Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Ekim '10

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
545
 

Cemiyetten cemaate doğru...

Kafama zaman zaman taktığım ama üzerinde sürekli ve ciddi biçimde düşünmediğim bir soru zihnimden koparak gelip yazımın başlığına takıldı.İnsan neden tarikata veya cemaate katılır? Bu davranışın arkasında yatan temel sebepler nelerdir? Kula kulluk etmek olarak kabul ettiğim davranış kalıplarını neden bazılarımız tek doğru yol olarak benimserler? Yanı başımızda oturdukları halde birbirimizden çağlar boyu uzak kaldığımız komşularımız nasıl bir ruh haliyle ihtiyaçtan üreyen, dini görünümlü ancak zamanla suç odağı haline gelebilen kurumlara böylesine arzu duyarlar?

Oturup din sosyolojisi hakkında çok derin sosyo-kültürel analizler yapacak çapta yetkim ve bilgim yok.Konunun üzerinde konuşulacak en önemli boyutu ekonomik altyapıda yaşanan olumsuz değişikliklerin bireylerin hayatına muhafazakarlık biçiminde yansımasıdır. Devrimler, krizler, hastalıklar, savaşlar, işgaller... vb. büyük çaplı olaylar toplumlarda yarattıkları kargaşalarla bozdukları düzeni, bireyin ruhi dengesinde yarattıkları sarsıntıları gidermek amacıyla insanların dine veya kutsal sayılan değerlere can havliyle sarılmalarına yol açtıkları söylenebilir.

William Mac Neill'e bakılırsa XIII. YY. da yaşanan Moğol İstilası'nın Abbasiler üzerindeki yıkıcı etkileri sufileşme akımını İslam Coğrafyası'na hızlı biçimde yaymaya başladı. Yazara göre hilafet kurumunun Türkler ve Moğollar eliyle hiçe indirgenmesi şer'i hukukun geçerli olduğu çevrede İslam dininin bambaşka ve daha sivil unsurlarla yeniden diriltilmesine neden oldu. Abdülkadir Geylani (Kadiri Tarikatı'nın kurucusudur-Wikipedia-) bu dönemin kutup isimlerindendir. Hemen hemen aynı çağlarda Anadolu'daki Moğol hükümranlığı devlet otoritesinde boşluk yarattığından dolayı Ahmet Yesevi'den yükselen fetih ve inanç sancağı eli kılıçlı akıncılarla birlikte gönülleri fetheden Balım Sultan, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, Mevlana gibi çağımıza kadar ulaşan isimleri yarattı. Bu dönemden itibaren Osmanlı ve Moğol İmparatorlukları -kaba uygarlığı sebeiyle o da bir nebze-hariç hiç bir müslüman Arap devletin yaşadıkları döneme ayak uyduramaması zamanla siyasileşerek yozlaşan, akıl ve bilime karşıt duruma gelen tarikatlara bağlanabilir. Üstelik Haçlı Seferleri'nin yıkıcı etkisi Moğol Saldırılarının ardından İslam Coğrafyası'nı baştan aşağıya yeniden değiştirdi. Kişinin yokoluşunu engellemek amacıyla tarikatlara sığınması dönemin davranış kalıplarına uygundu. Ancak bilimsel gelişmenin önünü tıkayacak biçimde din kaynaklı olduğunu öne süren şeri otoriterleşme akla hitap etmeyi bırakıp dogmaya sarılarak İslam toplumlarını 16. YY'dan itibaren Batı Dünyası karşısında savunmasız, donanımsız ve tıpkı şimdi olduğu gibi parçalanmış bıraktı.

Çevre baskısı, özenti, değişiklik arayışı tali sebepler halinde görülse de haddinden fazla hızlı yaşanan değişimler geçmişe dönük arayışları beraberinde getiriyor. İnanç alanının tartışılmaz berraklığından ideolojinin katı doktrinel kurallarına dönüşen dini ilkeler hayatın doğal gereksinimleri karşısında aksadıkça arkaik kurumlar mezarlığına atılmaktalar.

Ruhumuzun huzur bulduğu duaların tarikat ortamında şarkı ritminde terennüm edilerek zikir ayinleri yapılması, dışarı kapalılık, kendi içindeki hiyerarşik yapıda post kapma çabası ve bu yüzden riyakarlık elbisesinin hiç çıkarılmaması toplum bünyesinde dinin ait olması gerektiği vicdani alandan koparılarak hayatın her bölümüne yaygınlaştırılması yanlışını doğuruyor. Kadınların cinsiyetlerinden ötürü ikinci sınıf olarak görülmesi, akıldan uzaklaşarak sanrılarla hareket edilmesi, değişime karşı amansız direnç ve kendinden olmayana karşı düşmanca hisler çağlar boyu geri kalmamızın en önemli unsurları gibi bana kalırsa. Varoluşlarını en tepedeki şeyhe borçlu olduklarını düşünenlerin yollarının doğru olduklarını ispat etmek için yapamayacakları şey olmasa gerek.

Modernleşme maceramız boyunca dine gereken önemi vermememiz yüzyıllar boyu muhafazakar biçimde yaşamış halkımızı geleneklerine daha bağımlı kıldı. Cumhuriyet, kuruluşuyla birlikte yeni milliyetçi vatandaş tipi yetiştirme çabası içindeyken ümmetçi topluma aidiyet hissedenler elde ettikleri her fırsatta geçmişe ait özlemlerini dile getirdiler. Çok partili hayatın vücut bulmasından bu yana genelde sağ düşüncenin iktidarı elinde tutması insanımızın muhafazakar düşünceye ne kadar bağlı kaldığının göstergesi aslında. Cumhuriyet döneminde ekonomik alanda her türlü yasadışılığa izin verilirken adil gelir dağılımının hadım edilmesi yozlaşmayı tüm toplumsal iklime yayarak siyasi demokrasinin de güdük kalmasına yol açtı.

Tarım ekonomisinden yürüyen dini gelenekler ve birbirini tamamlayan aşiret ilişkileri sanayi toplumunun kurumlarına, fikirlerine ayak uyduramadığından dolayı hareketliliğini kaybedip donmuş kurallar bütünü halini aldı. Bu acıklı durum Arap halkları için yaklaşık 800 senelik bir gecikmeyi, biz Osmanlı mirasına sahip çıkmaya hevesli Türkler için ise en az 300 senelik geri kalmışlığı ifade etmektedir.

Sol siyaset bu ülkede hep komünizm gibi algılandı. Ne zaman CHP ardılı partiler daha muhafazakar partilere benzeme çabası içine girdilerse (DP-AP-ANAP) aslı varken suretine oy vermeyen seçmenler daha sağ kulvarda gezinenlere (MNP-MSP-RP-Fazilet-Saadet-Ak Parti) teveccüh ettiler.

Başbakanın kadrolu olmasa da imam sıfatını övünerek anlatması; kamu kurumlarında namaz kılmanın veyahut oruç tutmanın gereklilik halini alması, yüksek öğretimde türbanlı okula gelen kız öğrenciler gibi sosyal hayat barometreleri aksak modernleşme düşüncemizin sonucu olsa gerek. İstedikleri biçimde cemiyete katılamayanlar dini gerekçelere sığınıp cemaatlere dahil olarak kendilerine ket vuran özgür düşüncenin önüne uhrevi engeller çıkarmaktalar. Üniversitelerde kız öğrencilerin eğitim sevdası uğruna başlarını açmaları cesareti okul ertesi evlenip eve kapanarak çocuk yetiştirme gerçeğini değiştirmemekte.

Varolan katı ideolojik çekirdek din baronları vasıtasıyla kitleleri etkilemekte pek mahir. Sosyal piramitte dar çevrede kalmış tarikat liderlerinin gitgide genele hitap eden kanaat önderi haline gelmeleri ve inanç alanından çıkarak siyasete alanına katılmaları vicdana ait kalması gereken yaşam tarzının lekelenmesine yol açmaktadır. Yozlaşmanın yoğurduğu dinsel riyakarlık şehirleşme macerasını hakkıyla başaramamış bizim gibi halkları başa çıkılması daha da güç problemlerle karşı karşıya bırakabilir. Gelir adaletsizliği zirveye ulaştıkça duygular aklın önüne geçip rasyonel düşünceye ket vurarak en çok alt tabakadaki sosyal güvenceden ve iş olanaklarından yoksun insanlarımıza zarar verecektir.

Kısacası tarihin kırılma anlarında din olgusu sokaktaki insanın tek kurtarıcısı haline gelmektedir. Bu dönemlerde umutlarını kaybetmişlere sunulan bir damla ışık katresi sahte ile gerçeğin ayırt edilemediği ruhban kuklaların gölge oyununa dönüşmektedir. Üretim düzeyimizi gelişmiş ülkeler düzeyine çıkaramadıkça kutsal değerlerimiz yozlaşmış muhafazakarlıktan her zaman dem alacaktır. Bu durumun en açık işareti son zamanlarda artan bireysel terör ve linç kültürüdür.

Saplantılarına dini söylem ve ritüellerle kılıf arayanlar en çok savundukları ilkelere zarar vermektedirler. Bu tiplerin bilerek ya da bilmeyerek neden oldukları kaos geçim kaygısının ürettiği bilinç kaybıyla el ele vererek yaşadığımız ortamı sonsuz hayattan büyüyen korkutucu kasırgalara maruz hale getiriyor. Ekonomik gelişmenşn -her türlü yalana rağmen- kötü gitmesi gerçeği türban sorununun çözümsüz kalmasında asal öneme sahiptir. Aslında imam çıplak ancak biz farkında değiliz.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 93
Toplam yorum
: 47
Toplam mesaj
: 10
Ort. okunma sayısı
: 463
Kayıt tarihi
: 09.06.09
 
 

21-07-1973 tarihinde İstanbul'da doğdum. M.Ü. İletişim Fakültesi Radyo-T.V. Bölümü'nden 1995 yılı..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster