Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Kasım '06

     
    Kategori
    İthalat / İhracat
    Okunma Sayısı
    2531
     

    Çin anıları

    Çin anıları
     

    Tekrar vatanıma ve sizlere kavuştuğum için sevinçliyim. Size ilginizi çekecek izlenimlerimi anlatacağım, sonuna kadar sıkılmadan okuyacaksınız. Tüm yorumları objektif olarak yapacağım.

    Bu Çin'e ilk gidişim değildi. Hedef 14 günde 8 şehir, 40 fabrikaydı. Gideceğimiz gün, satış müdürlüğünü yaptığım şirket adına mal alacağımız fabrikaları seçmek üzere 55 yaşındaki müdürümle beraber yola çıktık.

    İlk olarak hedef Beijing (Pekin) idi. Göz boyama olan kısmını görünce insan çok güzel şehir diyor. Bizim şehirlerimizden çok üstün. Yollar her yerde gördüğüm gibi, Atatürk'ün tam istediği şekilde, çok geniş. Ağaçlandırma müthiş.

    Bazen köylere, kasabalara ait olan yerlere hükümet bildirge göndermiş ve tüm yollar oralarda bile ağaçlandırılmış. Ve her yerde ağaçlara çok güzel bakılıyor. Şehirin yolları gerçekten çok geniş, insan etkileniyor ve üzülüyor.

    Neyse o gece oradaydık. Memlekette ahlak kalmamış. Her yerde masajcı, ayak masajı sonra vücut masajı. Paraya göre değişiyor. Sokakta genç kızlar önümüzü kesip oynayacak kızlar isterseniz getirelim sadece 100 RMB=12, 5$ diyorlar. Her otelde masaj salonu var. Asansör bindiğimizde adam satıcı çıktı, yanımda Çinli adamlarımdan biri vardı, bizi yabancı görünce hemen kadın satmaya kalktı. İstemeyiz dedik. Sonra iyice yüzsüzlüğe döküp odaya Çinli bir kızla geldi, istemediğimizi tekrarlayıp gönderdik. Sonra adam tek gelip pazarlığa geldi. 1000 olmazsa tamam 300 olsun diye adamımla konuşuyor. En son kovduk.

    Ertesi gün Çin'in gerçek yüzü ortaya çıktı. 2 saatlik uzaklıktaki Wenan'a gittik fabrikalardan birinin arabasıyla. Köyler, kasabalar ortaya çıktı. Fakirlikten kırılan bölgeler. Millet sefil. Ama yollar hala çok geniş ve ağaçlandırma güzel. Bu arada trafik tam bir dehşet, kurallara daha alışmamışlar. Şehir içi sollamalar, otobanda ters şeritten gitmeler. Allah'a emanet gidiyorduk hep. Zaten devamlı kaza oluyordu. Şöyle bir kural var, çarpan daima suçlu. Bu yüzden fakir Çinliler bazen kendilerini arabanın önüne atıyorlar ve 4 ay hastanede bedava yaşıyorlar. Bir anda önünüze bir bisiklet kırabilir. Her yola sağda ve solda bisiklet yolu var.

    Fabrikada ilk olduğu için epey kaldık. Sonra biz Çin yemeklerini yiyemediğimiz için bizi bir müslüman lokantasına götürdüler. Ama bizim için müslüman lokantası olması, yiyebileceğimiz anlamına gelmiyordu. Türk lokantası istiyorduk, orada yoktu. Pislikten ölen bir yer. Dana kuyruğu falan geldi. Herkes çubuklarını ortaya daldırıp yiyor, iğrenç. Ben yiyemedim zaten titizim. Yemekler gerçekten kötüydü; ara ara resim de ekleyeceğim. Bir ara bizim müdür tuvalete gitme gafletinde bulundu. Çalışan kız kendi tuvaletine götürdü. Giremeden gelmiş. Pislikten ölüyor tuvalet kırık. Ben 2 hafta otel dışında tuvalete girmedim.

    Hayvanlara hiç değer vermiyorlar. Hepsini yiyorlar. Köpekler var arada sefillikten ölüyorlar.

    Atatürk "Ben bu millete her şeyi öğrettim ama uşaklığı öğretemedim!" demiş. Bunun tam tersine Çinliler uşak doğmuş. Kadınlara hiç değer vermiyorlar, uşak gibi.

    Dilleri çok zor ama kötü bir dil. Anlaşamıyorlar. Bazı kelimeler benziyor bu yüzden daha çok açıklamak zorunda kalıyorlar. Zaten anlayışları kıt, bu yüzden çok uzun konuşuyorlar. Fenalık geliyor bazen. Muhabbete bayılıyorlar.

    Neyse tekrar Pekin'e döndük. Çin Seddi'nin bizim dedelerimize karşı yapıldığını bilmiyorlar. Anlattım. Aştığımıza da anlattım. Şaşırdılar. Uyutma politikasının kralı bu memlekette.

    Bir de dünyanın en büyük meydanı olan Tianan'men var. Hani o gencin tankın önünde durduğu zaman.

    Ardından akşam Pekin'de dolaşmaya devam ettik, hem iş hem gezme oldu. Bir pazarda yiyecek satılıyor. Ama ne yiyecekler. Böcekler, solucanlar, kurbağalar, salyangozlar, çekirgeler, deniz atları, deniz yıldızları, tırtıllar, akrepler, yılanlar vs. Neler neler... Ya bir de yer misin diye bana uzatıyorlar, kusuyordum.

    Arada gözleri çekik olmayan biri şiş kebap diye bağırdı; döndüm hemen yanına gittim. "Ben Türk'üm!" dedim. "Türkiye'den?" dedi, "Evet" dedim. "Şiş kebap?" dedi. "Yok, eyvallah, sağolasın" dedim. "Sen müslüman?" dedi. "Evet" dedim. Sonra elini sıktım, vedalaştım gittim.

    Ertesi gün tam bir çileydi. Uçakla Linyi'ye gidecektik. Biletimizi iptal etmişler, sonra çok özür dilediler, ama uçak dolu olduğu için gidemedik. Bizim ajan memleketi olan Qingdao'ya gidip oradan 5 saat arabayla gideriz dedi. Krize girdim. Ama bileti aldık. Sonra öbür ajanım aradı, Lianyungang'a gidin oradan 2 saat dedi. Bileti oraya çevirdik. Sonra uçağa bindik kardan kalkmadı. O sırada uçakta bize yemek diye inek şekeri verdiler. Bir yedim, sarsıldım. Bu ne ya?!

    Sonra kalkmayınca paramızı geri verdiler indik, trenle gidelim dedik yer yok, sonra aklıma Linyi'ye 130 km uzaklıkta olan Xuzhou'ya gitme fikri geldi. Uçakta yer yoktu, trenle gittik. Bunların yeni yılı geliyor, bu yüzden herkes erkenden evine dönüyor yoksa 1.5 milyar adam son hafta dönemez. Neyse trene geldik.

    Bu sırada hem Çinli kızlar hem Çinli erkeklerden iltifatlar yağıyor. Kızlar gelip resim çektiriyorlar, gülümsüyorlar, devamlı iltifat ediyorlar. İnsan ilgi karşısında şaşırıyor. İlerde hiç turist görmemiş şehirlerde çocuklar annelerine beni parmakla gösteriyordu. Tren garı, binlerce Çinli. 2 yabancı biziz. Herkes bize bakıyor. Trene binmeye az kala, inanılmaz sıkışık geçilecek yer, elimde iki bavul. İki Çinli arkama doğru geldi önden. Belli ki hırsızlar.

    "Don't touch!" dedim. Utandılar bir anda. Sonra tekrar yeltendiler. İttim, Çinliler devrildi. Sonra Çince "Wo shin Tuarçi da!" diye bağırdım. "Ben Türk'üm!" demek. Herkes şaşırdı. Orada Kür Şad'ı hissettim.

    Neyse Xuzhou'ya sabah 5'te trenle vardık, ranzalı odada kaldık müdürle. Ardından taksiyle 2 saatte Linyi'ye geldik. Fabrika hazırdı. Hemen duş aldık giyindik 15 dakikada. Ve o gün 6 fgabrika gezdik, çok yorulduk.

    Çinlilerin iyi insanlar olduklarını ilk gittiğim zaman zannetmiştim. Ama ardından yamuk yapanları oldu, hainlik yaptılar ama zararsız kurtardık.

    Babam gitmeden "Oğul, hiç bir Çinli'ye güvenme! Bilge Kağan'ı hatırla!" dedi.
    Ben de böyle düşünüyordum zaten. Ama müthiş ağırladılar. Hemen en güzel arabalarıyla bizi aldılar, gezdirdiler, bana iltifat yağdırdılar. Yemeklere davet ettiler, ilginden çok memnun olsam da asla güvenmedim.

    Akşam Uygur restoranına fabrikalardan birinden arkadaşım olan bir Çinli kız, ajanlarımdan bir tanesi ve müdürümle gittik. Restoranın ismi Xinjiang Mai Mai Ti yani Doğu Türkistan Mehmet.

    Ah "Mehmet" , "Mai mai ti" olmuş ya. Ne kadar üzüldüm. Çubuklarla yiyorlar, çatal bıçak yok. Çıktık akşam Çinli kız, Uygur ve ben markete almaya. Zar zor bulduk.
    Türkçe bilmiyorlar. "Uygurche?" dedim. Kafa salladı. Arada Türkçe kelimeler çıkıyordu.

    "La Yusuf, şiş gönder, pişgin olsun!", "Bu CD bana Türkiye'den arkadaş verdi!", "Ben Ürümçi'den, sen İstanbul?"

    Vay kardaş dedim sarıldım hepsine ayrılırken. Şiş kebap yedik pide de vardı. Ama hepsi kötüydü kültürlerini kaybedebilirler. Çok kötü bir durum. Hatta anlaşamadığımız zamanlarda Çince tercümeyle anlaştık. Çok üzüldüm.

    Linyi'de 4 günden sonra Xuzhou'nun içinde ufak bir şehir olan Pizhou'ya gittik. Bavul açıp kapatmaktan fenalık geliyordu. Yemekte çok zorlandık. Bir Uygur'un telefonunu bulup bir restoranda nasıl et istediğimizi Çinlilere anlattırdık. Yağ ve sos koymadan. Adamlar dinozor eti çubuklarla yemeğe kalktılar. Burada ilgi daha da arttı. Turist neredeyse hiç gelmemiş. Kar da bazen bizi zorladı.

    İnsanlar çok garip. Mesela trafikte hiç kavga yok. Sadece korna çalıp bakıyorlar. Adamlar enerjilerini buna harcamıyorlarmış. Bizde olsa "Hop kardeşim ne yapıyorsun?!" der, kavga çıkar aynı olaylar olsa. Mesela araba kıza hafif dokunuyor. Hem de iki kere. İçindeki Çinliler gülüyor. Ama kız bir şey demiyor. Devam ediyor. Biz de olsa kız çantayı kafasına vururdu.

    Yahu adamlar anlamıyor. Bir şeyi anlatana kadar çatlıyoruz. En basiti restoranda şu iptal yerine bu olsun deyince hepsi birden geliyor. Nefret ettiğimiz McDonald's, KFC ve Pizza Hut kurtardı orada bizi aç kalmaktan.

    Televizyon da çok garip. Ama bazı yönlerini çok takdir ettim. Mesela hep tarih filmleri var. Çok güzel sahip çıkıyorlar. Tarihlerini müthiş yaşatıyorlar. Mao çoğu tarihi eseri yıktırmış ama kültürleri çok eski ve çok bağlılar. Bayramları falan çok önemli onlar için. O konuda bizim ülkemize üzüldüm. Mutfak kültürleri de çok zengin ama bize göre iğrenç.

    Televizyonda haber yok. Çok az. Klasik uyutma politikası. Siyaset falan yok hiç, zaten hala komünist parti başta. İnsanlar koyun yetişmiş. En eski fabrika 1993'te kurulmuş. Her yerde bu aslan heykelinden var. Aslandan çok canavara benziyor.

    Komedi programlarına bayılıyorlar. Televizyonda devamlı bu var. Asla paparazzi yok. Ne kadar güzel aslında. Gazetelerde bizdeki gibi manken resimleri falan da yok. Ama Çince çok zor. Hiç bir taksici latin alfabesini bilmiyor. Çince adres göstermek zorundasınız bir yere gidecekken. Biz de buna hazırlıklı oluyoruz zaten.
    Kitap okuma alışkanlığı olarak da çok takdir ettim. Kütüphaneleri geçtim, kitap satış yerlerinde okuyorlar. Çok enteresan bir manzara değil mi?

    Devamı...

    Bu sefer ilk gördüğüm bir şey oldu. Her yerde KTV yazıyor. Yahu nedir bu KTV? Öğrendim ki, karaoke imiş. Akşam Çinli adamlarımdan biriyle gidelim dedik, kendisi de pek bilmiyor, ama "Bak, kız falan istemiyorum" dedim, tabi İngilizce. Ararken sokakta akşamın geç saati, sokak çocukları etrafımı sardı. Biri kolumu tutuyor, öbürü ceplerimi açmaya çalışıyor, itiyorum gitmiyorlar da. Bizim Çinli'ye yardım et diyorum ama korkuyor. Sonra sinirlendim. Birini tuttum yakasından üç basamak aşağı fırlattım, öbürünü de ittim, devrildi. Diğerinin üstüne yürüdüm, kaçtı. Aşağı uçan çocuk "Vaouv!" dedi, çünkü hiç bir Çinli'den böyle bir muamele görmemişti, büyük ihtimal ilk gördüğü turist bendim zaten, ama şansına Türk denk geldi. Neyse sonra KTV'ye girdik.

    Ortada bir dans pisti, ve dev bir ekran, yanda masalar, her masada bilgisayar. Halbuki Çinliler bilgisayardan bir parça seçiyor, garson sırası gelene mikrofonu veriyor. Herkes şarkı söylüyor, ekrandan da sözleri takip ediyor, karaoke işte. Ayrıca daha çok para verilirse bir kızla tek odaya geçip şarkı söylenip dans ediliyor. Tabi biz öyle işlere girmedik.

    Adamlar söylediler de söylediler. Çince karın ağrısı şarkılar, sanki kapı devamlı çalıyor da açmıyormuşuz gibi şarkılar, hızlı şarkılarda komik dans etmeler falan. Çok garip geldi.

    Sonra İngilizce şarkılara baktım, eski parçalar hep. Bir baktım, Enrique Iglesias'tan Bailamos. En sevdiğim şarkılardandır. Hemen seçtim ve sıra bana geldi. Şarkı yarı İspanyolca yarı İngilizce. Çıktım ben söyledim. Çinliler şok oldu. Bir kaç kere de Çince "Türk'üm!" dedim mikrofona. Çok sevdiler, kalkıp dans ettiler, sonunda alkışladılar hepsi. İçki ısmarladılar.

    Bu arada o kadar çok kısa sürede o kadar çok fabrika ziyaret ettik ki, öğlen yemeği bile yiyemiyorduk. Bu kadar fabrika imkansız diyordu Çinliler, cevabım hazırdı:"Biz Türk'üz, bizim için imkansız yoktur!"

    Ertesi gün trafikte yine çılgınca gidiyorduk. Adam bizim şeritten gelip bizi eziyordu. Bizimki yine düğün alayı gibi korna çalıyor hep. "Ne yapıyorsun! Öküz müsün?!" dedim Türkçe karşıdan gelen araca bağırarak. Çinlilerin ağzı açık kaldı, onların felsefelerinde böyle işlere enerji harcamak yoktu.

    Bir fabrikaya gittik, bizim müdür tuvalete girmek istedi, bir girmiş, yüksek bir şerit, adamlar yanyana çömelip büyük tuvaletlerini yapıyorlar, ne el yıkama yeri, ne sifon, ne kağıt hiç bir şey yok. Hemen çıkmış dışarı. Bu ne ya?!

    Resimlerde Xuzhou ve sonuncu da Hangzhou'da kaldığımız oteli görüyorsunuz.

    Pizhou ve Xuzhou'dan sonra Hangzhou'ya geçtik. Xuzhou'dan Hanzghou'ya direkt uçuş yoktu, önce Shanghai'ye gidecektik, oradan otobüse binecektik. Uçak kardan 4 saat rötar yaptı o terk edilmiş havaalanında.

    O sırada bir kaç yabancıyla sohbet etme fırsatım oldu. Bu da Türk'ün yüceliğini, onların ne zannettiğini, ama aslında ne olduğumuza biraz olsun yardım etti.
    Önce İngilizce olarak "Nerelisiniz?" dediğim adam Belçikalı, arkadaşı ise Hollanda kökenli çıktı. "Siz şimdi Fransızca da bilirsiniz" dedim Fransızca. Bir anda şaşırdılar. Nereli olduğumu tahmin edemediler. Çok da havalılardı, bir anda söndü. "Türk'üm" dedim. Çok daha fazla şaşırdılar. "Biraz da Rusça biliyorum" dedim. "Piuu" dedi. "Biz Türkler böyleyiz!"dedim. Karşılıklı kartımızı verdik.

    Ardından çok uzun boylu ve kel bir adam gördüm. Büyük ihtimal ABD'li idiler. Gittim, sordum. Yanlarında da çekik gözlü bir adam vardı. Ama Çinli değil, Japon idi bence. Gerçekten de öyleymiş. Amerikalı'ya nereli olduğunu sordum. "Japonya'danım, ama aslım ABD"dedi. Çok büyük bir firmada çalışıp orada yaşıyormuş. "Sen nerelisin?" dedi. Müttefiğiniz!" dedim gülerek. Düşündü. "İtalya mı?" dedi. "Hayır, Türkiye!" dedim. Gülümsedi, sonra çok iltifat etti. Kartımızı verdik ve ayrıldık.

    Daha büyük şehirlerde insanların beni parmakla göstermesi azalıyor. Daha önce yabancı görmüşler.

    Hangzhou'nun en büyük caddesindeyiz, ama nasıl kalabalık, cumartesi hem de. Bir yerde kalabalık iyice toplanmış, bir şeye bakıyorlar. Bir baktım bir kamyon, üstünde elleri bağlı 5-10 tane adam yanlarında silahlarla subaylar. Ne olduğunu sorduk. İdammış, çok şaşırdık, ferman okunuyormuş o sırada. Ama orada mı öldürüyorlar emin değiliz, adamımız gidip başka yerde öldürüyorlar dedi. Suçları adam öldürmekmiş. Aslında müthiş bir uygulama.

    Hangzhou'dan Jiashan'a ardından tekrar Shanghai'ye gittik. Bunu söylemek acı veriyor ama çok geri kalmışız. Bu nasıl bir şehir. Trafiğe çözüm bulmak için üst yollar yapılmış. Şehirde bir yerden başka bir yere yüzlerce kilometre olan üst yollardan gidiyorsunuz. Nehir de var, gece görüntü çok güzel oluyor. Biz de üst yol ise bir Mecidiköy'de var, bir kaç yerde daha o kadar.

    Shanghai'de turistlerin çok gittiği bir kaç pazar bulduk. Taklit veya çalıntı bilmiyorum, süper saatler. Zaten İstanbul'dan çok sipariş vardı. Pazarlığın kralı yapılıyor. En güzel saatini çıkardı, 1500 RMB dedi. İngilizce bilmiyor, o telefona yazıyor fiyatı ben de vereceğim fiyatı yazıyorum. O yüksekle başlıyor, biz düşük veriyoruz. 1500'e karşılık ben 150 dedim. 200'e aldım yani 25 dolar. Toplam 18 saat aldım. Burada isteyenlere verdim. Hem bozulmuyorlar da.

    Her fabrikada bize çay veya sıcak su verdiler. Çayı suya yaprak doldurarak ve şekersiz içiyorlar. Suyu ise kaynar olarak veriyorlar. İşte bu müthiş bir adet, keşke bizde de olsa. Biz de kar yağarken soğuk su veriyorlar.

    Fabrikalarda gencecik kızlar çalışıyor, ağır işlerde bile. 15-16 yaşında kızlar ve diğer işçiler yok pahasına, aylık 25-30 dolar maaş alarak çalışıyorlar ve devamlı da iş bulamıyorlar. Gerçekten yazık.

    Geçen gittiğim de Guangzhou, Foshan ve Hong Kong'a gitmiştim. Bu arada Hong Kong'a normal Çinli'yi almıyorlar. Ayrıca Hong Kong bizden vize istemiyor. Çin ise sadece Japonya ve Tayvan'dan vize istemiyor.

    Bu nasıl bir kalabalık ya? Çinliler bir kaç istisna dışında 1 çocuktan fazla yapmak yasak. Kaçaklarla beraber 1, 5 milyar nüfusu var. Abartı olmuş. Aklım almıyor.

    Şimdilik bu kadar arkadaşlar, tabi ki detay çok fazla hepsi bi anda aklıma gelmiyor, birazı da bana kalsın değil mi? Yorumlarınız için çok teşekkür ederim.

    Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

     
    Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
    Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
    Toplam blog
    : 1
    Toplam yorum
    : 0
    Toplam mesaj
    : 0
    Ort. okunma sayısı
    : 2531
    Kayıt tarihi
    : 27.11.06
     
     

    1983 yılında kurulan Sernak A.Ş.'de yöneticilik yapmaktayım .Çevre mühendisiyim. Özellikle ithalat -..

     
     
    Yazarı paylaş
    • Tümünü göster