Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Ocak '09

 
Kategori
Eğitim
Okunma Sayısı
984
 

Çitlembik kız

Yazarı: Dilara Akıncı

1971 yılında İstanbul’da doğdu. 1988’de Beşiktaş Kız Lisesinden mezun olan genç yazarın ilk öyküleri 1993’de yayınlandı. Öykülerini gerçek hayattan seçtiği olaylardan yararlanarak yazmaktadır.

İçindeki bitmek tükenmek bilmeyen bir macera hevesi ve enerjisi onu her zaman içi içine sığmayan yerinde duramayan bir kız haline getiriyordu. Annesinin bir gün biteceğini ümit ederek sabırla beklediği, yaramazlıkları ne yazık ki, hiçbir zaman bitmedi.

Dilara, artık sokakta koşturacak, duvar ve ağaç tepelerinde duracak yaşı çoktan geçmişti. İlkokulu bitirmişti. Ailesi onu, evlerine yakın olduğu için Beşiktaş Kız Lisesine yazdıracaktı.

Anne ve babasıyla yeni okuluna kayıt yaptırmaya gitti. Okul binası ona o kadar soğuk ve ürkütücü gelmişti ki. Üç katlı bina oldukça eskiydi. Yüksek tavanlarda renkleri solmuş resimler vardı. Kapıları tavana kadar uzanan kapılar eski ve ağırdı. Oldukça büyük olan bahçesi deniz kenarında sona eriyordu. Binanın büyük kapısından içeri girerken içerisinin serinliği ve koridorların karanlığı insanı ürpertiyordu.

Müdire Hanım’ın odasında kayıt yaptırdılar. Dilara bu odaya girerken kapının önündeki görevlilerin elindeki torbadan bir kağıt seçerek içeri girdi. Bu kağıtta yeni kayıt yaptıran öğrencilerin öğrenimleri boyunca okuyacakları yabancı dil yazıyordu. Dilara kağıdında “İngilizce” yazdığını duyunca çok sevindi.

Yeni okulu, sadece kız öğrencilerin okuyabileceği bir “Kız Lisesi” idi. Okul çok kalabalıktı. Dilara ilk günler koridorda kaybolmaktan korktuğu için hiç dışarı çıkmıyordu.

Aradan iki ay geçmişti, ilk defa kantine inecek ve kendine tost alacaktı. Kantindeki kalabalıktan kulakları sağır edecek bir uğultu yükseliyordu. Öğrenciler birbirlerini iterek ve bağırarak bir şeyler almaya çalışıyordu. Tam on beş dakika satış yerine ulaşmaya çalıştı fakat başaramamıştı. Ders zili çaldığında kantin tamamen boşaldı. O da tostunu aldı ve sınıfına doğru yürüdü. Sınıftan içeri girdiğinde öğretmenin kendisine kızacağından emindi. Üstelik ne dersinde olduğunu bile bilmeyen bir öğrenciydi. Sınıfa girdi ve suçlu suçlu öğretmenine baktığında onun Türkçe öğretmeni olduğunu gördü.

Öğretmeni hiç kızmış görünmüyordu. Tersine yüzünde anlayışlı bir gülümseme vardı. Geciktiği için özür diledi ve yerine oturdu. Öğretmeninin yüzünde gördüğü o anlayışlı gülümseme Dilara’nın Türkçe dersine hayatının sonuna kadar bağlanmasına vesile oldu.

Bu okuldaki hiçbir şey eski okuluna benzemiyordu. Bütün öğrencilerin kıyafetleri okula girerken sıkı bir disiplin içinde inceleniyordu. Ona göre burası ilkokul değil bir liseydi fakat kurallar vardı ve bunu algılayamıyordu. Öğretmenlere kendini sevdirmenin tek yolu vardı: Ders çalışmak.

Birkaç ay sonra kendisinin de ilgisini çekebilecek dersler olduğunu anladı. Bu dersler Türkçe ve Beden Eğitimi idi. İşte bu iki ders yedi yıl okuduğu Beşiktaş Kız Lisesinde en büyük tutkusu olmuştu.

Okuluna birkaç ay sonra alışmıştı. O ilk zamanlar soğuk ve karanlık gelen binanın içinden sevgi fışkıracakmış gibi geliyordu artık ona. İlk günler sınıfta kimse birbirini tanımadığı için sakin bir sınıftı. Zamanla sınıfta kurulan güçlü dostluklarla birlikte anlaşmazlıklarda yaşanmaya başladı. Ancak kendi aralarında tartışmalar, kavgalar yaşasalar da; sınıftan gelen gürültülere dayanamayarak aniden içeri giren görevli öğretmenlere kesinlikle gürültü yapanlar ele verilmiyordu. Kendi aralarında tartışmalar olabilirdi ama kimse kimseyi ele vermezdi.

Okuldaki ilk senesini zayıfsız bir şekilde bitirmişti. Karnesiyle birlikte o sene katıldığı şiir yarışmasındaki birincilik ödülünü de aldı. Annesi kızını gözyaşlarıyla izledi. Kızının artık büyüdüğünü düşünüyordu.

Ne yazık ki, okuldaki ikinci senesi herkes Dilara’nın büyümediğini ve “aynı Dilara” olduğunu anladı. Dilara konuşanlar listesinde hep ilk üç sırada yer alıyordu.

Tarihçesinden öğrendikleri kadarıyla okulları Osmanlı İmparatorluğu zamanında Dolmabahçe Sarayının haremiymiş. Sınıfları oldukça büyüktü. Tavanlardaki süslemeler uzun ve sabır isteyen bir çalışmanın ürünüydü. Hemen hemen bütün sınıfların tavalarında bu süslemeler vardı. Ancak zamanla okulun diğer bölümler gibi tavanları da eskimişti. Tahtaların açıldığını görebiliyorlardı.

Eski ve korunması gereken eserler arasında olduğundan okullarının tamir edilmesine izin verilmiyordu. Bu yüzden dışarıda sağnak yağış olduğunda bazı sınıfların tavanından sular damlıyordu. Bahar geldiğinde de çatı katına yuva yapan güvercinlerin sesleri duyuluyordu.

O sene okula yeni bir öğretmenleri geldi. Fen Bilgisi dersi öğretmeni Aydın Bey. Dilara Fen Dersini çok sevmezdi ama anlatılanları merakla dinlerdi. Sadece hayvanlarla ilgili konularda söz alırdı. Bu konulara da severek çalışıyordu. Ama konular çekim kuvvetine ve hesaplarına gelince Dilara’nın derse dikkatini çekmek ve ders boyunca süren sohbetlerini engellemek Aydın Bey için oldukça zor oluyordu.

Dilara ancak Türkçe ve Edebiyat derslerinde derse katılıyor, coşuyor ve yorulmak nedir bilmiyordu. Kararını vermişti. Lise bitince Edebiyat Bölümünü seçecek ve bir gazeteci veya bir yazar olacaktı. Onun yazdıklarını binlerce insan okuyacaktı. Yazdıklarını okurken heyecanlanacak ve düşüneceklerdi… Ne güzel. Ama Fen dersi ona bu heyecanı veremiyordu işte.

Müzik dersine karşı da büyük bir yeteneksizliği vardı. Ödev olarak verilen parçaları flütle çalmaya çalışmak onun için her zaman bir işkenceydi. Notaların hangi çizgide olduklarını bile ezberleyememişti.

Müzik öğretmeni İclal Hanım için mezun olana kadar en arka sırada oturan sohbet edip, durmadan konuşarak derse ilgi duyabilecek olanları da kendisine uyduran ya da sırasının en yakınındaki duvarlara o anda aklına gelen şiirleri karalayan, vasat, tembel ve haylaz bir öğrenciden öteye gidemedi. Karnesindeki müzik notu her sene ancak sınıfını geçmesini sağlayacak kadar olurdu.

İlgi duymadığı bir derse Dilara’nın ilgisini çekmenin imkansız olduğuna karar veren İclal Hanım sonunda onu masasına en yakın olan sıraya oturttu. Böylece onu gözü önünde tutarak hiç olmazsa diğer öğrencilere bir şeyler öğretebilmeyi amaçlıyordu. Mezun olana kadar o sırada oturdu ama müziğe olan ilgisizliği devam etti. Şiirlerini de duvara değil müzik kitabına yazmaya başladı.

Kendini bildi bileli sporla iç içe olmuştu. Ailesi boyu uzasın diye Dilara’yı bir spor kulübünün basketbol çalışmalarına yazdırmıştı. Ne yazık ki, büyük bir hevesle başladığı bu sporda çok yetenekli olmadığını fark etmesi uzun sürmedi. O yıl okuldaki en sevdiği öğretmenlerden biri olan Beden Eğitimi öğretmeni Emine Hanım okullarını maçlarda temsil edecek, basket takımının yeni oyuncularını seçmek için bir eleme sınavı düzenledi. Dilara da katıldı bu elemelere. Onun tüm istediği basketbol takımındaki öğrencilerin arasına girebilmek ve böylece hayranı olduğu bu öğretmenle daha çok zaman geçirip daha çok şey öğrenebilmekti. O Emine Hanım’ın en iyi öğrencileri arasında olmak istiyordu.

Elemelere katılan öğrenciler neredeyse Dilara’nın iki katıydı. O elinden geleni yaptı ama seçilememişti. Kabul etmek zorunda olduğu bir gerçek vardı ki, bu kısa boy ve zayıf bir vücutla hiçbir zaman iyi bir basketbolcu olamayacaktı. Çaresiz yenilgiyi kabul etti ama pes etmedi. “Madem basketçi olmam mümkün değil o zaman ben de olabileceğim en iyi şeyi olurum. Basketçi olamazsam, atlet olurum, atlet olamazsam, jimnastikçi olurum, ” diye düşünüyordu.

Bir iki ay sonra Emine Hanım, Dilara’ların Beden Eğitimi derslerine girmeye başladı. O günden sonra Dilara’nın hayatında çok şey değişti. Öğretmeni Dilara’nın içindeki jimnastik sevgisini ve yeteneğini keşfetti. Bu dersten aldığı notların tamamı on idi.

Uygulamalı çalışmalarla karnelerine not vermek için onları salonda toplardı. “Haydi bakalım Dilara!” demesi onu harekete geçirmeye yetiyordu. Öğretmeni uygulamalı sınavdan Dilara’nın on alacağını bilecek kadar iyi tanıyor ve ona güveniyordu. Bu güven gün geçtikçe Dilara’nın daha başarılı olmasını sağlıyor ve kendisine güvenini artırıyordu.

Bütün istediği iyi bir jimnastikçi olmaktı. Kendisine uygun olan sporu öğretmenin desteğiyle bulmuştu. Yapmaya karar verdiği bu işte en iyiyi başarmak istiyordu. Boş geçen derslerinde spor salonuna gidip sürekli çalışıyordu. Televizyondaki olimpiyat oyunlarının jimnastik finallerini seyrederek yeni yeni hareketler öğrenmeye çalışıyordu. Gözüne kestirdiği hareket ne kadar zor olursa olsun ertesi gün mutlaka yapmaya çalışırdı.

Sonunda yarışmalarda izlediği hareketlerin çoğunu rahatlıkla yapabilir hale gelmişti. Oradaki yarışanlardan tek farkı, onların çalışma ortamlarının, salonlarının, mükemmel olması, buna karşılık onun minicik bir salonda tahta denge aletleri üzerinde çalışmak zorunda kalmasıydı. Onlar bu işin eğitimini en iyi şekilde alırken, Dilara’nın içinde gittikçe büyüyen jimnastik ve Emine Hanım sevgisinden başka bir şeyi yoktu…

Bir gün Emine Hanım Dilara’nın müzik dersini kötü olduğunu öğrenmişti ve bunu düzeltmeye çalışması için Dilara ile görüştü. Dilara bunu Emine Hanım’a söylediği için bir an Müzik öğretmenine çok öfkelendiğini hissetti. Geceler boyunca en nefret ettiği şeyi yapmaya başladı. Yatağına girip Müzik kitabını eline aldı ve içindeki parçaları, flütle çalmaya çalıştı. Bu çalışmaların sonunda da ilk defa Müzik dersinden sekiz aldı. Müzik sınıfından arkadaşlarının ve öğretmeninin şaşkın bakışları altında gururla çıktı.

Kendisini kimsenin göremeyeceği bir koridora girer girmez koridor boyunca koşup hoplayıp sevinçten bağırmaya başladı: “Heyyyyyyy, yaşasın!”

Aniden koridorda Müdür yardımcıları olan Ali Seydi Bey çıkıverdi karşısına. Önce Dilara’nın hoplayıp zıplayarak “Heyyyy!” diye bağırıp durmasının verdiği şaşkınlıkla bakakaldı.

Sonra en sakin sesiyle ve gizliden gülen gözleriyle:

“Bu kadar çok sevinmiş bir öğrencinin azarlanmaması gerek, herhalde bu sevincin dersinle ilgilidir. Ama başka sınıflarda hala ders gören öğrenciler var unutma, ” dedi ve merdivenlerden odasına çıkarak gözden kayboldu.

Okullarındaki bütün öğretmenler büyük bir disiplin ve saygı içerisinde çalışırlardı. Yapılan hiçbir taşkınlığı affetmezler ve unutmazlardı. Ama bir öğrencinin başarısı karşısında kendisini tutamamasını görmemezlikten gelirler ve en az öğrencileri kadar mutlu olabilirlerdi. Emindi ki, Müzik öğretmeni o gün en kötü öğrencisinin (hiç olmazsa bir kere) dersine çalışmış olmasından dolayı Dilara’dan daha mutlu olmuştu.

Son sınıftaydılar artık. Hepsinin hayalleri vardı. Artık gelecekteki mesleklerini seçmeleri, hayatlarıyla ilgili kararları almaları gerekiyordu. Girecekleri büyük sınavda bu seçimlerine göre, okumak istedikleri okulları belirleyeceklerdi.

Ailesi Dilara’nın hemşire olmasını istiyordu. Ama onun yüreği edebiyat sevgisiyle çarparken jimnastik öğretmeni olmak için neredeyse parendeler atarken hemşire olmasına imkan yoktu.

İki büyük ilgi alanı vardı: Spor ve yazmak. Bunlardan birini meslek olarak seçebilirdi. Karar vermesi imkansızdı. İkisini de deneyecekti.

Mezun oldular ama sınıf arkadaşlarıyla, öğretmenleriyle görüşmeye devam ettiler. Okulun pilav günlerinde bir araya gelip eski günlerini yad ederler, yaptıkları yaramazlıkları ve çektikleri kopyaları anlatırlar ve o günleri tekrar yaşarlardı.

Dostlukları ve arkadaşlıkları hala güçlü ve yürekleydi. Yeminlerini haykırmasalar da, yüreklerinde hissediyorlardı.

“HEPİMİZ BİRİMİZ, BİRİMİZ HEPİMİZ İÇİN…” diye atıyordu yürekleri…

Sonuç:

İnsanlar, yapabilecekleri en iyi işi yapmalıdırlar.

Gülay Kösemehmet

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Sizden epey böyle güzel yazılar okuyamıyordum,eğitici ve öğütücü diyeyim,nizah katıp.Ancak yapabileceği en iyi işi yapabilmek için o işin bilgisini elde edemeyince yapabileceği değil olabildiği de değil bulabildiğini yapınca zaten karambol ve isteksiz meslekler çıkıyor ortaya.Ne olursa olsun severek yapılmalı.Ama nerde,masa başında oturanların hepsi,nerdeyse oturdukları yerden para kazanmak çok güçmüş gibi,bir de işlerin yoğunluğundan şikayet ediyorlar.Bir banka memuresinin gişe başında yarım saat bir sürü kişiye dert anlatmaktan bıktığını dinlemekten biktiğm çok oluyor.güzel bir yazı elinize sağlık.Saygılarımla

ütopik 
 23.01.2009 21:45
Cevap :
Teşekkürler. Uzun zamandır bu işlerle uğraşamıyordum. Doğu ve Güneydoğu'da öğretmenlik yapıp, batıya gelenlerin daha az şikayetçi olduklarını gördüm. Yaşar Öğretmen bunun tipik bir örneği idi. Üstelik aynı bölgede. Ne yapalım, insanlar ya hallerinden mutlu olurlar, ya da mutsuz olurlar. Bizimkisi sadece bilgi vermek. Tercih hakkı onlara ait. Geçen gün iki öğrencime birşeyler söyledim. Sanıyorum boşa söyledim. Söylemesem ben rahatsız olacaktım. Söyledim suç benden gitti, diyorum. Bu yazıları öğrencilere yazdırıyorum. Benimkisi sadece düzenlemek. Buna rağmen kolay olmuyor. Öğretmenlik zor zeneat. Bu dönem, bu işlere daha da az zaman ayırabileceğim. Oysa epeyce malzemem birikti. Ayrıca bu yazıları devam ettirmenin gereğine inanmaya başladım. Çünkü bir okur kitlesinin oluştuğunu görüyorum. Bu kitle insana bir sorumluluk yüklüyor. İnsanın başka işleri de olunca, ister istemez bazı işler aksıyor. Buna rağmen yazmaya devam etmek gerek, diyorum. Sağlık ve esenlikler dilerim. 24.1.2009.  24.01.2009 16:52
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 425
Toplam yorum
: 282
Toplam mesaj
: 98
Ort. okunma sayısı
: 3002
Kayıt tarihi
: 06.12.06
 
 

Gazi Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümü, Eğitim Yönetimi, Teftişi, Planlaması ve Ekonomisi..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster