye sorduktan bir saniye sonra, sorumun ne kadar aptalca olduğunu farkettim.

Uzaktan ambulans sesleri duyulmaya başlamıştı bile.

Size yemin ediyorum, “ZBAM” sesinden en fazla üç dakika sonra, iki adet sivil polis arabasıyla, iki adet ambulans olay yerine ulaşmış ve güvenliği sağlayıp, yaralılarla ilgilenmeye başlamışlardı.

Arabalar çarpışmadan, daha havadayken mi aradınız ulen?

“Alo? 112 mi? Benim araba kontrolden çıktı, siyah bir BMW’ye kafadan vurmak üzereyim. Efendim? Hızlıyım da biraz. Evet. BMW de hızlı. Kafayı kaçırdım, göbekten vuracağım sanırım. Siz arkadaşları gönderiverin.”

Fark ettiyseniz işi şaklabanlığa vuruyorum, zira bu gördüklerimi, ülkemizdeki acil durum hizmetleriyle kıyasladığımda, çok canım sıkılıyor.

“ZBAM” ve üç dakika.

Babam burada kalp krizi geçirdiği zaman da, ambulans ekibinin dairemize ulaşması 10 dakika sürmemişti. (Bkz. http://blog.milliyet.com.tr/Kalbini_sev__ne_giyersen_giy/Blog/?BlogNo=156598) Bugün bile sağda solda “İstiklâl Caddesinde bıçaklanan adam, Taksim İlk Yardım’dan gelecek ambulansı beklerken kan kaybından öldü” benzeri haberleri okudukça, “Ya krizi Türkiye’deyken geçirseydi?” diye düşünüp, soğuk terler döküyorum ben.

Şehrin göbeğinde yaşamamızın bir avantaj olduğunun, şehir dışında, daha küçük yerleşim birimlerinde, ne bileyim çölün ortasında bu sürenin biraz daha uzayabileceğinin farkındayım. Yine de adamların acil durum hizmetlerini nasıl örgütleyip düzenlediklerine ve işlerini nasıl ciddiye aldıklarına baktığım zaman “Helâl olsun Moşe.” demekten kendimi alamıyorum. Aynı durum Almanya için de geçerli, ve fakat çok şükür henüz orada böyle bir hizmete ihtiyaç duymadık. (Sana da helâl olsun be Hans.)

Öte yandan, gözlemleyebildiğim kadarıyla burada sıradan vatandaşların da ilk yardımı bildiğini ve uygulamaktan çekinmediğini söyleyebilirim. Bundan önce şahit olduğumuz nispeten daha ağır kazada, biz terasa fırlayana kadar, etraftakiler sürücüyü araçtan çıkarıp, “dengeli yan yatış” pozisyonunda asfalta koymuşlardı bile. (Alm. “stabile Seitenlage”, nasıl birşey olduğuna buradan bakabilirsiniz: http://de.wikipedia.org/wiki/Stabile_Seitenlage) Ne yalan söyleyeyim, ben adamı öyle bilinci kapalı bir şekilde yolun ortasında yatar görünce, “Ay, araçtan fırlamış, öldü mü acaba?” diye kısa süreli bir panik yaşadım, bilahare pozisyonuna daha dikkatli bakınca uyandım. Beşinci kattayız, o mesafeden anca o kadar gördü gözüm, ayrıca o kadar kusur kadı kızında da bulunur yani.

Aynı kaza bizde olsa, olay yeri başı kesik tavuk gibi koşuşan, anlamsızca bağırıp çağıran, yaralıları araçların içinden çıkarmak için çekiştirip, kırık kol ve bacaklarından karga tulumba taşıyan, baygınları ayıltmak için Allah ne verdiyse tekme tokat girişen, nerelerinin ağrıdığını anlamak için dürtükleyen “yardımsever vatandaşlar”dan geçilmezdi. Ertesi günkü gazeteler, kazayı “Kurtarma Rezaleti” başlığıyla verirlerdi. Haberin devamında, kaza yerine ulaşmaya çalışan ambulansa kimsenin yol vermediği, ambulans şoförünün boş bulduğu yerde gaza basıp kaza yaptığı, gönderilen ikinci ambulansın olay yerinden hastaneye dönerken yaptığı ikinci kazada, yaralıların yollara saçılarak öldükleri, ölülerin yakınlarının önce ambulansın şoförünü, ardından da Acil Servis’te nöbet tutan doktorları dövüp, hastaneyi kundakladıkları anlatılırdı.

Çok mu abartıyorum? E, yalan mı?

Alaturka acil durum hizmetleri. Adı “ilk”, kendisi genellikle “son” yardım.

Tam bizlik.

“Kalp krizi geçirdiği için fenalaşan kocasını yatağa yatırıp, rahat etsin diye ayaklarının altına bir yastık koyup, üstünü de örterek ölmesini kolaylaştıran Ayşe Hanım, “Şimdiki aklım olsaydı, üstünü örtmezdim.” dedi. Ayşe Hanım’ın dramı Soğanın Cücüğü adlı haber programımızda... Soğanın Cücüğü az sonra...”

Az sonra... Reklâm da alıyorlar mı araya?

Okuyup geçiyoruz. Seyredip unutuyoruz. Ne de olsa başkasının ızdırabı. Ayrıca “Ne cahil insanlar var şekerim...” diyerek, kendimizi yüceltmek için de biçilmiş kaftan. Ha, ne zaman devran döner, bir şekilde ucu bize dokunur, o zaman utanmadan ağlarız “İnsan hayatı bu kadar mı ucuz?” diye.

Kendimi Didaktik Teyze durumununa düşürmek pahasına, şu soruyu sormazsam çatlarım:

“Biz neden böyleyiz? Neden her işimiz uyduruk?”

Pardon, iki soru oldu. İdare ediverin artık. Her zaman ettiğiniz gibi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bazı yazıları okursunuz, tadı damağınızda bir yer eder sanki... Bu nefis yazınız da öyle işte... Galiba gelişmiş bir zihin ile çocuksu bir ruh ve sağlıklı bir duygu örgüsü birleşince, ortaya böylesine etkileyici yazılar çıkıyor. Gönlünüze, emeğinize, bilincinize sağlık Zeynep Hanım. Selamla, derin saygıyla... MS

Mehmet Sağlam 
 02.12.2010 14:09
Cevap :
Mehmet Bey merhaba, bu sıradışı ve güzel yorumunuza ne cevap vereceğimi bilemedim :-) Çok teşekkür ederim, çok mutlu oldum. Selâm ve saygılarımla.  02.12.2010 22:39
 

Güzel bir paylaşım ve anlatımdı. Aziz Nesin ve Selahattin Duman okuduğunuza emin oldum. Belki de sorunlarla dalgamızı geçmek mutluluğun sırrıdır. Selam ve saygılar.

Turbest 
 14.10.2010 19:08
Cevap :
Merhaba, yazıyı beğendiğinize çok sevindim. Selahattin Duman'ın izini Sabah'tan ayrıldığı zaman kaybettim. Aziz Nesin'i ise sanırım en son 20 sene önce okumuşumdur. Yine de bir benzerlik gördüyseniz, iltifat olarak kabul ederim :-) Selâm ve saygılarımla.  14.10.2010 20:24
 
Toplam blog
: 81
Toplam yorum
: 233
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1503
Kayıt tarihi
: 04.07.06
 
 

Kişinin kendini anlatması zor. Her şeyden birazım, her şeyim yarım.   ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster