Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Şubat '12

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
2940
 

Çınarcık

Çınarcık
 

Bankları bile zincirle güvence altına almışlar!! Acaba niye?


Şimdilerde ucu bucağı görünmese de, hala “Taş Liman’la Üç Reisler” arasındaki koydur benim Çınarcığım.  Mısır tarlalarından manav sandıklarına, elma bahçelerinden yazlık sinemaya, bisikletten amonyağa kadar birbiriyle alakası yokmuş gibi görünen ama benim için hep ilklerin yaşandığı bir ilçedir Çınarcık.

Şimdiki kalabalığından eser olmayan ve sahilinde yemyeşil dağlarından esen buram buram orman havasını soluduğunuz, sakin, herkesin birbirini tanıdığı (yaz aylarında) 5.000 nüfuslu bir ilçeydi ben çocukken. Sadece yazları gidilir, kışları ise bir sonraki yazın hayali kurulurdu. Hep aynı arkadaşlar, hep aynı evler, hep aynı esnaf, hep aynı çay bahçesi… Kırk yılda bir yeni bina yapılır, kırk yılda bir yeni aile gelirdi.

Sahile sabah iner, akşama kadar eve dönmezdik. Acıkınca en yakın evdeki “anne” elimize birer ekmek arası tutuştururdu. Hamburger, pizza vs. gibi ıvır zıvır yiyecekler yoktu o zamanlar.

Akşamüzeri sahilde Çınarcık kurabiyesi satarak dolaşan bir amcamız vardı. Mis gibi portakal kokan kurabiyelerle dolu tepsisini başının üzerinde taşır, “yaniyi yaniyi, elin yaniyi eliiin” repliğini her zaman aynı gürlükte seslendirerek sahili bir uçtan bir uca turlardı. Her gün sadece birer kurabiye alma hakkımız vardı. Kıyıdan 20 metre kadar açıktaki dubalara bağlanmış kayıklardan birini gözümüze kestirir, hep birlikte o kayığa yüzerdik.  Torbaya doldurduğumuz kurabiyeleri taşıma işini ise en iyi yüzücümüz olan Onur üstlenirdi. Onu Hasan, Derya, Piraye, Ayla, Zeki, Erkan, Nilüfer, Ali ve ben takip ederdik. Dubaya bağlı kayığa tutunarak, torbadan çıkardığımız kurabiyeleri yerdik denizin içinde. Gerçi çoğu zaman deniz suyundan nasibini almış “tatlı/tuzlu karışımı” kurabiye olurdu yediğimiz ama bu kimin umurundaydı ki…

On kişilik bir çeteydi bizimkisi. Kiraladığımız bisikletlerle Taş Liman Üç Reisler arasında bir aşağı bir yukarı turlardık. Daha doğrusu onlar turlar ben seyrederdim! Bisikletle sadece düz gitmeyi beceren, dönüş yerine gelindiğinde aşağı inerek bisikleti ters istikamete çevirip geri binen biriydim ve bu maskaralıktan yorulduğumda bisikletten arabaya terfi etmeye karar vermiştim.

Araba kullanmaya olan merakımı fark eden babamdan, “top sahası” olarak adlandırılan alanda (sonradan Çınarcık stadyumu yapıldı aynı yere) direksiyon dersleri almaya başlamıştım. Kale direklerinde ağ olmadığından geri manevra çalışmak için idealdi. Toprak zeminli sahada ileri vitesleri, kale direklerinin içinde de geri vitesi çalışmıştım.

Sahildeki caddeden tek tük araç geçerdi. Trafik yok denecek kadar azdı o zamanlar. Ve ben arabayla Çınarcık trafiğine babamın eşliğinde ilk adımı atmıştım. Sonraki adımlarda ise genellikle diğer çete üyeleri yanımda olmuştu!  

Babam o tarihlerde İstanbul’da görevli olduğundan hafta ortası gelemezdi Çınarcığa ve arabası bana emanet (!) olurdu. 13-14 yaşlarındaydım ve doğal olarak ehliyetim yoktu ama kendime güvenim çoktu! 

Aramızda ikişer lira toplayıp, yirmi liralık benzin koyardık babamın Murat 124’ünün deposuna. Tüm hafta caddede bir aşağı bir yukarı turlamamıza yeterdi o benzin.   

Bazı akşamlar el ayak çekildikten sonra, arabaya atlayıp dar ve karanlık köy yollarından geçerek, Çınarcığın ilerisindeki Kocadere köyüne gider, gözümüze kestirdiğimiz mısır tarlasına dalardık. Topladığımız çalı çırpıyla küçük bir ateş yakar, tarladan (ç)aldığımız mısırları közleyip yerdik.

Arabayı ele geçiremediğimiz akşamlar, Çınarcığın tek diskosu olan Fıçı’nın önüne gider, içeri girenleri “ah keşke 18 olsaydık” diye hayıflanarak izlerdik. Bazen şansımız yaver giderdi ve diskonun genç sahibi Rasim yaptığımız şirinliklere dayanamayıp bizi içeri alırdı. Hızlı müziklerde sahneden hiç inmeden, her türlü figürü yapmaya çalışarak tüm kurtlarımızı dökerdik.  Slow müzikle birlikte birbirlerine sarılarak dans etmeye başlayan çiftleri homurdanarak izler, bir süre sonra sıkılıp DJ kabininin önüne gider ve Rasim’e müziği hızlandırması için baskı yapmaya başlardık. Ve bu bizim sonumuz olurdu! Rasim tarafından nazikçe kapının önüne konulurduk.

Üç Reisler ve Taş Liman arasında iki tane kasap dükkanı vardı o tarihlerde. Çok nefis sucuklar yaparlardı. Dükkanın yan duvarına boydan boya bir ip çeker, kendi hazırladıkları ıslak sucukları kuruması için geceleri o iplere asarlardı.

Fıçı diskoda iki saat tepinmiş ve iyice acıkmış çete üyeleri olarak işte o güzelim sucukları görünce hiç dayanamazdık. Önce o saatte kapalı olan bitişik manavın kapısındaki boş meyve kasalarından bir tane alır, sahilde parçalayıp kendi halinde bir mangal (!) ateşi hazırlardık. Sonra sıra ipteki sucuklara gelirdi. Bir tane de sucuğu ödünç (!) aldık mı sahilde muhteşem bir ziyafet çekerdik kendimize. “Bedava sirke baldan tatlıdır” derler ya, bu yaşa geldim o sahildeki ateşte pişirip yediğimiz sucuklar gibi lezzetlisini görmedim arkadaş!  

Çınarcığa gidenler bilir, dondurması meşhurdur. Son yıllarda peş peşe yeni dondurmacılar açılsa da Sabri Balkan’ın dondurması her zaman farklıdır, özeldir, güzeldir.

Her yaz ilk dondurmamızı “hoş geldin” hediyesi olarak bedava veren Sabri abi bu geleneğini 35 yıldır değiştirmedi.  Kaymaklı dondurmasından nasıl mis gibi süt kokusu gelirse, naneli dondurmasından da öyle nane kokusu gelir. Çikolatalı dondurmasını gerçek çikolatadan, meyveli dondurmalarını en güzel meyvelerden seçerek yapar. Hani adı “Roma dondurması” ya, dondurmanın hasını İtalya’da da yemiş biri olarak iddia ediyorum “Sabri abinin dondurmasının yanında dünyanın tüm dondurmaları solda sıfır kalır.”

Bizim çocukluğumuza, gençliğimize ve bu günümüze şahitlik eden Sabri abinin, bizim çocuklarımıza ve onların çocuklarına da dondurmasıyla eşlik ettiğini gördükçe, ister istemez “yaşı” konusunda bir tahmin yürütmeye çalışıyorum ama başaramıyorum. O benim çocukluğumda da aynıydı, şimdi de aynı. Belli ki “zaman” ona torpil geçiyor. Geçen yaz kendisine bu işin sırrını sorduğumda tek kelimelik bir cevap verdi. “Elma”

Elma yiyen yaşlanmazmış!

İki yıl önce bir sabah uyandığımda, gördüğüm rüyanın aklımda kalan kadarıyla huzursuz olup babamı aradım. Çınarcıktaydı. “Her şey yolunda mı?” diye sorduğumda mahallemizin tek lokantasını işleten Suat abiyi kaybettiğimizi söyledi.

Serçe parmağın yarısı büyüklüğündeki minicik yaprak sarmalarıyla, bayıldığım mercimek çorbalarıyla, kuru fasulye/pilavıyla, çıtır çıtır istavrit tavasıyla meşhur “Evinizin mutfağı” öksüz kaldı. Yemekleri hala aynı lezzette, sohbetleri ve hal hatır sormaları hala aynı sıcaklıkta ama çocukluğumuzun Suat abisi yok artık o lokantada. Ah be Suat abi, keşke sen de vakti zamanında Sabri abi gibi üç beş elma yiyiverseydin de çocukluğumun Çınarcığından bir sima daha eksilmeseydi. 

Bir “Çınarcık” yazısı yazmak ve anıları canlandırmak gibi bir düşüncem yoktu aslında. Bilgisayarımdaki fotoğrafları gözden geçirirken, geçen yaz Çınarcık sahilinde çektiğim bir kare yüzünden oldu bütün bunlar. Sahildeki bankların hepsini, yanlarındaki ağaçlara zincirlemişler. “Ne gereksiz bir tedbir, koskoca bankı kim yürütür ki?” derken aklıma “mısır, meyve kasası, sucuk ve elma” yürütenler geldi! “Zincirlemekle iyi yapmışlar, eşeği sağlam kazığa bağlamak lazım” dedim.

Bir tane de yazlık sinemamız vardı, Figen sineması. Her hafta yeni bir Türk filmi oynardı. Çekirdeğimizi ve amonyağımızı (!) alır giderdik. Bilet gişesinde uzun kuyruklar olurdu, güç bela içeri girerdik. Önlerden yer kapmaya çalışır, yan yana dizilmiş tahta sandalyelere erkenden otururduk. Sağımıza solumuza başkaları gelmeden önce sandalyelerimizin altındaki toprak zemine birkaç damla amonyak serpiştirirdik. Tüm çevreye berbat bir idrar kokusu yayılırdı. Kimsenin oturamadığı ve kaçtığı o bölüm sadece bize ait olurdu. Peki, o kokudan biz rahatsız olmaz mıydık? Olmazdık… Aksine bize ayrılmış o locada (!) son derece keyifle seyrederdik filmi.  

 “Anılarımı yazayım” derken “Vicdanının sesine daha fazla dayanamayıp itirafta bulunan çete üyesi” muamelesi görmemek için yazının başında lafı geçen “elma bahçesi” ile ilgili fazla detaya girmeyeyim de başıma bu yaştan sonra iş açılmasın.

Bazı geceler Kocadere tarafındaki köylere çıkartma (!) yaptığımızda arabanın bagajını, bahçelerden topladığımız elmalarla doldurur, karnımız ağrıyana kadar o elmaları yerdik. Şimdi düşünüyorum da bir Murat 124’ün bagajı ne kadar elma alabilir ki? Üzerinden bu kadar yıl geçtikten sonra lafını etmeye değmez bence!

Geçen yaz Kocadere köyüne doğru yaptığım gezinti sırasında ağaçların dalları meyveden kırılmak üzere olan bir elma bahçesine denk geldim. Baktım sahibi bir ağacın altında oturuyor. Eski günlerin anısına azıcık elma alayım dedim ve adama seslenip “Bir iki kilo elma toplayabilir miyim, ücreti neyse vereyim” dedim. “Olmaz, vermem” dedi. Yüzlerce elma ağacı, ağaçlarda tonlarca elma ve adam bir tane elma vermiyor. Ağaçlarla yol arasında bir çit bile yok, gece gelsem alayını kamyona yükler giderim. Adamın ettiğine bak. Ben de çocuk denecek yaşlarda yürüttüğümüz elmalar için az kalsın suçluluk duyacaktım!  

Mesut Selek bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmıştır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Ben sizin kadar iyi bilmem ama ilk gençliğime denk gelen bir kaç yaz tatilimi orada geçirdim, güzel arkadaşlıklar kurmuştum, Arzu sineması vardı açık hava sineması çok güzeldi çekirdek çıtlar gazoz içerdik :) Yıl 1989-1990 gibi :)

Dilek Fuçucı 
 11.09.2012 11:58
Cevap :
Sizin gittiğiniz o yıllar benim oğlumun çocukluğuna rastlıyor :)) Ben biraz daha eskiyim anlayacağınız! Şimdilerde çok kalabalık Çınarcık, herşeyde olduğu gibi onda da eski tat yok. Sevgilerimle.  11.09.2012 12:41
 

Sevilen her şey güzel ve sevilen insanların yaptığı her yemek lezsetlidir. Eskilerden kalma bir söz mü yoksa ben mi uydurdum bilmiyorum. :) Sağlıcakla kalınız...

Asi Güvercin 
 29.08.2012 0:51
Cevap :
Bu sözü duymadım ama sevdim :)) Teşekkürler, sevgiler.  29.08.2012 12:29
 

Bu yazdıklarınızı cınarcıkta cocukluğu geçmiş, taş limanın taşlarında ezbere koşabilen biri çok iyi anlar sanıyorum.. Elma bahçelerine ( veli göcer yapılmadan evvel) azmı dalardık, az mı mısır (ç)aldık.. Yazınız güzel bir hatırlatma oldu.. Artık pek gitmesemde en çok Çınarcık pazarına hayranım... Hiç bir yerde bulamadığım tüm çeşit meyveleri hep orada bulabiliyorum.. Yediğimin tadını orada alıyorum... En kısa zamanda yine gideceğim.. Kaleminize sağlık

Sevinç ŞARLI 
 18.07.2012 16:40
Cevap :
Sizinle aynı fikirdeyim, Çınarcığın meyve ve sebzelerindeki lezzet başka yerde yok. Ben de artık fazla gidemiyorum ama her gittiğimde de Sabri abiden dondurma yemeden dönmüyorum :)) Tavsiye ederim :)) Sevgilerimle  19.07.2012 1:04
 

Açık söyleyim başlığa bakınca bir ilçeden bahsettiğinizi anlamamıştım.Küçük bir çınar ağacı(çınar-cık) diye düşünmüştüm.Bu da gerçek.sevgiler saygılar.

kemal akbayrak 
 17.07.2012 21:59
Cevap :
Ben de size açıkça bir şey söyleyeyim mi? Bir çınar ağacına "cık"lı övgüler düzülmüş uzun bir yazıyı ben de okumazdım. :))   19.07.2012 1:13
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 61
Toplam yorum
: 1166
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 2309
Kayıt tarihi
: 24.01.08
 
 

17 yaşımdaydım yazmaya ilk başladığımda. Dünyayı tanımaya çalışırken kendimi de tanıdım zaman içinde..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster