Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Eylül '07

 
Kategori
Ekonomi - Finans
Okunma Sayısı
5443
 

Çıkrıklar Durunca

Çıkrıklar Durunca
 


Çıkrık yün eğirmek için kullanılırdı bir zamanlar... Marmara ipek, Batı Anadolu ve Akdeniz pamuk, Orta Anadolu tiftik, Doğu Anadolu yün eğirirdi çıkrıklarda... Bir milletin umudu idi o zamanlarda çıkrık. Kumaş, kilim halı için ip saran çıkrıklar sustu bir zaman sonra... Suskun çıkrıklar kaldırıldıkları tavan aralarında kayboldu.

Son okuduğum kitaplardan biri Cengiz Özakıncı tarafından kaleme alınmış bir kitap (1). Cengiz Özakıncı ’nın “Türkiye'nin Siyasi İntiharı Yeni – Osmanlı Tuzağı ” adlı kitabı bugünlerde mutlaka okunması gereken kitaplardan biri. Kitap 1808'den 1918'e, 1938'den günümüze yakın tarihimizi resimleriyle belgeleyen, oynanan oyunları, sahnelenen senaryoları çarpıcı bir şekilde akıcı bir dille ortaya koyan bir çalışma. Kitabı okuyunca geçen yaklaşık 200 yıllık süreçte pek değişen bir şey olmadığını anlıyorsunuz. Oyalama, vurma, alma yöntemleri devam ediyor. Kitap günümüze ışık tutuyor.

Benim kitapta en çok ilgimi çeken bölüm “ Hangi Osmanlı ” başlıklı son bölümü. Bu bölüm 17. yüzyıla kadar batıdan üstün olan Osmanlının yıkılışının ekonomik nedenlere bağlı olduğu üzerine :

Osmanlı imparatorluğunun batıya askeri olarak üstün olduğu 16. ve 17. yüzyıla dek ülke ihtiyacı olan her şey ülke içinden temin edilmektedir. Bütçe açığı yoktur. Türk dokumacılığı batıdan ileridir. Osmanlı sanayisi Avrupa sanayisinden üstündür. Osmanlının askeri üstünlüğü, bilimsel ve teknolojik üstünlüğünden gelmektedir. Çöküş önce ekonomik, bilimsel ve teknolojik alanlarda başlamaktadır. 17. yüzyıl başlarında sanayi alanındaki gelişmelere ayak uydurulamayınca çöküş süreci başlamıştır. 17. yüzyıldan itibaren uygarlıkta üstünlük batıya geçmiştir. Ülke; sanayileşen ülkelerin hammadde ambarı, mamul malları için pazarı haline gelir. Ülkede insan eliyle ağır ağır, az miktarda ve daha güç ve pahalıya çıkan ürünler fabrikasyon ürünlerle rekabet edemeyerek yok olur, makine ile üretilen batının ucuz malları, elle üretilen pahalı yerli ürünlerin yerini alır. Daha önceleri işlediği hammaddeleri, yünleri, dokuduğu kumaşları artık ihraç edemeyen ülke yavaş yavaş bir hammadde ülkesi kimliği kazanır. Dokuma hammaddesi satarak dokuma ürünleri alan ülkede dokumacılık sarsılır, tezgâhlar hızla azalır, çıkrıklar durur. Kapitülasyonlar yerli sanayinin korunmasını engeller, ticaret dengesi bozulur, açık giderek büyür ve borçlanma başlar.

Yazar bu bölümde Metin Erksan’ın kitaplığında bulup okuduğu bir romandan bahsetmektedir. Metin Erksan ile yaptığı bir sohbette; dünya tiftik yünü tekelini ele geçirme çabalarına 1583 yılında Türk dokumacılığının sırlarını çalmakla görevli ajanlar göndermekle başlayan İngiltere’nin 300 yıl süren çaba sonunda 1800’lerde Türkiye’den damızlık tiftik keçileri kaçırıp Afrika’da çoğalttığını ve bu olayın Sadri Etem Ertemin 1931 de yayımlanan "Çıkrıklar Durunca" adlı romanında işlendiğini öğrenen yazar, bu tür çok önemli kitapların yayımlanabilmesi için yayınevi kurmaya karar verdiğini ve kitabı 2001 yılında tekrar bastığını ( Otopsi Yayınları ) söyleyerek roman hakkında, özetle, şunları yazmaktadır :

Roman, Ankara, Bolu, Adapazarı çevresinde Ankara tiftik keçisi besiciliği ve tiftik dokumacılığı ile geçinen Türkmenlerin padişah fermanıyla İngilizlere damızlık tiftik keçisi verilmesine karşı canlarını koyarak ayaklanmalarını anlatıyor. Osmanlı, İngilizlere damızlık vermeyen , “Gâvura damızlık vermek uğursuzluktur ” diyerek padişah fermanına karşı çıkıp silaha sarılan Türkmenlerin üzerine ordu gönderir ve 3 yıl süren direniş kanla bastırılır ve İngilizlere istediği damızlık Ankara keçileri verilir. İngiliz, isyancıların dinmeyen öfkesinden korunmak için tiftik keçilerini siyaha boyayarak kaçırır o topraklardan ve limana ulaşıp Güney Afrika’ya doğru yola çıkar. Çıkrıkların durmasına yol açacak süreç başlamıştır. Roman, kumaş fabrikaları yüzünden dokuma tezgâhlarını kapatmak zorunda kalan köylülerin isyanını, çıkrıklarda tiftik işleyenlerle Avrupa’dan getirttikleri dokumaları satanlar arasındaki çatışmanın yarattığı ayaklanmayı, fabrika malı satanlarla, dokumacılar arasındaki mücadeleyi betimlemektedir. Kumaşlarını tüccarlara satamayan dokumacılar onlara olan borçlarını ödeyemeyince hacizler başlar. Yoksul köylüden haciz olarak alılanlar ; kendilerine rakip olarak gördükleri çıkrıklar; dokuma tezgâhları, yün vererek dokuma ipliği yapılmasın diye tiftik keçileridir. Özellikle 1838 İngiliz - Osmanlı Ticaret Antlaşmasından sonra ortaya çıkan durumu o dönemin toplumsal yapısını yansıtarak işleyen roman, küreselleşme haritasında ilk çizgilerin ne zaman çizilmeye başladığının görülebilmesi açısından da yayımından yetmiş yıl sonra bile okunmayı hak etmektedir.

Osmanlının 1838 yılına kadar titizlikle koruduğu tiftik kumaş tekeline; 1838 Balta Limanı Antlaşması ile İngiliz mallarına uygulanan gümrüğün kaldırılması, Ankara’dan seçilen damızlık tiftik keçilerinin Güney Afrika’da özel olarak kurulan İngiliz çiftliklerine götürülüp, çoğaltılmasıyla başlayan süreçte, 1856 yılına gelindiğinde İngiltere tarafından son verilerek Ankara Keçisine İngiliz damgası vurulduğundan bahseden Özakıncı “ ..... Ankara keçisinin 1000 yıllık öyküsü gösteriyor ki; Osmanlı, savaş alanlarında askeri ve siyasi yenilgilere uğramadan önce, bilimsel, teknolojik alanda geri kalarak ekonomik – siyasi çöküntüye ve askeri yenilgilere uğratılmış, üretimde buhar gücünden yararlanamayan Osmanlı sanayisi, ucuz yabancı fabrika ürünlerinin karşısına, el yapımı pahalı ürünlerle dikilemediği içindir ki, yerli çıkrıklar durmuş ve 600 yıl batıya ekonomik olarak üstün olan Osmanlı çökmüştür. ” diye yazmaktadır.

Kitap bu bölümde Mustafa Kemal Atatürk ’ün 1923 İzmir İktisat Kongresinde yaptığı konuşmadan şu alıntıya yer vermektedir. “ … Bir Ulusun doğrudan doğruya yaşamıyla ilgili olan, o ulusun ekonomisidir… Gerçekte Türk tarihi araştırılacak olunursa yükselme, çöküş nedenlerinin ekonomik sorunlardan başka bir şey olmadığı anında anlaşılır… Tarihimizi dolduran başarıların ya da çöküşlerin tümü ekonomik durumumuzla ilgilidir. ”

Tüm bu anlatılanlar ekonomik gelişmenin sağlanmasının gerekliliğini vurgulamaktadır. Hal böyle olunca küreselleşen dünyada ülkemizin yeri nedir ve neler yapılmalıdır? Sorusu üzerinde titizlikle durulması gereken bir husus olarak öne çıkmaktadır.

2003 yılı Kadir Has ödülünü “ Globalleşen Dünya’da Türkiye’nin Yeri ” başlığı ile düzenlenen yarışmada birinci olan Ahmet Çakmak kazandı.

“ Globalleşen Dünya’da Türkiye’nin Yeri ” (2) başlıklı çalışmasında Çakmak, ekonomik globalleşme içinde imalat sanayisi ve teknolojik gelişme konusunu gelişmekte olan ülkeler açısından karşılaştırmalı olarak incelemiş, Türkiye’nin globalleşen dünyadaki yerini ve geleceğini bu çerçeve içinde değerlendirmiştir.

Gelişmekte olan ülkelerin yoksulluk ve işsizlik sorunlarını aşabilmesinin teknolojik gelişmeye bağlı olduğunu söyleyen Çakmak, bir ülkenin refah düzeyi açısından asıl belirleyici olanın ekonomik globalleşmedeki yeri olduğunu düşündüğünü belirterek işsizlik ve yoksulluğun azaltılması, kişi başına reel gelirde istikrarlı bir artış sürecinin başlatılabilmesi için, global talep artışı, yüksek katma değer ve hızlı verimlilik artışı bakımından anlamlı potansiyelleri olan üretim sektörlerine girilmesinin şart olduğunu yazmaktadır.

Yüksek katma değer ile ileri teknoloji arasında sıkı bir ilişki olduğunu söyleyen Çakmak , uluslararası üretim ağlarının düşük ücretli ve emek yoğun kısımlarında yer alan ülkelerin, sanayileşme ve kapasite yaratma konusunda daha ileri gidebilmeleri için, ithal edilmekte olan beceri ve teknoloji yoğun parçaların yerini içerde üretilenlerin almasını sağlayacak stratejileri oluşturmaları gerektiğini yazmaktadır.

Gelir dağılımını hem ülkeler arasında hem de ülkeler içinde bozucu etki yapan globalleşme sürecinin gelişmekte olan ülkelere etkisine bakıldığında; bu ülkelerin dünya imalat sanayi gelirinden aldıkları payın, dünya imalat sanayisi ihracatındaki paylarından daha düşük olduğunu söyleyen Çakmak’a göre bu iki büyüklük arasındaki farkın negatif yönde daha da açılması beklenmektedir. Bunun başlıca nedenin, söz konusu ülkelerin dünya üretim ağlarında emek yoğun ve düşük katma değerli aşamaları üstlenmeleri olduğunu söyleyen Çakmak sorunun dünya üretim ağlarının beceri ve teknoloji yoğun, yüksek katma değerli halkalarına geçmek olduğunu yazmaktadır.

Dünya üretim ağlarının düşük katma değerli halkalarından yüksek katma değerli olanlarına geçmenin teknolojik gelişme hızının artması ile mümkün olabileceğini, globalleşme sürecinin bu bakımdan gelişmekte olan ülkelere birtakım zorluklar getirdiğini yazan Çakmak bunları şöyle sıralamaktadır: 1. 70’li yıllarda teknoloji ithal edilen makinelerde gömülüydü ve onu öğrenmek görece daha kolaydı, günümüzde makinelerde gömülü olmayan teknolojilerin ön plana çıkmaya başlaması tersine veya taklitçi mühendislikle teknoloji üretmeyi zorlaştırmıştır. 2. Tüm ülkelerin dünya pazarlarına yönelik üretime geçmekte oluşları rekabeti yoğunlaştırmıştır. 3. Yeni WTO kuralları devletin teknolojik atılıma destek olma yönünde kullanabileceği kanalları sınırlamaktadır. 4. Yeni mülkiyet hakları yasası teknoloji transferini ve öğrenmeyi çok daha güç ve pahalı hale getirmektedir.

İhracatta yüksek ve orta teknoloji ürünlerinin payı ile kişi başına reel gelir ve büyüme hızı arasında oldukça sıkı bir ilişki, yine ihracatta yüksek ve orta teknoloji ürünlerinin payı ile işsizlik, emek verimliliği ve reel ücretler arasında da yakın ilişki olduğunu yazan Çakmak bu kıyaslamalara göre Türkiye’nin teknolojik düzey olarak görece epey geride kaldığının ortaya çıktığını söylemektedir. Ülkemiz ihracatında en büyük payı düşük teknoloji ürünleri almaktadır, ileri teknoloji ürünlerinin payı % 7 dir. Ülkemizin işsizlik ve yoksullukla mücadelesinde “ acil teknolojik atılım” olmazsa olmaz koşul haline gelmiştir diyen Çakmak yapılması gerekenin; kritik sektörlerin tespiti ve bu sektörlerin üretimi ve ihracatına geçilmesi yönünde gereken adımların atılması olduğunu vurgulamaktadır.

Hocam Emre Kongar “ Küreselleşme Bağlamında Türkiye” başlıklı makalesinde (3) tarım ve endüstri aşamalarından sonra adına ister bilgi toplumu, ister uzay çağı, ister atom çağı denebilecek üçüncü aşamaya geçen dünyada Türkiye’nin hedefinin son derece açık olduğunu belirtmektedir.

Kongar’ a göre; süratle laik ve demokratik sosyal hukuk devletinin temellerini oluşturan endüstrileşme hamlesi, yani kalkınma atılımı gerçekleştirilmeli, bunun alt yapı ve üst yapı gerekleri, yani gerçek demokrasi ve fiziksel yatırımlar vs. yerine getirilmeli, bu arada yeniçağa ayak uydurmak için gerekli önlemler alınmalıdır. Bilgisayar yatırımları ve eğitimlerini desteklenmeli, Milli Eğitim düzeni, müfredat programı yeniçağa uygun hale getirilmelidir.

Kongar makalesinin sunuşunu şöyle tamamlamaktadır:

“ Ama bunları yapmak için de, şimdilik elimizdeki ulus-devleti kullanmak, hem de etkin bir biçimde kullanmak zorunda olduğumuz açıktır. Yolumuz bilimin ve insanlığın yolu olmalıdır. ”

Yazımı Mustafa Kemal Atatürk’ün bir sözü ile bitirmek istiyorum ; “ Çalışmadan, öğrenmeden, yorulmadan rahat yaşamanın yollarını alışkanlık haline getirmiş milletler; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra da istikballerini kaybetmeye mahkûmdurlar.”

Bekir Sıtkı Gürler, Eylül 2007


(1) Cengiz Özakıncı “ Türkiye’nin Siyasi intiharı Yeni – Osmanlı Tuzağı ”,Otopsi Yayınları, Aralık 2006, 9. basım

(2) Çalışmanın tamamı için ; http://www.inovasyon.org/pdf/Ahmet%20Cakmak.pdf

(3) Makalenin tamamı için; http://www.kongar.org/makaleler/Izmir_konusmasi.php

Resim : http://tr.wikipedia.org/wiki/Resim:098_Etnografya.05.2006_resize.JPG

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Ne üretiyoruz ki artık. Üzücü. Çok üzücü. Neden üretmiyoruz. Neden herşey artık hazır anlamıyorum. Üretim olmayan bir toplum ne hale gelir siz düşünün...Yazık çok yazık.

FLORA 
 16.04.2008 19:22
Cevap :
Ürettiğinden çok tüketen, kazandığından çok harcayan bir bireyin, bir toplumun, bir ülkenin yaşadıkları tarih kitaplarında anlatılmakta ve anlatılmaya da devam edecek maalesef. Katkınız ve yorumunuz için teşekkür ediyorum.  17.04.2008 8:30
 

Annemin bir sözü vardır, çok sık kullandığı. Muhtemelen atalarımıza ait. "Elden gelen öğün olmaz. Olsa da vaktinde gelmez diye." Dediğiniz gibi 17. yüzyıla kadar dayanıyorsa temel, yine iyi dayanmışız diyorum:)) Biliyorsunuz geçen yıldan bu yana keçilerin tamamen kaldırılması yönünde bir karar alındı. Neymiş de keçiler ormanlar mahvediyormuş. Rant için yakılan yıkılan ormanlarla kıyaslarsak oran ne olurdu diye çok merak ediyorum doğrusu. Keçi hiç olmazsa boyunun yetişebildiği yeri yer, kurutur. Ya iki ayaklılar? Teknoloji meselesine gelince. Evet, teknoloji iyidir, hoştur, güzeldir de. Kendimiz üretsek amenna. Biz toprak satıp teknoloji alabiliyoruz ancak bu günkü fotoğrafta. Teknolojik sömürü, teknolojik kölelik. Bilimsel araştırmalara ayrılan kaynak sürekli eksiye doğru giderken siz hala imamlaştıramadıklarımızdan mısınız politikaları güdülüyor. İlim ve bilim iki metre bez parçasına endekslendi. Yürüyelim arkadaşlar. İlerliyoruz. Bir ileri iki geri. Sevgiler

Ayrıntıda gezinmek 
 05.02.2008 23:47
Cevap :
Bir laf vardır. “ Böyle dostun varsa düşmana ihtiyacın yok. ” . Ne geldiyse başımıza, kendini dostumuz gibi gösterip kuyumuzu kazanlardan, devlet millet aşkına hizmet edip görünüp kendi çıkarına çalışanlardan geldi. Hal böyle olunca, yapmamız gerekenin; kendimizde olmak, bilinçli olmak, uyanık olmak ve birlik olmak olduğunu düşünüyorum. Katkınız ve yorumunuz için teşekkür ederim. Sevgiyle kalın. Saygılarımla  06.02.2008 11:14
 

Bu değerli kitabı tanııtığınız için teşekkür ederim.  Bir ekleme yapmak gerekirse;  söz konusu dramatik süreçte, 1838 sonrasında önce, mamul haldeki sof kumaşı yerine makinalaşan İngiltere ve batıdan ham tiftik yünü talebi sonun başlangıcını oluşturur. Yoksulluk sürecindeki Osmanlıda dışarının bu yoğun talebi içeride mamul üretim atölyelerinin sonunu getirir. İşin sonu tiftik keçisinin giderek canlı olarak ihracatına ve eti için kesimlik olarak satılmasına kadar dayanır. Bu konuda Osmanlı hükümetinin gecikmeli koruma çabaları da sonuç vermez. Ayrıca bu gelişmelere karşı üreticiden direnç olmuşsa da sonunda galip gelen, ulus bilincinden ve sermaye birikiminden yoksun  topluma karşı makineleşmiş sanayiye dayanan batı sermayesi olmuştur. Bir diğer saptama da,  sof kumaşı ve tiftik yünü üretimi ve ticaretinin müslümanların olduğu kadar gayrimüslümlerin de uğraşı alanı olduğudur. Sonuç olarak Osmanl

Hakan Kildokum 
 28.09.2007 16:38
Cevap :
Yorumunuz , değerlendirme ve katkılarınız için çok teşekkür ederim sayın Kıldokum.  28.09.2007 20:00
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 27
Toplam yorum
: 88
Toplam mesaj
: 37
Ort. okunma sayısı
: 12329
Kayıt tarihi
: 12.03.07
 
 

1960 Tefenni doğumluyum.Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Ekonomi Bölümü 1..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster