Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Kasım '07

 
Kategori
Aile
Okunma Sayısı
854
 

Çocuğumuz büyüyor...

Çocuğumuz büyüyor...
 

Yazacaklarım, kendi deneyimlerim değildir. Henüz tatmadığım şeylerdir. Gözlemlerime dayanarak oluşturduğum fikirlerdir. Ama okuyunca kendinizden de parçalar bulacağınıza ve destekleyeceğinize inanıyorum.

Bir çığlıkla, haykırmayla, göz yaşlarıyla başladı hayat. Göz yaşları ile geldi, ağlıyordu ama ağlarken canlanıyor, her çığlıkla hayata daha sıkı tutunuyordu. O da gelmişti, aramızdaydı, hoşgelmişti, yaşaması gereken bir hayat vardı, uzuyordu önünde. "Yaşama sırası" artık ondaydı. Ağlayarak başladığı hayatı, sürünerek, emekleyerek, düşerek, kalkarak geçirecek, gücü kendinde bulduğu anda desteksiz kalkacaktı, tek başına dimdik durmayı öğrenecekti.

Tek başına dimdik durmak, kimseye yaslanmadan, kendi iradesi ile tek ve bağımsız.

Geniş bir kavram diyeceksiniz belki, katılıyorum. Küçücük yavrumuz için çok geniş bir kavram bu. Yapamaz, yönetemez kendini diye düşünüyoruz.

Tek başına kalacaktı, hayatını kendisi yaşayacaktı ama, zamanı geldiğinde. Henüz çok erkendi...

İşte bize düşen, zamanı gelene kadar, elimizden gelenin en iyisini yapmak, onu hayatın çetrefilli işlerine, dikenli yollarına alıştırmaktı. Onu, saf ve temiz duygularla dışarı atmaya, kaba tabirle "doğaya salmaya" kimsenin hakkı yoktu.

Çetrefillerin hepsini yuvasında görmesi gerekiyordu belki, dikenli yollarda, dikenlere takılmadan yürümesi için, yuvasındaki dikenleri geçmesi gerekiyordu.

"Yuvasındaki dikenler", bu tabiri açmak istiyorum. Hiçbirimizin istemediği, yavrumuza yaşatmak istemediğimiz ama hayatın yaşattığı, yaşamak zorunda kaldığımız, bir yerde, "kendimizin ektiği ama yavrumuzun biçeceği durumlar".
Örneklerle açıklayayım isterseniz:

Kimse istemiyordu belki maddi sıkıntılarla boğuşmayı ama oluyordu işte. Bugünkü şartlarda işsizlik en büyük sorundu ve gelip bizi de bulmuştu. Günübirlik geçim kaynakları ile idare etmeye çalışıyorduk, hayatın bir köşesinden tutunmuştuk. Paldır küldür geçinip giderken, yuvaya bir umut getirmek hiç fena olmazdı, umudumuz olurdu, düzlüğe çıkmamız için, yeni bir hayat belki yeni şansları da beraberinde getirirdi. Boşuna demiyorlardı büyüklerimiz, "Çocuk, kısmeti ile gelir".

Aşkla başlamıştı ilişkimiz, belki de büyüklerimiz karar vermişti, aşka fırsat yoktu, görücü usulüydü ama olsun, "nikahta keramet vardı", keramet işte, gelip bizi de bulmuştu bir anda aşık olmuştuk. Kader bu ya. Çok şükür maddi sıkıntımız da yoktu geçinip giderdik, hem iki gönül bir olunca samanlık bile saray olmuyormuydu. Görenleri kıskandıran ilişkimiz, mutlu bir yuvamız, kavrulduğumuz, kendimize ait bir çanak yağımız vardı. Eksik olan "meyve"ydi. Zamanı gelmemişmiydi, birbirimizi sevmiyormuyduk. Belki arasıra yaşadığımız ufak sıkıntılarımız vardı, tuz biber denebilecek tartışmalarımız vardı ama sonuçta sevgi vardı hala, bitip tükenmeyecek bir sevgi ve artık bu saadetimizi katlayacak bir çocuğun zamanı gelmemişmiydi. Hiç düşünmüyorduk, kötü günleri, biz vardık sonuçta yavrumuzun başında biz vardık, birlikte ve el ele.

Bir yavrumuz oldu, onu tüm kötülüklerden korumak boynumuzun borcuydu, attığımız her adımı iki defa düşünmemiz gerekiyordu. Bir kendimiz, bir de onun için ama ağır basması gereken, onun için düşündüklerimiz olmalıydı. Sıkıntılar sürüp giderken, hiç bir şekilde yavrumuza yansımaması gerekiyordu. Onu mutlu etmek tek gayemizdi. Çünkü o bitmez tükenmez umudumuzu ve saadetimizi temsil ediyordu.

Yokluk, yoksulluk çekecektik ama onun ihtiyaçlarını karşılayacaktık ne pahasına olursa olsun, geçinemeyecektik, adına "şiddetli geçimsizlik" denilecekti ama yılmayacaktık, herşeyi içmize atacaktık, yavrumuz üzülmesin, yere sağlam bassın diye.

"Yere sağlam basmak", "dimdik ayakta durmanın" en kuvvetli şartı değil mi bu?

Ne yaptıysak, onlar için yapmıştık. Onların rahat bir hayat sürmesi, bizim yaşadığımız sıkındıları çekmemesi için. Onların hayatı bizim hayatımızdı çünkü. Bizim yaşadıklarımızın bir aynasıydı. Yaptığımız her şey sırf hayata daha iyi hazırlansın diyeydi.

Derken, unuttuk en başta verdiğimiz sözleri. Daha yeni doğmuş bir canın üzerine yükledik tüm sıkıntılarımızı. Düşüncelerimiz hayatla birlikte değişti. Biz getirmemişmiydik aramıza onu, ona yaşama şansını biz vermemişmiydik. O halde bize bağlı olacaktı sonuna kadar, saygıda kusur etmeyecekti, ne yaşadıysa o da içine atacaktı.

Geçim sıkıntıları ile boğuşurken, sırf umut olsun diye getirdik, belki bereket getirir diye düşündük. Ortak ettik sıkıntımıza. Ama o da artık bu ailenin bir ferdiydi, o da yaşayacaktı ekonomik baskıları, onun da kursağından bir lokma ekmekten başka birşey geçmeyecekti. Hayata hazırlıyorduk bir yerde, ezilecekti ama içine atacaktı, gıkını çıkarmayacaktı.

Biz mutlu bir aileydik, ya da çok iyi mutluluk rolü yapıyorduk. Bu mutluluğumuzu dışarıya yansıtmanın en iyi aracı da aileye katacağımız bir yavru olur diye düşündük. Mutluluğumuzun bir göstergesi olsun diye getirdik onu da. Bakın dedik, saadetimiz sonsuz. Ama o da bu ailenin bir ferdiyse, o da bizim gibi olacaktı. Asla ama asla çıtını çıkarmayacak, tüm sorunları içine atacaktı, yoksa karşısında olurduk. "Şiddetle" karşısında olurduk.

Herşeyi, yaşadığı herşeyi, zorlukları, sıkıntıları içine atacaktı ama sesi çıkmayacaktı. Biz dünyaya getirmiştik onu, bizim sözümüzden çıkmayacaktı. Sonsuz sadakat ve bağlılık sürüp gidecekti.

İçimize ata ata gelinen son noktada yine biz patladık. Hem de öyle bir patlama ki aradaki bağların sağlam kalması düşünülemezdi. Dağıldık haliyle. Dağıldık ama yavrumuza patlama izni vermeyecektik. O aynı "asaletle" sessizliğini koruyacaktı, asla dışarıya açılmayacaktı.

Bize bağlılığı asla azalmayacak, sadakat ve saygıda en ufak düşüş gözlenmeyecekti, yoksa silerdik onu, çıkarırdık hayatımızdan. Çünkü onu biz yaratmıştık, yememiş yedirmiş, giymemiş giydirmiş, bu yaşa getirmiştik.

Yazdıklarımın kendi deneyimlerim olmadığını başta belirtmiştim. Sadece gözlemlerime dayanarak yazdım hepsini. Şanslıydım belki de bunları yaşamadığım için. Yaşamadım ama yine de sizlere söyleyecek son bir sözüm daha var.

Başta, bu dünyaya bir can daha getirmeden önce 2 defa düşünün demiştim. Bunu düzeltmek istiyorum izninizle. Düşünün, 1001 defa düşünün. 1 defa kendiniz için, 1000 defa onun için. Hazırlıksız bir şekilde hayata savurduğunuz her can, gün gelir karşınıza dikilir.

Tek başına, dimdik, kimseye yaslanmadan, ansızın ve sizden çok farklı.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Vakti saati geldi mi olur herşey,kısmette yoksa milyon kere ölçüp biçmenin de anlamı olmaz ki .

shalimar 
 26.11.2007 22:30
Cevap :
:) Doğrudur, sağolasın.  27.11.2007 8:13
 

Hani denir ya : "İnce ele sık doku" Bazı konular vardır dediğin doğru ince elenip sık dokunması gerekir.Bazı konular vardır ki çok ta ince elenip sık dokunmamalıdır. Tabi yanlış anlaşılmasın çocuk dediğinde ,kısmet Allah ne kadar verirse o kadar yapalım .20-30 , Allah ne verdiyse değil. Tabii ki ölçüp biçelim. Ancak , Her ağaç meyve vermeli , her çiçek bahçesi çiçek açmalı .

basak_33 
 26.11.2007 14:52
Cevap :
ağaç, mevye vermeli doğrudur da, biz ağaç değiliz, suyla hava yetmiyor bazen.  26.11.2007 15:01
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 117
Toplam yorum
: 197
Toplam mesaj
: 14
Ort. okunma sayısı
: 1029
Kayıt tarihi
: 26.09.07
 
 

1980 yılında Mersin'de doğdum, bütün eğitim öğrenimimi Mersin'de tamamladım. Yetmedi, işimi de Mersi..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster