Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Nisan '15

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
159
 

Çimen ve leylak kokusu-4

Çimen ve leylak kokusu-4
 

Çimen ve Leylak Kokusu


ÇARŞAMBA
 
Sabah nursuz, içi bomboş bir çuval gibi uyandım. Keşke marketten içkiyi alırken, bu kafayla bir büyük yetmez diye düşünmemiş olsaydım. Semih ve diğer arkadaşların, “Müthiş bir geceydi, en kısa sürede tekrarlamalıyız” demesine rağmen, kendimi kötü hissediyordum. Aşk ve insan üzerine gereğinden fazla laflar etmiştim. Bağlamamı Ankara’dan getirmemiş olmama rağmen, aşk, hüzün ve gariplik üzerine onlarca türkü söylemiştim. Herkes efkârlandı. Meğer herkesin derdi kendini aşmış. Bu yaşlar böyle oluyor demek, ya da kendi iç çekişmemle, ben tetikledim çocukları.
 
Bir ara Semih:
 
- Burak, içim acıyor ve bu acı anlattıklarından sonra anlam kazandı. Acıdan hep kaçmışım demek. Konduramamışım kendime. Bundan sonra yandın her gün terapi isterim, dedi.
- Başım, gözüm üstüne. Yalnız benim de eşref saatim oluyor, hep böyle konuşkan değilimdir.
Çocuklar hep bir ağızdan, “Eşref saati organizasyonu bizim işimiz”, dediler.
 
Semih, beni iki omzumdan tutarak:
 
- İlk gün biliyordum. Bundan sonra, burada iki gözüm Burak’tır. Yan bakanı yakarım, biline... Dedi.
 
Ortamın ağırlığını, biraz olsun dağıttı da, gürültüsüz patırtısız geceyi noktaladık. Belli ki, bana bıraksalar bitmeyecekti.
 
Saate baktım, saat dokuzu çoktan geçmişti. Çocukların hepsi uyuyordu. Kalkıp ortak banyoya gittim. Banyodaki sırayı görünce, ömür boyu orada bekleyeceğimi düşündüm. Ağzımın içi çamur gibi, dünkü yaşadığım duyguların ağır tadı var sanki. Duyguları isimlendiremiyorum ama meraktan çıldıracakmışım gibi geliyor. Banyonun konumu yüzünden eziyetli bir duştan sonra odama geçtim. Çocukların hepsi uyuyordu hala. Nasılsa önemli bir dersi yoktur kimsenin, diye düşünüp kimseyi uyandırmadan dışarı çıkıyordum ki Semih arkamdan seslendi:
 
- Burak Hocam, teşekkürler. Senin deyiminle “Yüreğine sağlık”. Bu özgüvenin altındaki aşk acını, bir gün bire bir paylaşmak isterim. Benim de sana anlatmak istediklerim var.
- Tamam. Semih Hocam, büyük bir zevk duyarım, yapalım bir gün.
 
Akşam ne anlattım ki? Çok içtik ama kontrolümü hiç kaybetmedim. Gün içi yaşananlar ile ilgili hiç konuşmadım. Hatırlamadığım, bir anlık boşluk mu oldu diye tüm geceyi tekrar tekrar düşünerek, amfiye kadar geldim.
 
Saat onu geçiyordu. Ders inkılâp tarihiydi ama sanırım dağılmıştı sınıf. Her zamanki gibi gözlerim çimenlik alanı ve kantini taradı. Oya ya da arkadaşları yoktu. Mert’i de göremedim. Kantine geçip, simit ve çayımı aldım. Bu sefer kızcağızı yormadan şekerimi de alıp, botanik parka giden patikaya döndüm. Açık mı kapalı mı, umurumda değildi. Tek istediğim, çayımı yudumlamak ve nefes almak. Sonrada FRP ya da müzik kulübünün yerini bulup, ne olacaksa, ne yaşayacaksam yaşamak.
 
Tel örgü kapıyı ittim. İçeriye girer girmez, kestane ağacının dibinde yerde oturan Oya’yı gördüm. Yüreğim yerinden çıkacak gibi oldu, nefes alamıyorum diye düşündüm. Hiç hazırlıklı değildim. Belki kantinin orada görmeyi arzuluyor ve bekliyordum ama bu park için geçerli değildi. Anında geri döndüm ve patikaya kadar hiçbir şey düşünmeden devam ettim. İnsan çok heyecanlandığında, düşünme yetisini tamamen kaybediyor. İçgüdü ve refleksleriyle hareket ediyor.
 
- Dur dur, duuuuuuurr bi nefeslen… Gökte ararken, yerde bulduk. Sakinleşmeliyiz, geri dönmeliyiz.
 
- Söze nasıl gireceğimi, ne diyeceğimi bilmiyorum.
 
- Bunu her zaman, iyi yapmışızdır. Sana konuşmak olsun.
 
- Sabah çayımı, içmeden mi? Bu yüzümü asla göstermem. Bildiğin nemrut bir adam oluyorum ben.
 
- Biliyorum ama ne yapacağımızı da biliyorum.
 
Karar vermek sorun olmadı, hemen kantine gidip ikinci bir çay daha aldım. Aynı hızla geri döndüm.
 
- Ya gitmişse, ya bizi beklemiyorsa?
 
- Saçmalama beni bekliyor diye düşünmedim zaten... Çıkmış olsa görürdüm.
 
- İlk cümlenle, ikinci cümlen bir birini süper tamamlıyor. İyi ki bizi bekliyor diye düşünmüyoruz.
Tel örgü kapıyı tekrar ittim. Kalp atışımı, şakaklarımda hissediyordum, başım dönüyordu. Karmakarışık düşüncelerle kestane ağacının altına baktım. Orada, başı gökyüzüne çevrilmiş, serçeleri izliyor... Havada o tanıdık, leylak kokusu.
 
İçine kapanık değil, yaşadıklarıyla baş etmesini biliyor. Öğrenmiş. Tekrar derin derin nefes aldım. Olabildiğince sakinleşmeye çalıştım. Yanına kadar gidip, durdum. Kestane ağacı ile kendi arasında her zaman durduğum yeri benim için boş bırakmış. Bu bile beni beklediğini gösteriyor. Suskun... Yanına geldiğimi biliyor ama ne bana bakıyor ne de bir çift söz ediyor. Çayı uzattım, sessizce aldı. Şekerleri geri kucağıma bıraktı. Kendi çayımdan büyükçe bir yudum aldım. Oya’ya dönmeden.
 
- Seni burada bulmayı beklemiyordum, dünden sonra.
 
 Çayını belli belirsiz kaldırıp hafifçe salladı.
 
- Dünden sonra…
 
Susuşu öyle uzun sürdü ki, kafamı çevirip orada mı diye bakmak zorunda kaldım. Bu aralar hayal gücüm beni sınıyor, aslında Oya yok da, ben mi hayal ettim, diye korktum.
 
- Dün… Dünden sonra... Çok düşündüm, ya da hiç düşünmedim, düşünemedim. Seni görmek ve görmemek hangisini istiyorum?... Bilmiyorum. Şu an buradayım… Şu an buradasın…
 
Keşke beni nasıl etkilediğini bir bilebilsen? İçimde yarattığın fırtınanın farkında olabilsen? Kendi pencerelerimizden, beni, seni, bizi nasıl farklı gördüğümüzü bir bilebilsen? Şu an beni, ben olduğum için kavraman imkânsız. Aslında ben de yapamıyorum bunu.
 
- Biz yapabiliyor muyuz?
 
- Benimki biraz farklı, ben en azından, Oya’nın sürecini biliyorum. 
 
- Kendimizi kandırmayalım. Biz yaşananları bilmiyoruz, yaşanırken ki hisleri, duyguları. Biz sadece sonucu biliyoruz, en azından Oya açısından olan sonucu.
 
- Bencilliğimi yüzüme vurmasan olmaz. Hayatımda ilk kez yaşadığım bir duygunun peşinden gidemez miyim? Kontrol edemediğim bir duygunun, hiçbir mantıkla açıklayamadığım bir duygunun.
 
- Gidemeyiz, Oya ve Can’ı kavramadan gidemeyiz. Oya ile biz olmayı hayal etmekle olmuyor. Saygısızca yaklaşıp, kavrayamadan, anlayamadan umut etmek bizi hiçbir sonuca götürmez. Yaşadığımız bu duyguyu kirletmemeliyiz.
 
- Benim derdim Can’a rağmen, Oya’ya sahip olmak değil ki. Onu yaşamak. Onu öğrenmek. Onu hissetmek.
 
- Yetecek mi bize?... Yetecek mi, Oya’yı koşulsuz, aşkına sahip olmadan, sadece yanımızda görmek?
 
Yetecek mi? Ben bana yetiyor muyum ki, Oya’yı bu açıdan değerlendireyim. Ben kendi duygularıma hükmedebiliyor muyum? Dönüp dolaşıp tıkanmıyor muyum?
Elimi Oya’nın omzuna koyup;
 
- Oya bazı ilişkiler vardır, o kadar çok vakit geçirip, paylaşırsın ki, kendin kadar tanırsın karşındakini. Bazı ilişkilerde de, geçmişte ayrı ayrı yaşanmışlıklar öyle örtüşür ki, kırk yıldır tanıyormuş gibi hissedersin. Yaşanmışlıkları tam olarak bilmesen de, duygulara, duygular yaşanırken şahit olmasan da. Bazen bir bakış, bazen bir gülümseme, bazen bir koku her şeyi anlamana yeter, hiçbir şey bilmesen de.
 
Birden bana döndü ve gülümsedi. Serçeler havalandı, güneş güldü. Kestane ağacı dallarını salladı, su güldü. Dünya güldü.
 
- Nasıl yapıyorsun bunu? Sana hiçbir şey söylememe fırsat kalmadan, dünden beri aklımın takılıp kaldığı, içinden çıkamadığım tüm sorulara cevap vermeyi. Bunu dün de yapmıştın.
 
- Sanırım biraz evvel, içinde seni yiyip duran soruyu cevaplarken, şu an sorduğun soruya da cevap vermiş oldum. Belki gerçekten ihtiyacımız vardı birbirimize. Belki birbirimizden duyduğumuz cevaplara sarıldık sadece... Aslında bu durum; tesadüflerin, içinden çıkamadığımız durumlarda başımıza gelmesi ya da benliğimizin kendi çıkarı için, tercihlerimizi yönlendirmesi. Hangisini istersen artık?
 
Bu tepkisi, dünden beri yaşadığı sürecin, biraz da benim hakkımda hissettikleriyle alakalı olduğunu göstermiyor mu?
 
- İyi ki gülümsedi. Hemen kendimize yontalım durumu.
- Yontmayayım mı? Can ile Oya’yı anlayana kadar, kendi duygularımı yok mu sayayım?
 
Mümkün değil ki bu.
- Akıllıca laflar edip, Oya’nın zor durumundan faydalanıyoruz.
- Belki Oya’nın ihtiyacı olan budur. Yapmam gereken de bu. Bunu kendim içinde isteyince, yanlış mı oluyor?
- Sadece kirletmeyelim bu duyguyu, beklentimiz öne geçmesin.
- Bilmiyorum, sadece yaşamak istiyorum.
 
Gülümsemesi sürüyordu. Bu kadar acı çekmiş bir insan, bu kadar içten gülümseyebilir mi? Çok güçlü olmalısın Oya. Omzundaki elimin üstüne elini koyarak;
 
- Bugün derslere girmeyelim. Hatta buradan hiç çıkmayalım. Ben sana derslerin kitaplarını söylerim.
- Benim için sakıncası yok. Metin’in haberi var mı? Dün seni bulamayınca çok meraklanmıştı. 
- Evet ya sağ olsun, ona da çok eziyet ediyorum. Benim için verdiği onca mücadeleye rağmen.
- Bu cevap, “Haberi yok” anlamına mı geliyor. Metin sonra bana patlıyor, haberin olsun.
- Haberi yok, evden çıkarken buraya geleceğimi bilmiyordum. Metin’le dün gece telefonla konuştuk, sana yaptıklarını anlattı. İkinizden de özür dilerim.
- Senin için endişelenmiş. Belki biraz da haklıydı. Özür dilenecek bir durum yok.
Bunu söyledikten sonra derin bir nefes aldım. Gözlerimi kaçırdım. İçimden hala Metin hakkında söylediğim gibi hissedemiyordum.
-Yahu, kızcağız ne güzel romantik bir şey söylüyor. Biz yine Metin filan derken, az önce oluşmuş büyüyü bozuyoruz.
- Büyüyü filan bozduğum yok. Deminden beri, sağlam bir temel için, senin “Oya ve Can’ı tanıman gerekiyor. Kaptırıp gitme. Duyguların yüzünden kirletme bu ilişkiyi” diye söylenip durmuyor musun beynimde?
- Biz ne zaman romantik olmayı başardık ki.
- Romantik olmamızı gerektirecek bir durumumuz oldu mu ki.
 
Konuşup duran vicdanımla, yeni keşfettiğim aşk adamı, her ikisi de dengesiz. Kısaca çok dengesizim, çoook.
 
Bunlar aklımdan geçerken, endişelenmiş bir yüz ifadem oluşmuş olmalı. Eğilerek gözlerimin içine baktı, gülümsedi. Şefkatli bir ebeveyn gibi beni neşelendirmeye çalışıyordu sanki.
 
- Tamam, Metin’e haber veririz. Hatta kulübe gidelim görelim onu da ama önce dün söylediğin türküyü tekrar söyleyebilir miyiz?
- Tabii ki söyleriz, hem de büyük bir zevkle. Kulüp dediğin, okulun müzik kulübü değil mi?
- Evet, geçen sene ikinci dönem, benim tekrar hayata tutunmamın vesilesi. Şarkılar, türkülerle ifade edilen dostluklar. Senin de yeteneğin olduğu ve bu işle uğraştığın çok belli. Bence senin de içinde olacağın kulüp.
 
Cevap vermeden, türküye girdim.
 
“Bir gönüle aşk girince
Ateşte yanmışa benzer
Bir de hasretlik olunca
Yanmış tutuşmuşa benzer”
Beraberce türkü söylemek, birbirimizi kana kana içmek gibi oldu. Aynı sesten söylüyorduk. Ben pes tonda, Oya dik tonda, dans eder gibi rüzgâra karşı, el ele koşar gibi söylüyorduk. Bu nasıl güzel bir keyif? Oldum olası söylemeyi severdim ama bu başka bir zevk olmuştu. Türkü bitmesin istiyordum, âşık elli kıta, yüz kıta yazmış olsun. Biter bitmez, Oya başka bir türkü söylemeye başladı.
 
“Çayın öte yüzünde
Ceylan oynar düzünde
Ben yârimi tanırım
Çifte ben var yüzünde “
Manisa yöresi. Güzel bir ege türküsü söylemeye başlamıştı. Çok güzel bir türkü seçimiydi.
“Ağam yar değme bana
Paşam yar değme bana
Toyda vuruldum sana
Hemi de vurgunum sana”
Oya, ben de vuruldum sana?... Kaç türkü daha peşine bağladık, kaç türkü bitmesin diye bekledik. Serçeler yan yana yere konup hiç ses çıkarmadan, kaç türkü dinlediler. Zamana inat, zamansız, hesapsız, müzikle bütünleşip boşalttık beyinlerimizi. Kâh neşelendik, kâh hüzün denizinde yüzdük. Anladık, anladık birbirimizi. Türkülerle konuşmak belki en doğrusu, yüz yıl, bin yıl öncesinden gelen türküler, belki en naif, en içten duyguların dile gelmesi.
 
- Şimdi duygular böyle değil. Kimsenin kimseye zamanı yok. Kimsenin kendine bile zamanı yok.
- Evet, Oya. Hayat gereksiz hızlı akan bir tempoda, gereksiz kaygıların peşinde koşturuyor insanı. İnsanlar kendilerini bile göremiyorlar ki, karşısındaki yüreğin güzelliğini fark etsinler. Her şey yüzeysel, “Aman sende” bakışlarıyla, geçiştiriliyor.
Birden Oya’nın yaşam enerjisi içinden çekilmiş gibi oldu. Oya telefonunu eline aldı. Telefon ses çıkarmıyor ama ışıkları yanıp sönüyordu. Tereddütle telefona baktığını görünce, istemsizce sordum:
- Açmak istemiyor musun?
- Aslında her şeyden uzak, sadece şu anı yaşamak istiyorum ama telefon beş dakikadır titriyor.
- Kapat o zaman, ya da mesaj at.
- Metin arıyor. Dün çok endişelendirmiştim onu. Aslında bir yıldır hep yanımda hep destek oldu bana.
- Destek olması, seninle her daim ilgilenmesi, aranızda güçlü bir bağ oluşmasına sebep oldu değil mi? Maalesef aynı zamanda, o günleri sürekli hatırlamana ve sürekli yaşamana da sebep oluyor. Tereddüdün bu yüzden olabilir mi?
- Böyle düşünmemiştim… Olabilir.
- Yine de böyle hissettiğin için vicdan azabı yaşıyorsun. Metin’in bu durumu anlaması, imkânsız. Senin de nankörlük yaptığın duygusundan, kurtulman imkânsız. O zaman, belki de açmalısın.
Ben böyle söyler söylemez, telefonunu açtı. Sanki benden aldığı onay, onu yaşadığı duyguya karşı güçlendirmişti. Yanımdan kalktı, bonsai ağaçlarının olduğu küçük adacığa doğru uzaklaştı.
- Minyatür ağaçların yanında dev gibi gözüküyor.
- Yüreği güçlü, kendisi narin ve kırılgan bir dev.
- Ne kadar zarif! Hareket edişine bakar mısın? Bir balerin gibi atmosferle dans ediyor.
Yanında durduğu Bonsai’lere bakıyorum da. Bonsai’ler uzaktan bakıldığında sert, güçlü, kocamanmış edasında, küçücük bir ağaç gibi dururken, dokunduğunda kırılgan ve narin. Oya’da da aynı durum var. Olayları biliyor ve Oya’yı biraz tanıyorsan, gücüne hayran kalırsın, izin verir de gerçek yüzüne şahit olursan, narin ve kırılgan olduğunu anlarsın. İçinde yaşadığı fırtınaları bazen kendinden bile uzak tutmayı başarıyor. Bunca acıyı yaşamadan önceki Oya’yı çok merak ediyorum. Bir yandan da Oya’yı Oya yapanın yaşadığı acılar olduğunu biliyorum.
- Soru şu: Peki, bu Metin’i Oya’nın yanında nereye koyacağız?
- Metin’e ön yargı beslemeyeyim diye uğraşıyorum, sinir olmamak için mücadele ediyorum ama olmuyor. Hep alakasız zamanlarda önüme çıkıyor.
- Metin’e sinir olmak için her bulduğumuz “Sebep”, ya yanlış çıktı ya da gereksiz.
- Sinir oluyorum işte. Sinir olmak için sebep bulamıyor olmam, sinir olmama mani olmuyor.
- Oya’ya beslediğimiz duygular gerçek ve samimi ise, Oya’ya bu kadar yardımı olan ve Oya için bu kadar önemli olan birini, bu denli yok saymamız, Oya’ya yaptığımız ciddi bir haksızlık olmuyor mu?
- Olmuyor efendim. Bu da benim…
- Bu konuda benciliz yani. Biraz da dengesiziz. Seviyor olmak, saygı duymak ve kabullenmektir.
- Biliyorum! Sadece bildiğimi kabul etmek, işime gelmiyor.
Oya konuşmasını tamamlamış, biraz kararsız ama güler yüzlü yanıma geldi.
- Ne yapalım biliyor musun?
- Hayır, ama sanırım şimdi öğreneceğim.
Cevabımı duyunca bir an duraladı ve güldü.
- Delisin sen!
- Peki.
- Bizim kulüpte, bir sürü insan ve birçok tarzda grup var ama türküyle pek ilgilenen yok. Beraber bir şeyler yapalım. Bahar Bayramı’na yetiştirelim.
- Olur tabii. Benim için büyük zevk.
Eee, Metin’le ne konuştun ve neye bağlayacağız bu konuşmayı şimdi?
- Metin seni merak etmiş, sen telefonu geç açınca endişelenmiş ve…
Sonunu Oya tamamlasın diye durdum. Pası doğru yere atmış bir futbolcu edasıyla, bekledim.
- Evet. Ve?
- Ben de onu soruyorum. Telefonda konuştuktan sonra muhabbetimizi, müzik kulübüne bağlayacağın bir şey konuşmuş olmalısınız.
Yine güldü.
- Kulübe gidelim mi?
- Gidelim.
 
Duyduğu cevapla biraz daha neşelendi, üzerindeki hafif endişe yok oldu. Onu tanıdıkça içim daha da ısınıyor, duygularıma ve davranışlarıma anlam vermem kolaylaşıyordu. Belki de bir mantığa oturtma çabamı erteliyorum. Telefonu açmadan önce söylediği “Sadece şu anı yaşamak istiyorum” cümlesi, güzel bir cümle. Ben de sorgulamadan Oya’nın, bana yaşattığı duyguları yaşamak istiyorum, öylece, bir açıklaması olmadan. Ben böyle istiyorum ama Metin sürekli bir yerlerden çıkıp olayın yönünü değiştiriyor. Oya’nın Metin’e duygularının, dostlukla karışık minnet olduğunu tahmin ediyorum ama Metin’in böyle hissetmediğine neredeyse eminim.
 
- Sinsi Metin!
- Biraz önce ahkâm kesiyordun. Ön yargılı olma, seviyorsan saygı duy. Ne oldu?
- Sonuçta biz biriz. Hafif bir dengesizliğimiz var.
- Sen içimde her daim dengesizsin, ben hiç değilse dışarıdan daha tutarlıyım. Yine de bazen gülümsememe neden oluyorsun.
 
Bitmesin istediğim, hatta bir ömür geçirebileceğimizi düşündüğüm, bir başımıza, doyumsuz muhabbetimiz, istemesem de bitti. Parktan ayrılırken, bir yanım kestane ağacının kudretli gövdesinde, güçlü dallarının gölgesinde, bir yanım uzaktan izlediğim bonsai ağaçlarının yanında minik adacığın üzerindeki Oya hayalinde kaldı. Metin’e duyduğum kızgınlık hissini daha ne kadar bastırabilirim düşünceleriyle, sessizce Oya’yı takip ediyordum. Tek avuntum, Oya’nın tedirgin kaygılarının, sanki hiç olmamışlar gibi dağılmasıydı. Nasıl başarabiliyor bunu anlamam çok güç.
 
- Çocuklar kulüpte toplanmış, Rektörlüğün organize ettiği, uluslararası üniversiteler festivali için neler yapabiliriz diye konuşuyorlarmış.
- Nasıl bir organizasyon bu?
- Üniversiteler arası kültür ve sanat paylaşımı. Uluslararası bir organizasyon ve bu sene bizim üniversite yapıyor. Sanırım, nisan ayının son haftası yapılacak. Geçen sene, ben ikinci dönem geldiğim için katılamamıştım. Bizimkiler on gün Polonya’ya gittiler. Çok eğlenmişlerdi.
Bunu söylerken içi buruldu. Sanırım, Polonya’ya gidememiş olmaktan çok, Can ve neden olduğu acı yüzünden. Bir an devam edemeyecek diye düşünmeme rağmen, hemen toparlayıp devam etti:
- Rektörlük bu organizasyon için ilgili kulüplerden komite kuruyor. Yine kulüpler bu komiteye proje yolluyor. Projeni komite kabul ederse, etkinlikte yer alıyorsun.
- Güzel görünüyor. Geçen sene nasıl bir proje ile katıldı sizinkiler.
- Anadolu rock grubumuz var, onlar katıldı. Ayrıca Metin de çok sesli koro ile klasik gitar dinletisi yaptı. Metin klasik gitarda çok başarılıdır.
- Güzelmiş…
 
- Ben de fena çalmam Oya Hanım. Metin’den daha iyi bile olabilirim. Sonuçta Metin Bey’i dinleme şansım olmuştu.
- Pek fazla aynı fikirde olmayız ama bu konuda aynı fikirdeyim.
- Bazen gülümsememe sebep oluyorsun demiştim ya, bazen de seviyorum seni.
- Kesin karıştırırız ortalığı, rock grubuna bağlama sokarız. Klasik gitarı da Metin Bey’e bırakmaz, gerekirse trio, hatta kuartet kurarız.
- Çok zekice. Evet, tek başına değil, başkalarına da işin içine sokalım ki, Metin’e sinir olduğumuz ortaya çıkmasın.
- Anlaşılan, bu Metin meselesini uzun uzun masaya yatırmamız gerekiyor.
İçimden coştum gidiyorum. Kendimi frenlemem lazım biliyorum ama yaramaz ve inatçı çocuklar gibi düşünceler kafamda cirit atıyor. Üstelik içimdeki tüm sesler şahlanmış ve aynı fikirde. Gülmek geliyor içimden, çocuksu düşüncelerime gülüyorum. Bir yandan da şu an geldiğim halimin anlamsızlığı ve mantıksızlığına bozuluyor ve kaçmak istiyorum.
- Biraz olsun mantıklı düşünmeye davet ediyorum kendimizi. Biraz abartılı bir tavır takınmadık mı?
- Ya, kaptırdık gidiyoruz. Hazır Metin konusunda çelişkisiz saldırı pozisyonundayken şimdi mantığın aramızda işi ne?
- İyice maymuna döndürdün beni Oya. Bu nasıl bir ben yaaaaaa. Maymun dediysem bildiğin şebek!
İç gülmem dışa vurmuş olmalı ki. Oya bana dönüp heyecanlı bir biçimde.
- Sen de heyecanlandın bak, kafanda müthiş fikirler oluşmuş gibi bir halin var.
- Yapabileceğim bir görev düşerse seve seve katılırım tabii ki.
Biz bunları konuşurken rektörlük binasının giriş kat, arka kanadında yer alan kulüp odalarının olduğu koridora gelmiştik. Koridorda birçok öğrenci kendi aralarında sohbet ediyor, odalara girip çıkıyordu. Tanıdık olmayan bu kadar yüz, insanda ister istemez bir gerilime sebep oluyor. Tanıdık bir yüz görüp kendimi güvende hissetmek için etrafımdaki insanlara bakıyorum. Mert buralarda olsa keşke, diye düşünürken. Odalardan birinden Mert çıktı.
- Mert Hocam merhaba.
- Ooooo Burak Hocam hoş geldin. Sabah derste yoktun, dün gecen uzun sürdü herhalde diye düşündüm. Kitap isimlerini aldım merak etme.
Oya’yı gördü, hafif bir tebessümle Oya’ya merhaba deyip, tekrar bana dönerek:
- Oya ile geldiğine göre müzik kulübüne gidiyorsun?
- Evet de… Müzik kulübü beni kabul edecek mi bakalım?
Sonra, Oya’ya döndüm:
- Mert benim FRP ile ilgilenmemi istiyor. İşin aslı ben de meraklandım. Bence bu oyun mevzusunu da değerlendirmeliyim. Senin fikrin var mı bilmiyorum ama istiyorsan beraber onu da deneyebiliriz.
Oya Mert’in merhabasını aldıktan sonra neşeli gülümsemesini bozmadan:
- Hiçbir fikrim yok, geçen sene koridorda, eğlenceli muhabbetlerini, uzaktan dinlemek dışında, ne yaptıklarını bile anlamamıştım.
Mert hemen söze girdi;
- FRP de benim uzmanlığım. Yeni başlayanların genelde gözü korkar ama siz müzisyenler yaratıcı ve sanatsal fikirlere açık insanlarsınız. Benim gibi bir hocayla da çok keyifli işler çıkarıp keyifli zamanlar geçirebilirsiniz. 
Oya biraz ürkek.
- Neden olmasın, Burak da bu kadar istekliyse, benim için sakınca yok. Benim için tek sorun geçen senenin tüm derslerini henüz veremediğim için zaman problemim. Yetişebilir miyim bilmiyorum?
Ben koyulaşmış muhabbetlerinin arasına girdim.
- Dersler konusunda, ilk yılım olduğu için zorluklarını bilmiyorum ama yalnız değilsin. Mert ve ben de birinci sınıftayız. Müzikle de bir denge kurabiliriz diye düşünüyorum.
- Tamamdır o zaman, bir ara uzun bir ön tanıtım dinleyelim Mert’ten.
Bizim hararetli konuşmalarımızı duyup Metin de gelmişti.
- Oooo gençler kaynaşmışsınız. Diğer kulüplere öğrenci kaptırmayı düşünmüyoruz. Hele bu sene kesinlikle olmaz. Kulübümüz iki tane, olmazsa olmaz müzisyeni bu sene kapatıyor.
Gülerek girmiş olması, nazik ve içten merhabası, az önce arkasından olmadık şeyler düşündüğüm Metin hakkında bir nebze utanmama sebep oldu. Üstelik müzisyen olarak beni de Oya ile birlikte sahiplenmiş olması hoşuma gitti.
- Dur bir dakika. Müzikle ilgilendiğimizi nereden biliyor?
- Oya söylemiştir.
- Oya ne yaşıyor ve paylaşıyorsak hepsini Metin’e mi anlatıyor acaba?
- Valla o kadar güzel karşıladı ki bizi, şu an sıkıntı edilecek bir durum yok. Hem Oya’nın yıllardır tanıdığı Metin’e, toplasan beş saat gördüğü birisinden daha çok güvenmesi normal.
İçimden Metin’i sevip onaylamak için mücadele verdiğimi hissedince, bu konuyu çok hızlı çözmem gerektiğine karar verdim. Bir an önce Metin’le herhangi bir konuda sohbet edip tanımalıyım diye düşünürken, Mert Oya ile beni kucaklar bir hareket yaparak:
- Ben bu iki gençte müthiş bir enerji ve performans görüyorum Metin Hocam. Size de yeter bize de. Öyle kolayca size bırakmaya hiç niyetim yok.
Henüz birkaç gündür tanıdığım insanların beni böyle sahiplenmesi inanılmaz bir rahatlama yaşamama sebep olmuştu. Bir o kadar da gururlanmıştım. Bir insanın duruşu ve iki cümlesi, kendisinin bu denli benimsenmesine sebep olabiliyor demek ki diye düşündüm.
- O zaman sorun çözüldü.
Diyerek Mert’in koluna sarıldım. Beni sahiplenmesini karşılıksız bırakamazdım.
- Hatta bizi gözüne kestirmiş birkaç kulüp daha varsa hep beraber katılabiliriz.
Oya’nın gülümseyerek, Metinden onay beklediğini fark edip, Metin’in de savaş henüz kaybedilmedi duruşunun önüne geçmek için;
- Metin’de katılır bize. Kulüplerin alayında hünerlerimizi gösteririz. Dedim.
İşte şimdi oldu. Metin’in gülümsemesi, kaybetmekten çok kazanmış bir kumandan edasındaydı. Gülüşmelerle herkes onayladı.
- Mert Hocam, bu konuyu akşamüzeri dördümüz beraber müzakere edelim, sen anlat biz de neresinden tutabiliriz bir bakalım. Şimdilik bir saatliğine bu iki gence, komite seçimleri için el koymak zorundayım.
- Tamam, Metin hocam, iki saat sonra merkez amfi kantininin önünde buluşuyoruz. Hayatta kaçırmam bu üçlüyü.
Kendi aralarındaki pazarlığa gülerek, Oya’ya döndüm.
- Gördün mü Oya, bizim fikrimizin hükmü yok. Kararlarını verip tebliğ ederler, biz de uyarız.  
- Evet, vallahi öyle gözüküyor. Acaba açık artırma filan mı yapsak. Hangi kulüp, bizi ne kadar istiyorsa, vaatlerini söylesin, işimize gelene gideriz.
Oya’nın bu çıkışı herkesi kahkahaya boğdu. Ortamında iyice yumuşaması ve keyiflenmesi, üç gündür yaşadığım korku ve çekincelerin hepsinin dağılmasına sebep oldu. Metin Oya’yı ön tarafına alarak beni de bırakmadan, kulüp odasına doğru hafifçe yönlendirdi. Mert’e dönerek:
- Hocam, Burak’ın kaydını yapıp şu komite işini çözelim önce, bekliyor arkadaşlar. Senin dediğin gibi olsun iki saat sonra merkez amfi önünde buluşalım. Hatta senin müzikle ilgin varsa, sen de bizim kulübe gel.
- Tamam Hocam. Müzikle ilgili ne kabiliyetim var ne de dinleyici olmak dışında ilgim. En ufak bir kabiliyetim olsa sizi hayatta bırakmazdım.
- Öğleden sonra görüşürüz.
 
Kulüp odasından girdiğimizde, yirmi-yirmi beş kişi bir toplantı masasında toplanmış, hararetli hararetli tartışıyordu. Tartışmaya o kadar çok kaptırmışlardı ki, içeri girdiğimizi görmediler.
Bir erkek hafif sinirli, biraz da yüksek sesle, batı müziğinin evrensel değerleri konusunda ve bu değerlerin ortak müzik dilini oluşturan, temel terimleri hakkında konuşuyor, bir iki arkadaş da itiraz ediyordu. Erkek son noktayı koymak için hafifçe kalkarak;
- Karar,  1, 4, 5 ses nedir ya. Müzikte majör-minör vardır. “La” sesi La’dır. Enstrümanı “Re” sesine ayarlayıp, yine de  “La” demenin manası nedir?
Diğer arkadaşlar heyecan ve kızgınlıkla karşı çıkıyorlardı;
- Batıda da Transpoze diye bir kavram yok mu kardeşim, her enstrüman ve ses için ayrı yazmaktansa böyle söylemek daha mantıklı.
İçimde yine derin bir volkan patladı. Birden dayanamayıp ben de karıştım;
- Arkadaşım… Batı müzikçilerinin, Türk Müziğini, Türk Müzikçilerinin, Batı müziğini küçümsemek gibi bir hakkı yoktur. Önemli olan icra sırasında derdini anlatmak ve anlaşılmaktır. Karar ses yok derken, makam kavramını, makam dizilerini yok mu sayacaksın, illa majör-minör dizileriyle mi ifade edeceğiz. İnsan seslerindeki ses farklarını nasıl ifade edeceksin. Sen “tranpoze” dersin biz de “göçürme” deriz. Senin batı enstrümanı dediğin org’a bile, adamlar koma ses ve transpoze tuşları koymuşlar. Bunu nasıl açıklayacaksın.
Bir anda herkes sustu. Derin bir sessizlik oldu. Oya’ya baktım, derin bir hayranlıkla bana bakıyordu. Aslında odadaki herkes bana bakıyordu. Hafif mahcup ama söylediklerimin arkasında duran bir tavırla devam ettim.
- Tabii bu benim düşüncem. Müzik konservatuarlıların tekelinde olmadığı gibi, müzik bilgisi de lebiderya bir konu. Öğrendiğini savunmak bilgini geliştirmenin önüne geçmemeli.
Son cümlem, odadakilerin suskunluğundan kaynaklı, oldukça yüksek sesle çıkmış oldu. Odada oluşmuş olan bariz gerilimi fark eden Metin araya girdi.
- Arkadaşlar bu Burak. Size sözünü ettiğim, Oya’nın keşfettiği arkadaş.
Sonra gülerek ve daha yumuşak bir ses tonuyla:
- Ve anlaşılıyor ki sesi, söyleyiş biçimi kadar teorik bilgisi de varmış.
Metin’in araya girmesiyle ortalık iyice yumuşadı. Herkesin hoş geldin aramıza ve merhabaları ile beni masada bir köşeye yerleştirdiler. Oya hemen yanıma oturdu.
- Demek Oya bizim müzikal yeteneklerimiz konusunda, Metin’e güzel şeyler söylemiş.
- Oya’nın, tartışmanın arasına girdiğimde, yüzündeki oluşan gururu gördün mü? Nasıl güzel bir şey bu yaaaaa.
- Fark etmem mi? O yüzden coştuk iyice. Sağlam laf çarptık çocuğa.
- Sanırım bu şehirde her başlangıcım, biraz asabi olacak.
- Bu seferde öfkemiz için, korkudan oldu demeyeceğiz değil mi? Aşkta inandırıcı bir sebep değil!
- Buna korku diyemeyiz tabii de, daha önce de öfkeme aşk diye bir açıklamada bulunmamıştım ki.
- Tabii Tabii.
 
Önüme, rektörlüğe kulüp üyeliğimi bildirmeleri için bir forum koydular. Ben forumu doldururken, kendi aralarında, komitenin olası yapısı hakkında tartışmaya girdiler. Ben bu tartışmalara kesinlikle bulaşmak istemiyor olduğumdan, form doldurma işini ağırdan alıyor, mümkün mertebe de dinlememeye gayret gösteriyordum. Oya’nın da çok aktif katılmadığını görünce, tamamen koptum konuşmalardan.
Metin’in aniden:
 
- Bu konuda sen ne düşünüyorsun Burak, demesiyle, tekrar odaya döndüm. Kendimi yine herkes susmuş ve bana bakıyorken buldum.
- Hay Allah’ım Metin yaaaaa, bizi niye bulaştırıyorsun şimdi.
- Bak bu Metin elimde kalabilir her an, şimdiden söylüyorum.
- Hadi bakalım konu ne diye sorsana? Şimdi rezil olma vakti.
- Konunun ne olduğunu ben nerden bileceğim. Nasıl soracağım. Metin rezil olayım diye mahsus mu yapıyor bunu?
Oya gülümseyerek bana bakıyordu. Acilen bir şeyler demem gerekiyor. Derin bir nefes aldım, çok önemli bir açıklama yapacakmış gibi gayet ciddi bir şekilde:
- Henüz aranıza yeni katıldım. Benim şu an yorum yapmam doğru değil. Sizlerin kararına saygı duyarım, üzerime düşen bir görev olursa yaparım.
Başta Oya olmak üzere, odadaki kimsenin gözüne bakamıyordum. Söylediğim cümleye verecekleri tepkiden hem çekiniyor, hem de rezilliğimin sonucunu merak ediyordum. Birkaç saniyelik aranın bu kadar uzun sürebileceğini hiç düşünmemiştim.
- İşte benim arkadaşım bu kadar, alçak gönüllüdür.
Oya’nın söylediği bu söz, beni rahatlatacağına iyice gerdi. Sanırım kelalaka bir cümle kurmamıştım ama neye alçak gönüllü davrandığımı da bilmiyordum. Üstelik ağzımdan çıkan cümlenin bir sonucunun da olmaması gerekiyordu. Birinin en azından söylediğim cümleye açıklık getirecek bir yorum yapmasını bekliyordum.
- Oya, Metin! Açıklayıcı, toparlayıcı bir yorum yapın yaaaa.
- Hiç bekleme, bu gidişle toplantı sonunda bile öğrenemeyeceğiz.
- En azından, daha sonra Oya’ya dinlemediğimi itiraf ederim, muhabbetin ne olduğunu sorarım.
- Emin miyiz? Oya’ya rezil olmayı, bu kalabalığa rezil olmaya tercih edebilecek miyiz?
- Bi dur, bi dur. Şu an kafamı bunlarla iyice karıştırma.
Oya bana doğru dönüp, olanca sevecenliği ile:
- Halk Müziğinin de komitede temsil edilmesi adına senin bu görevi alman faydalı olur.
 
- Komitede görev mi alacağız?
- Ne görev alması, Komite nedir? Ne iş yapar onu bile bilmiyorum ki.
- Şimdi dedin ya, “Üzerime düşen görevi yaparım” diye.
- Ben ne dediğimi biliyor muyum? 
- Neyse ki en azından komite görevi için konuşuluyormuş onu öğrendik. Ne şanslıyız valla.
- Hemen toparlamam lazım ve bu işin içinden anlımın akıyla çıkmam lazım.
Oya’ya gülümseyip, masadaki diğer arkadaşlara dönerek yavaş bir sesle konuştum.
- Bu seneki organizasyon çok önemli, ev sahipliği yapacağız. Türk Müziği konusundaki bilgi ve kabiliyetimin, komitenin işleyişi ve organizasyon ile ilgili bir faydası olmaz. Ben bu işleri bilen bir arkadaşıma destek olayım. Bu daha doğru olur.
Biraz evvel ateşli batı müziği savunucusu arkadaş ayağa kalktı;
- Ben de bunu söylüyorum işte, her dediğime ısrarla karşı çıkmanızın manası nedir? Dedi.
 
- Bunun altında mı kalacağız. Çocuk senin yer almaman gerektiğini savunmuş.
- Beni gaza getirme. Başımda yeterince mücadele edecek insan var. Bir de bununla uğraşmayalım.
- Adam zafer kazanmış edasıyla konuşuyor, hem de Oya’nın önünde. Üstelik Oya seni savunuyormuş ve önermiş gibi geldi.
- Olabilir mi böyle bir şey? Beni gaza getirme demedim mi? Çocuğun ne savunduğunu da tam olarak anlamadık hala.
- Bence bu çıkışa bir cevap vermen gerekli. En azından Oya’yı onurlandıracak bir çözüm bulmamız lazım.
Aklım tamamen karıştı. Az çok muhabbetin ne olduğunu anlasam da içeriği hakkında hiçbir bilgim yok. Metin’e doğru baktım. Metin’in müdahale etmesi gerektiğini düşünsem de böyle bir niyetini göremedim.
- Ben, Oya’nın bu görevi alması durumunda, elimden gelen tüm desteği vermeye hazırım.
Nedense son anda Metin de devreye girip yorumunu yaptı.
- O zaman oylama yapalım, benim önerim en başta olduğu gibi, Oya’nın Türk müziğini komitemizde temsil etmesi yönünde.
Madem Oya’nın adaylığından bu noktaya gelinmiş, Oya beni mi önerdi acaba? Bu ateşli çocuk Oya’nın adaylığına mı, benim adaylığıma mı karşı çıkmış. Oy hakkım olup olmadığını bilmesem de elimi kaldırıp Oya’ya destek çıktım. Tartışmanın uzamasını hiç istemiyordum ama yenilgiyle de ayrılamazdık.  Sadece bir an önce bitmeliydi ve şu kalabalıktan çıkıp, Oya ile baş başa kalmalıydık.
- Ne için Botanik parkından ayrıldık ki. Ne güzeldi.
- Huzur, mekânda değil içimizde. Kalabalıkta ya da yalnız olmak bunu değiştirmiyor.
- Oya ile meşk etseydik. Oya anlatsa, biz dinleseydik. Oya’ya hislerimizi tüm çıplaklığı ile anlatsaydık.
- Emin ol, Oya’nın ihtiyacı olan şey bu! Hay Allah’ım, kızın onca yaşadığı şeyden sonra, karşısına çıkıp sana âşık oldum mu, diyeceğiz.
- Demeyelim mi? Biz ne olacağız?
Ben ne olacağım. Duygularımın, Oya’nın şu anki huzuru için bastırılması mı gerekiyor? Çok soru sormak iyice yorgun düşürüyor beni. Ne olur bazı şeyleri zamana bırakabilsem. Zamanın ilaç olacağını kabul etsem? Her zaman doğrusu bu mu, kime göre, neye göre sorgulaması yapmasam. Az düşünüp, çok soluklansam. Ne olur bütün bunları korkaklık ve kandırmak olarak algılamasam? Üstelik istemsizce kaçmalarım da var. Sonradan intikamını alıyorum kendimden ama var olduğunu da biliyorum. Bazen sorgusuz sualsiz yaşamalı insan, her nasıl yaşanıyorsa, hesapsız ve sonuçsuz, sadece nefes alma gerekliliğiyle. Akışına bırakmalı, sadece hissetmeli ama yönlendirmemeli.
- Böyle bir odağımın olmasını öyle çok istiyorum ki bazen.
Oylamada Oya komiteye girdi. Daha önce belirlenen diğer isimlerle ilgili toplu halde bir oylama daha yapıldı ve komite üyelerine söz verildi. Oya görev için teşekkür ettikten sonra, görevde benim desteğime çok ihtiyacı olduğunu ve benimle birlikte çalışacağını belirtti. Komitenin kendi aralarında görev dağılımı yapmasına karar verildi. Tutanaklar tutuldu. Komite görev dağılımını yaptıktan sonra, görev listesinin belirleneceğini ve listeyle birlikte rektörlüğe gönderileceği söylendi.
- Oya bitti mi şimdi?
- Nihayet bitti. Yine bir dünya ukalalık ve tartışmayla bitti.
- Gidiyor muyuz? Bu tartışmalar beni çok acıktırdı.
- Şu görev dağılımı ne zaman yapılacak ben de bilmiyorum. Eğer şimdi değilse gidelim.
- Şimdiyse de, ben dışarıda beklemek istiyorum. Gereksiz yere gerildim.
- Tamam. Canımmm… Dur sorayım.
Sormak için Metin’e doğru döndüğünde, yüreğim yerinden çıkacak gibi çarpmaya başlamıştı. “Tamam,  canım”, “Canım” bu kadar içten ve sahiplenici söylenebilir.
- Bir “Canım’a” gereğinden çok mana yüklememeliyiz.
- “Canım” gereğinden çok manayı yüklenmiş bir kelime zaten. 
- Her içten kelimede, bu hale geleceksek, işimiz var.
- “Canımm” derken, “amaan canım” manasında söylenmedi. Bence o vurgu, o içtenlik çok şey ifade ediyor.
Can, varlığın yaşam kutsalıdır. Benim için “Seviyorum” nasıl özel bir kelime ise “Can” da o kadar özel bir kelime. “Can” yaşayan tüm varlıkları dünya kimliklerinden arındıran, cinsiyet, ırk, dil ve statüsünden bağımsız, özüdür. İç dünyası, nefes alma sebebidir. İnsanı da bütün hırslarından arındıran, yücelten ve önemseten kelimedir “Can”. Bu yüce duygunun paylaşılma ve bütünleşme hali de “Canımm’dır”. Canım sıradan bir duygu değildir. Benimsemedir, özümsemedir, bir olmadır. Canım ağızdan çıktığında, havada yayılan, her şeyi kapsayan, bütünün bir parçası olma halidir. Sevmek gibi özenle kullanılmalıdır. Ne esirgenmeli, ne de inanmadan kullanılmalıdır. Oya’nın “Canımı” da aynen böyle bir canımdı. Benim için çok şey ifade eden bir “Canım”.
- Sen de benim canımsın Oya. Gönlümde parladın Oya.
Oya ile Metin ne konuştular pek dinlemeden, bulutlar üzerinde yüzüyormuş gibi dışarı çıktım. Yüzümde istemsiz ve önlenemez bir gülümseme. Dışarıda kendimle mutlu, koridorda olan bitenden habersiz ne kadar bekledim hatırlamıyorum. Oya’nın gelip omzumdan tutması ve hadi bir şeyler yiyelim demesiyle kendime geldim.
- Yiyelim, canımmm.
- Oya bir şeyler yiyelim dedi. Bir şeyler yiyelim canım demedi, fark ettiysek.
- Cılkını çıkartmayalım. Ne desin daha. Lütfen bozma şu anı.
Metin’in de gelmesiyle rektörlükten çıktık. Metin yemeğimizi yemekhanede yiyebileceğimizi söyledi. Oya da çok geç oldu, kapanmak üzere kantinde yiyelim, Mert’le de buluşacağız dedi. Bence Oya ile yedikten sonra gerisi fark etmez. Merkez amfiye ilerlerken, kendi kendimin moralimi bozmadım, düşüncelerimi erteledim, soru sormayı bırakabildim. Yan yana bulunuyor olmanın keyfini çıkarıyordum.
Mert merkez amfinin önündeki çimenlerin üzerine oturmuş, yanındaki kız arkadaşıyla sohbet ediyordu. Bizi görünce yerinden kalktı ve el salladı. Yanına gittik. Kız arkadaşını Ankara’da dershaneden tanıyormuş. Ada, güzel sanatlar fakültesini kazanmış ve aynı okulu kazandıklarını biraz evvel öğrenmişler. Bu hoş sürpriz konusunda karşılıklı konuşurken, acıktığımı söyleyip bir şeyler yememiz lazım diye mızmızlandım. Mert ve Metin bizim kalkmamıza izin vermeden hepimize bir şeyler almak için kantine gitti. Üçümüz baş başa kalınca.
- Oya sabah botanik parka gittiğinde, günü bu şekilde hayal etmiş miydin?
- Kesinlikle hayır. Gerçi çok uzun zamandır bir şeyleri hayal etmiyorum ki.
- Tesadüfler, tesadüfler. Bak Ada da güzel bir tesadüf yaşamış bugün.
Ada arkasına dönüp, Mert’in gittiği yöne baktı.
- Hem de, ne tesadüf, Mert’i dershaneden tanırım ama aynı grupta değildik, hatta biraz gıcık ve ukala bulurdum. Siz gelmeden önce bir saat kadar sohbet ettik, hiç de düşündüğüm gibi biri değilmiş.
Ada’nın omzuna elimi koydum ama yüzüm Oya’ya doğru.
- İnsanın, bir anda olgunlaşıp, değişmesi mümkündür. Dershanedeki Mert ile şimdi ki Mert arasında muhtemelen fark da vardır. Geçmişe saplanıp kalmadan, kişiye kendini ifade etmesi için bir şans, her zaman vermek lazım. Belki de inanılmaz bir dostluğun ilk buluşması olacak bugün, neden olmasın?
Oya gülümsedi ve Ada’ya onaylatmak için döndü.  Ben de Ada’ya baktım. Gözleri ışıl, ışıldı. Belli ki Ankara’daki Mert’e gıcıklık hissinin altında, Mert’ten hoşlanması yatıyordu. Yani ben öyle hissettim. Oya’ya dönüp:
- Metin gitarını çalmama izin verir mi? Öyle takıntıları var mı? Diye sordum.
- Yooo, hiç duymadım öyle bir şey. Hatta kendisinden başka birinin çalıyor olmasından hoşlanıyor bile. Hep “Bir de siz çalında, iki dakika ellerim boşta kalsın” der.
Oya gitarı uzattı. Gitarı çantadan çıkarttım akortunu kontrol ettim.
Sertap Erener’in “Tesadüf Aşk” şarkısını söylemeye başladım.
“Her şey ne kadar hızlı
Her şey ne çok, oturup ince şeyler düşünmek için vakit yok
En son ne zaman baktın gökyüzüne
Ne zaman geldin göz göze birisiyle”
Ben söylerken, Mert ile Metin tost ve çaylarla geldi. Oya, Metin ve Ada nakarat kısmına hep beraber eşlik etmeye başladı.
“Ben yine yollara düştüm, yine zorlara
Hem korkak hem gözü kara, uçlardan uçlara
Ben yine taşlara vurdum, delibaşımı
Sürüklüyorum kendimi tesadüf aşklara”
Mert gülümseyerek bizi dinliyordu. Şarkı birince, herkes “bir daha, bir daha” diyerek alkışlamaya başladı. Hatta çimenlikte bulunan diğer çocuklarda alkışlıyordu. Kocaman bir aileymişiz gibi hissettim.
- Karnım aç valla, bir şeyler yemezsem, şimdi bayılacağım.
Oya ve Ada yüzlerini buruşturdu. Açlığıma da hak vermiş olacaklar ki, benden önce tostlarına saldırdılar.
Metin önce bana dönüp;
- Hocam gitarı da güzel çalıyormuşsun, batı müziğine de uzak değilmişsin. Bu kadar kişi hayal kırıklığı yaşayacak ama bizi dinlemeye daha çok zamanları olacak. Sen yemeğini ye Hocam.
Dedi ve sonra Mert’e dönerek;
- Anlat Mert Hocam nedir bu sizin kulübün olayı?
Mert şarkının etkisiyle mutlu bir biçimde Ada’ya bakıyordu. Metin’in sorusuna bir an duraksadı, konuyu kavramaya çalıştı. Sonra içindeki FRP aşkını hatırlayıp, büyük bir aşkla anlatmaya başladı. İnsan birden çok şeye hayranlık duyabiliyor ama galiba en derin ve etkileyici olanı insana karşı hissedilen hayranlık. Hepimize anlatıyordu ama gözlerini Ada’dan da ayırmıyordu. Umarım, havada yoğun olarak hissedilen bu duygu gerçektir. Bir ara kızlar kendi aralarında konuşurken bana dönüp:
- Nereden geldi bu şarkı aklına, çok güzelmiş ve sözlerle durumu özetleyip, siz yokken Ada ile sohbetimizde hissettiğim duyguları anlamama sebep oldu. Bundan sonra benim şarkım budur, dedi.
Aslında müzik, böyle bir şey. Duyguyu hissettirdiği zaman güzel. Her duygunun müzikte bir karşılığı var. Doğru zamanda, doğru notalara dokunarak, doğru duyguları tetikleyebilirsin.
FRP ve müzik konusunda, Ankara ve İzmir konusunda uzun uzun sohbet ettik. Yüzeysel de olsa kendimizi anlattık, birbirimizi dinledik, şarkılar söyledik, güldük. Oya çimlerin üstünde koluma dayanarak durdu. Zaman su gibi akıp gitti. Etrafımız yavaş yavaş boşalırken gün akşama döndü. İnanıyorum ki hepimiz de bu sohbet bitmesin duygusu hâkimdi. Metin ayağa kalktı bize doğru abartılı bir reverans yaptı.
- Geç oldu, gençler. Ufak ufak kalkalım mı artık?
Hadi yaaa, daha hava kararmadı sesleri ve itirazlarına rağmen, hepimiz günü bitirmemiz gerektiğini biliyorduk. Küçük küçük vedalaştık. Herkes nereye gideceğini, ne yapacağına dair bir şeyler söyledi. Oya ile ilk kez birimiz diğerinden kaçmadan günü sonlandırmış olacaktık. Oya gerçekten huzurlu ve içten gülüşüyle;
- Bize gelmek ister misin? Diye sordu.
Hem de ne çok isterim. Şehre inme fikri beni korkutsa da, bunu çok istiyordum. Aslında Oyalara gitmekten çok, Oya’nın yanından ayrılmak istemiyordum. Metin araya girdi.
- Burak’ın yurttan izin alması gerekiyor.
Bir de, yurttan izin alma olayı vardı tabi... Yurdu kafamıza göre asamıyormuşuz. İzin almamız gerekiyormuş. Erkekler için çok sorun çıkmadığı söylense de, ilk günlerden bu tip suiistimaller yapmasak iyi olurmuş.
- Yaaa bu Metin gerçekten sinir bir çocuk ama doğru söylüyor.
- Söylemesen olmaz Metin Efendi, ben düşünemem tabii.
- Seni düşündüğünden midir? Yoksa senin Oya’nın evine gitmen düşüncesinden mi?
- Öyle ya da böyle, hep damarımı bulup nokta atışı, üzerine basıyor. Tam hoş çocuk, iyi biri diye düşüneceğim, böyle bir çıkış yapıyor.
- İzin problemi olmasa, gerçekten gitmeyi göze alabilecek miyiz?
- Nasılsa gidemiyorum, bunu düşünmek istemiyorum, Metin’e gıcık olup onu suçlu göstermek istiyorum.
Mert’in gülen yüzü ile karşılaştım;
- Burak Hocam yarın sabah gelecek misin derse?
Direkt Oya’ya döndüm, aynı şeyi düşündüğümüzü biliyordum;
- Sabah aynı yerde mi? Saat kaçta? Diye sordum.
- Sekiz nasıl? Dedi.
Biliyordum aynı şeyi düşündüğümüzü, biliyordum.
- Ben yedi buçukta oradayım.
Mert’e dönerek;
- Hocam sabah olmasa da, öğlen buradayız dedim.
Oya, Ada ve Mert evlerine, biz de Metin’le yurda doğru yola çıktık.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 9
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 587
Kayıt tarihi
: 30.03.15
 
 

Hayata, acılardan kaçmadan gülümseyebilen biriyim. Tek vasfım ve kimliğim insan olmak. Hayata Gül..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster