Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Ocak '18

 
Kategori
Blog
Okunma Sayısı
253
 

Çaylar İkiiiii

Çaylar İkiiiii
 

    Bilimsel Felsefenin söylediği gibi ‘’ÇAY’’ sınıf farkı olmayan, en zengininden en fakirine kadar herkesin içtiği. Yorulduğunda, karnını doyurup şöyle gerinerek sırtına yaslandığın da, çalışırken işyerine bir misafiri geldiğinde, memleketinden tanıdığı bir ahbabı, yolda rastladığı bir dostu, arkadaşı, kimle karşılaşsa hemen hiç çekinmeden davet ettiği hadi bir çay içelim deyip sohbetlere başlandığı, makamlarda ikram edilen çayın gelmesini bekleme esnasında.

    Meramını bacaklarını birbirine yapıştırarak ıkına sıkına dile getirmeye çalıştığı arzu halini anlatma sıkıntısını bozar gelen çaycı…

    Çayınız efendim,

    Önce misafire karşılıklı konulan imitasyon deri kaplama oturma koltukları, ortada alçak bir sehpa, sehpanın üzerinde birkaç bilimsel veya tanıtım amaçlı dergi yığınlarından boş kalan kısma çay altlığı olarak kullanılan kareyi bulup oraya bırakır, sonrada masadaki makama. Arada nefeslenmek için fırsat olmuştur çay ikramı.

    Heyecandan çayı dökmeden, ağzını yakmadan dikkatle birkaç yudum alındıktan sonra istekler falan derken çayı tam içemeden terk edilen oda….. Bu kesinlikle çay keyfi değil bence.

    Ama o kadar usul olmuş ki çay ikramı en kolay ısmarlanan bir içecek olarak dağdaki çobanın tahta kulübesinde demlediği, üç adet taşı bir araya getirip arasında yaktığı ateşin dumanı ve isinden çaydanlık vasfını neredeyse kaybetmeye yüz tutmuş demliğinden dökülen kaynamış tertemiz berrak suyun içine dökülen her dem damlasının rengini koyulaştırdığı içindeki tein, kafein gibi antioksidanların fermante olmuş yapraklardan gelen tadı,  aroması ile cam bardakların neredeyse dudak kısmına gelen çerçevede koyu renklerle çember gibi yapışıp kaynadığı bardaktan ikram edilen çaydır bana göre gerçek çay ikramı…..

    Çobanın doldurduğu çayı bir fırtta çektikten sonra yeleğinin cebinden çıkartıp sardığı Çanakkale-Yenice tütününü kehribar gibi tabakadan açık sardıktan sonra ucundaki kısmı parmak uçları ile iki hamlede kapatıp, muhtar çakmağı ile tüttürüp arada birde çaydan aldığı yudumun yutkunurken adem elmasının gurrt diye ses çıkartarak yukarı aşağı oynamasıdır, aldığı tadı iliklerine kadar hissetmektir……

ÇAY,

    Evinde pişen tencere yemeklerinin eşsiz aromalarını hissederek yenen yemekten sonra gürül, gürül yanan kuzine sobanın üzerinde kaynayan demini almış demlikten doldurulan büyük bardakların üzerinde tüten buharı daireler çizerek ikram edilen, kimi küp kırık şekerden bir gırt’ta koparılan küçük şeker parçasını avurtuna saklayarak yanaktan sızan tükürükle gelen tadı bolca lüplenen bir yudum çayla birleştirmektir.

    Yeni nesil ketıllar da bir çırpıda kaynatılarak hemen demlenen çaydan yok Rize’si, yok Nepal’i, yok Senegal’i, yok Seylan’ı, yok kaçak çayı bir sürü renk ve markalar.

    Benim öğrendiğim çay 1559’lu yıllarda ortaya çıkmış, 1606’lı yıllarda Avrupa’ya yayılmış falan. Bizim ülkemize Karadeniz kıyısından gelen çay en güzel çay bence. Hem damak tadı, hem aroması, alışkanlığımızdan mıdır bilmem benim pek hoşuma gider. Ancak bu masum fakir içeceğini dışarıda çay ocaklarında falan oturup birkaç arkadaş ile içelim dersen, incecik nerdeyse dudağa oturmayacak kadar küçültülen bardaklarda servis edilen bir çay bir (1) lira, kafe türü yerlerde iki lira ve üstünde fiyatlandırılıyor.

    Eeee bir içmeye başladığın zaman birkaç bardaktan aşağıda içilmiyor mübarek…

    Herkes birkaç bardak içerse beş arkadaşın ödediği para 25 liraları buluyor. Son zamanlarda şekersiz çay içenler çoğaldı şeker atmakta yok. Düşündüğün zaman sadece su ve çay, birde paşa bahçenin ucuz serisinden incecik belli mikro bardakları, haaa birde ocakçı.

O mu?

    Emekli olmuştur bir yerden sabah namazından sonra erkenden yakar ocağı, atar üçüncü sınıf harman altı çayı, birde içine karbonat attıklarını söyleyenler var bilmem daha neler, gün boyu deterjan kullanılmadan musluğun altına öylece tutulan bardaklar hijyen desen hak getire, iyide birader dünyanın yatırımını yapıp makine, teçhizat kurarak onlarca işçi çalıştıran fabrikalar bile birim/adet bazında senin kadar para kazanmıyor.

    Ayıp olmuyor mu bir küçük bardaktan bir lira almak. Olsun da bari 250 kuruş fakiri de, garibi de içsin bu soğuk kış gününde, içi ısınsın. Bir kola bile 0,350 cc, ondan pahalıya gelecek nerdeyse. Bu konuya parmak basan hiç yok. Bilimsel Felsefe yapan vatandaşlar…. Felsefe yapmayın, yapacaksanız da adam gibi yapın ya hu….

    Demem o ki dostlar gariban insanların bir çırpıda hiç çekinmeden her yer ve ortamda ısmarladığı o güzelim dem çayların da şanı bozuldu mu?

Haa ne dersiniz.?

Demli gerçek çayların etrafında dönen sohbetleriniz (dedikodusuz) bol olsun... Sevgiler, saygılar.... (Anılar Kitabımdan)

Abdülkadir Güler bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Yazıda çobanın içtiği çaya ve yanında da içtiği Çanakkale Yenice cigarasına imrendim doğrusu, dimağınıza sağlık Adil bey yazınız çok keyifliydi, ha bu arada biz Rizeliler çayı üretiriz ama Karasal iklimdekiler içiririz, selamlar

Nizamettin BİBER 
 12.01.2018 16:39
Cevap :
Teşekkürler Sayın Biber, Çoban ateşi ile doğal ortamda pişen çayın tadı da bir başka oluyor. Cıgara biraz imrendirici olması sebebiyle biraz yanlış mesaj verse de hayatın bir gerçeği. Bu özlediğimiz tadın her zaman hayatın içinde de olması dileğimle selamlar, saygılar.  12.01.2018 19:55
 

Adil Bey yüreğinize sağlık. Zevkle okudum. Çayın şanı bozulduysa şekersiz furyası çıktıktan sonra bozulmuştur. Selam ve saygıyla...

hermeshermes 
 11.01.2018 23:23
Cevap :
Teşekkürler Ahmet Bey Selam ve saygılar.  12.01.2018 9:37
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 73
Toplam yorum
: 167
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 387
Kayıt tarihi
: 10.11.17
 
 

 ÖNSÖZ: Ben ne uyak bilirim ne bir kafiye/ Yarım asırlık ömrüm geçti nafile/ İçimden geçenler hep..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster