Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Ekim '11

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
108
 

Cennet algısı 1

İnsan cennetten çıkmamıştı. Cennet insanın içinde çıktı. İnsanlar başta toplumsal hayata geçişle, birçok cennet algıları yarattıysalar da, bana göre tarihi süreçte insanlık üç temel cennet algısı üzerine, diğer sosyal ve toplumsal özne algılarını da bu algılar üzerine bindirilişleriyle, cennet tasavvurlarını ve cennet fikirlerini geliştirebildiler. Bu artık tüm gelecekteki yaşamlarının kurgu temeli olacaktı.

Bu algıların temelinde, egoizmin rahat sağlanır oluşuna denk düşen bir konumla sağlasanı vardır. Ki bu konumlama sağlasanı da bu tür tüm fantezi ve takıntıları (fetişizmi) kristalize eden bir imeyicidirler.

Hele de cennet, insanların mülkiyetçi ilişkileriyle; insanın sınıfsal farklardan dolayı kendi için  ulaşılmaz olanların fetişizmi ile insanın varsıl insanda görüp de kendi durumuyla  kıyaslandığı eşitsizliklerdir. Bu daha sonralar insanlarının kendisi için ulaşılamaz olanları, insanıların kendisi için umut ve kavuşum ettiği, bir ölüm ötesi yer olup çıkmıştır. Burası imanın alanıdır.

Üstelik zenginler de, fakirden zengine doğru olan bu sınıfsal imrenmeyi kırabilmek için yoksulluğu da, yoksula sindirtebilir kılmada, bu cennetti tasavvur figürleriyle haldeki durumları sindirten olacağın ilintili ve etkili bir kullanım şekli olmuşturlar.

Söz gelimi; “Zenginin cennete gitmesi, devenin iğne deliğinde geçmesi gibidir” denişle, cennet fakirlerin muradına kavuşamamışların bir murat kavuşum yeri olmuştur. Hatta cennette, sabahtan akşama kadar, bekâreti bozulmayan kadın ve hurilerle; cima vardır! Bunlar benim konumun dışı olan inanç alanlarıdırlar.

Sadece insanın değişir olan, yaşanır olan sürekli oluşur bir hayatı vardı. Bu kırılmaların kaynağındaki boşluklar bu algılarla doldurulmuştu. Bu manada da, insanlar bir çok cennetlerden çıkmış, cennetleri terk etmiştiler.

Üç cennet algısından birisi herkesin tanık olduğu bir durumdur. Doğum öncesi koşullara dönme yani rahim koruyuculuğundaki cennet algısıdır. İkinci kırılma noktası hayatın sularda başlayan hazır ortam dalgalanması içinde, rahatça besini bulduğunuz ve ortama atık bıraktığınız, keyfi etlikti bir durumdur. Karalardaki gibi aşırı bir sıcaklık farkı yaşamadığınız, ılıman sulardan karaya çıktığınızda cebelle şilen kara yaşamı; size, sulardaki rahat hayatı; cennet gibi algılatmıştı. Bunların genetik arkaik kalıntılarını taşıyorduk.

Üçüncü kırılma noktası da, bir sosyal aktarımsa tasarımdırlar. İnsanlığın ortak sağlaşılar ve ortak paylaşım içinde bulundukları sosyal birlikti komün dönem yaşamının,  mülkiyetçi dönem çalkantıları içinde ancak fark edilen huzurudur. İnorganik dünya süreçlerinden geliyorduk. Oradan organik dünya süreçlerine, oradan da öznel (ruhsal-beyinsel algılardı) süreçlerle, tinsel süreçlerden, sosyal beyinli ve toplumsal güç beyinli, yapı süreçlerine doğru gelmiştik. 

İşte tüm bunlar, nesnel ve öznel geçmişler; yani kimya ve biyolojinin ve dıştan sosyal organik elciliğin oluşmaları  bu yapı süreçlerin ana karekteristik temasıdırlar.  Atalarından aktarılan, eski  dünyalardan yansıyan, bir arkaik dönem atalar yaşantısı kopyaları; geçişen ve etkimesi olan bir insani duygudurlar. Ki bu duygular meşumlukları da içerirler. Bunlar; hayal gücümüzün de, sezgilerimizin de, kaynağı olma durumundadırlar.

Şu soruyu karşılamamızda yarar var. Madem sudaki hayat ve komün dönemdeki hayat, cennetti; atalarımız cenneti neden terk ettiler? Hayli zorlu bir soru. Bir kere atalarımız cennette yaşadıklarını hiç bilmiyordular. Ama sudan çıkma ile karşılaşılan feci durum, sizi geri suyun içine; ve o komün dönemden ayrılışla, ıstıraplı olan mülkiyetti yaşama geçişteki karşılaşılan  feci durum da sizi geri o, komün döneme; yani cennete döndürmemeli miydi?

Bu sorunun nesnel olmayan, ama; insan aklını ikna eden öznel cevabını, o günlerin çelişkileri içinde kıvranan insanlık, vermişti. Bunun aktarımını totemi semboller üzerinde yürütmüştüler. Bu çalkantılı yeni durumu çok cazip buluyorlardı. Bu nedenle de, yeni olan kalleş, çileli, hırs ve tamahı olan; ama üreten dünyanın günahı ve sevabıyla da sindirtilmesi şarttı. Hem de neden böyleydi? Neden, bu durumda olmamız; zorunluydu? Bunu da açıklamak gerekiyordu.

Açıklama nesnel olan ve temelde kişinin ego sal enerji transferini sağlamaya matuf ve buna bağlı olan güvenlikti, korunma gibi temel durum devinmeleriydi. Girişmeler bu devinmeler üzerine olan, bir mücadelenin organize şekli oluşla; o günlerin bilinemezi ve açıklanamazı olmasıydılar. Ama bu yola da girilmişti. Bu yolla eski ortaklaşa sosyal güç sağlayışı yerine; şimdiden ve giderekten de, bireysel çaba ve emeğin baskısı altına da, girilmişti.

Şimdiki yaşamı içinde; eski yaşamı olan ve cennette olmayan; önceden hiç de bilmediği; hırsızlıklar, mal için öldürmeler, mal talanları, yağma, mal edinme, kişi olaraktan aç kalma ve kişi olarak başınızın çaresine bakamamanın yalnızlığı vardı.


Sürecek

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Sayın Kaya, hârika bir yazı ve muazzam bir düşünce zinciri. Özellikle giriş cümlenize bayıldım: İnsan cennetden çıkmamıştı; cennet insanın içinde çıktı... Çok doğru ve katılıyorum. Bir insan hayatını bir çöle benzetecek olursak, cennet o uçsuz bucaksız çölde görüldüğüne inanılan vahalar gibidir. Bu benim, yaşamın sırtında ila Tanrılar ve İnsanlar başlıklı anlatılarımda ki çıkış noktam... Yazının devamını merakla bekliyorum. Saygı ve sevgilerimle.

ad yok 
 19.10.2011 14:04
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 228
Toplam yorum
: 4
Toplam mesaj
: 6
Ort. okunma sayısı
: 153
Kayıt tarihi
: 26.11.10
 
 

26 yıllık sınıf öğretmenliğinden sonra emekli oldu. Şiir çalışmaları ve deneme türü olan, toplum ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster