Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Temmuz '08

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
1442
 

Çocukluğuma mektuplar 3

Çocukluğuma mektuplar 3
 

1958 Chevrolet İmpala


Adada çocuk olmak şimdi unutulmuş oyunları tadına vararak oynamaktı. İnadına masum, inadına kaygısız, inadına umarsızca. Benim çocukluğumda adada oyuncakçı dükkanı yoktu. Kaldı ki İstanbul’da da adım başı her sokakta oyuncak satan cicili bicili dükkanlar mevcut değildi. Emek verip kendi oyuncağımızı kendimiz yaratırdık. Bakır tellerden çember yapmak adeta bir sanattı. Adanın merdivenlerinde, yokuşlu yollarında o çemberi çevirmek de ayrı bir beceriydi. Elinizden bir kaçtı mı iskeleye kadar gitmesi her zaman olasıydı. Oyuncağımıza, malımıza değer verirdik. Yeni bir şey alındığında gözlerimiz aydınlanırdı. Ne yazık ki şimdiki çocukların yüzünde o ışığı göremiyorum. Bir kere alınan topacın tahtası eskiyene, ucundaki çivisi çıkana kadar oynardık. Kurşun askerlerim, misketlerim çok kıymetliydi benim. Bilye derdik o zaman. Anneannem “ah bu çocuk niye böyle? Yarın öbür gün nasıl hanım olacak, nasıl ev idare edecek, nasıl anne olacak?” diye dertlenirdi. Tontonum boşuna dertlenirmiş. Çok şükür faal iş hayatımın yanı sıra iyi bir anne ve eş oldum ama o göremedi.

Kızların bebekleri kucağında sallaması, evcilik ve misafircilik oynamaları komiğime giderdi. Eleni ve Raşel’de pek hoşlanmazlardı hanım hanımcık oyunlardan. Madam Surpik bir muzurluk yaptığımda ardımdan; "Vre trelosi? Haydut olacan?" * diye bağırırdı. Misket, çelik çomak, okçuluk, dekman, topaç çevirmek, saklambaç, yılan, birdirbir oynamak, gazoz kapağı ve misket biriktirmek, uçurtma uçurmak bana daha cazip geliyordu. Erkek oyunlarından hoşlanırdım. Babamın bizi terk edip gitmesi beni erkeklere karşı tuhaf bir rekabet içine sokmuştu sanki. Oyunda onların misketlerini almak, saklambaçta kan ter içinde koşarak sobelemek, yağ satarım bal satarımda kovalayıp mendili enselerine vurmak, havada uçurtmalarını devirmek bana müthiş bir haz verirdi.

Uçurtma! Her bahar mutlaka kırmızı ve mavi yağlı kağıtla, çıta alır ve kendi uçurtmamı kendim yapardım. Uçurtmanın en önemli yer iskeletidir. Oğluma çok dengeli uçurtmalar yapmışımdır. Tam bir altıgen görünümünde olmasına dikkat ederdim. Kuyruğunu ise çıtanın en az 5-6 katı uzunlukta yapardım. Bir yaz Ömer'le o kadar büyük bir uçurtma yapmıştık ki uçururken ağırlıktan ipi elimi kesmişti. Yine de yarama çaput sarıp uçurmuştum o uçurtmayı bütün yaz.

Araba resimlerini ve Doğan Kardeş dergilerini biriktirmeyi çok severdik. Resimler Zambo sakızlarından çıkardı zaman zaman. Çoğunlukla artist resimleri olurdu o çukulata renkli sakızlarda. Üzerinde kocaman halka küpeleri olan Afrika’lı bir kadının resmi vardı. Yıllardır Beyoğlu’nda tablet tablet açık çukulata satan firma üretirmiş o sakızları, çok sonra öğrendim. Çukulata hala var ama sakız yok. O zamanın muhteşem dörtlüsünün resimleri çıkardı genelde; Raquel Welc, Claudia Cardinalle, Jane Fonda ve Sophia Loren. Artist resimlerine Raşel bayılırdı. Biz arabalara tutkunduk. Bir araba resmi yüzünden Ömer’le günlerce dargın kaldığımı hatırlıyorum. Resmi paylaşamamış ve çekiştirince ortadan ikiye ayırmıştık. 1954 model bir Cadillac’ın resmiydi. Hem de Coupe De Ville. O zamanlar böyle güzel arabaları zengin aileler gelin arabası yaparlardı İstanbul’da. Önüne de telli duvaklı oyuncak bir gelin bebek oturturlardı. Sonra da “Ah gelin arabası da kuyruklu Cadillac’tı” diye anlatırlardı.

Annemin dayısının bir arkadaşı vardı. Galatasaray’daki Avrupa Pasajı’nda çalışırdı. Avrupa’dan ithal edilen pahalı eşyaların satıldığı muhteşem bir pasajdı. Şimdi benim çocukluğumdan kalma sigara tabakalarını, çakmakları, eski tahvilleri ve ıvır zıvırları satan bir pasaj. Yine de severim orayı, çünkü tarih kokuyor.

Büyük dayım arabaları çok sevdiğim için paraya kıyıp tenekeden yapılmış türkuaz yeşili bir Chevrolet İmpala almıştı bana Avrupa Pasajı'ndan. Tekerlek ve jantları pek o kadar iyi değildi ama uzun zaman misafir odasındaki büfenin vitrinini süslemişti. Bazen tozunu alıp bakar yine vitrine koyardım. Sonraları, bahçeye çıkmış daha sonra da mahallenin gülü olmuştu İmpala. Yumuşak bakır bir teli üzerine monte edip ucunu da direksiyon yapmıştım. Yıllarca o arabayla hem ben hem mahallenin çocukları oynamıştı. Kenarları açılmış, teneke olduğu için defalarca elimi, ayağımı kesmiştim. Sunay Akın’ın bir oyuncak müzesi açacağını bilseydim mutlaka onu bugüne dek saklar ve o müzeye armağan ederdim. Şimdi o modelleri diecast özelliğiyle çinko ve alüminyunu karıştırarak dökme yoluyla orijinaline sadık kalarak üretip dünyanın parasına satıyorlar.

Hayatları tüketim ürünleriyle donatılmış, hiçbir şeyin kıymetini bilmeyen şimdiki çocukları düşünüyorum ve o Chevrolet arabamın geldiği ilk günün gecesi ona nasıl sarılıp uyuduğumu hatırlıyorum. Teneke yüzümde kıpkırmızı tuhaf izler bırakmış, sabah annem yataktan düştüğümü sanmıştı.

Zambo sakızla birlikte içi leblebi tozu dolu külahları hatırladım. Bakkalda satılan üzerinde bir parça şeker kaplı leblebi tozları eğlence kaynağımızdı hep. Külahın tamamını ağzımıza boşalttıktan sonra konuşmaya çalışırdık. Genzimize kaçan leblebi yüzünden boğulma tehlikesi geçirsek de her seferinde aynı şeyi yapardık. Birde insanın dişlerini birbirine mıhlayan Hayat şekerleri vardı. Tek tek satılırdı, karamelliydi. Onların da içlerinden hoş maniler çıkardı.

Bahçelerde sardunya

Sardunyayı kırdın ya

Beni beğenmiyordun

Nasıl bana kaldın ya

O zaman sadece Eti bisküvileri vardı. Arasına gül kokan bir lokum koyup yemek muhteşem bir lezzetdi bizim için. Krokanlı, şam fıstıklı çukulatalar nerdeee! Kaynana şekeri, şemsiye çukulata, elma şekeri ve hakiki gül kokulu lokumlar hala Kapalıçarşı’da var. Yaz günleri ikindi vakti mahalleye macuncu gelirdi. Küçük tahta sopalara doladığı renk renk macunlar her zaman makbuldü. Kırmızısı vişneydi ve dişlerimi kamaştırırdı hep. Yeşili incir, sarısı limon, pembesi kayısı macunuydu. O zamanlar şekerler de macunlar da lezzetliydi, işin içine sahtekarlık karıştırılmazdı. İnsanlar saftı, masumdu. Akılları hinliğe çalışmıyordu. Şimdi bakıyorum da ülkemin insanları ne kadar kirli!

Maziden çıkıp gelen güzel anılar beni yine geçmişe götürüyor. Beyaz önlüklü, eldivenli macuncuyu hatırlayınca adadaki eski meslekler geldi aklıma artık var olmayan. Tenekecilik en popüler olanıydı. Evlerin damları çinko olduğu için onları onarmak tenekecilere düşerdi. Her evin bahçesinde mutlaka yağmur sularının biriktiği kocaman teneke bir varil, sarnıç ya da kuyu olurdu. Delinen sarnıçların tamirlerini tenekeciler yapardı. Bahar geldiğinde sarnıçlar boşaltılıp temizlenir, bize de gün doğardı. Kimin sarnıcı temizlenecekse diğerlerine haber verirdi. Bahçelerden yokuşlara akan oluk oluk sularda saatlerce oynar, birbirimizi ıslatır, gazete kağıdından yaptığımız tekneleri yüzdürürdük.

Adanın en önemli mesleklerinden biri de arabacılıktı. Motorlu taşıtlara izin olmadığı için at arabaları her şeyimizdi. İskeleden taşınacak yük, sebze, meyve, hatta hastalar at arabalarıyla taşınırdı. Faytonlar o zaman da lükstü. Zaten onlar sadece ada turu yaparlardı. Bizim arabacımız Hasan amcaydı.

Kuşçuluk yapan aileler vardı. Evlerinin bahçesindeki kafesler her zaman; güvercin, kumru, saka, bülbül ve iskete kuşuyla dolu olurdu. Ökse ya da kapanla kuş avlarlar, onları beslerler ve küçük kafeslerde satarlardı.

Konfeksiyon da hayatımıza girmemişti henüz. O yüzden terziler de kıymetliydi. Bayramlarda seyranlarda dikilen elbiseler için ya Sumerbank’dan ya da Yerli Mallar’dan kumaş alınırdı. Bizim elbiselerimizi anneannem dikerdi. Mahmut Paşa’da kumaşçı Avram amcadan alırdı hep kumaşları ve sıkı pazarlık yapardı. Elbiselerin robalarına, yakalarına mutlaka fisto, kurdele ya da dantel konur ama benimkilerde hep meyve lekeleri olurdu.

Ada mahrumiyet bölgesi olmasına karşın sebze meyve sıkıntısı çekmezdik. Adanın arka tarafında büyük bostanlar vardı. Marul, fasulye, kabak, patlıcan, bamya, salatalık, kavun, karpuz yetiştirirlerdi. Bu sebzeleri satan da bostanların sahibi zerzevatçılardı. Yağmurda çamurda eşekler adanın tepelerine çıkamazdı. Aşağıdan sesini duyduk mu yetişmek için merdivenleri üçer beşer atlayarak koşardık peşlerinden. Yaşlı ve akli dengesi biraz bozuk bir baklacısı vardı anneannemin. O geldiği zaman yuvarlak tepsinin içine zeytin, peynir ve ekmek koyar ona verirdi. Hem baklasından alır, hem karnını doyururdu. O zamanki iyilikler hesapsız, kitapsız yapıldığı için anlam ifade ediyordu ve ben yemeğini yedikten sonra teşekkür edip, şükreden o adamdan çok etkilenirdim.

Mazide kalan bu mesleklerin ve insanlığın hiçbiri yok artık. Postacı, ebe, dişçi, kunduracı, terzi, tavukçu, zerzevatçı, oduncu, sucu, kuşçu, arabacı, pişmaniyeci, macuncu, makasçı, tenekeci ve hamal. Endüstri ve teknoloji derken hem hatıralarımızı yitirmişiz hem de insanlığımızı farkında değiliz...

(Devamı; ateş böceklerinin aydınlattığı, ay dedenin sihrini gönderdiği, yasemin kokulu yaz akşamlarının oyunları)

* Vre Trelosi?=Delirdin mi?

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Ayşecik'in en tatlı resimlerinden biriydi o resim. "Artist Yaşgünü" oyunu da muhteşemmiş. Bir de odunluk tutuşmasaymış. Biz de ona benzer oyun yapardık. Adı "tiyatroculuk" du ama şimdi düşünüyorum da biz resmen müzikal yapıyormuşuz. 5 Dalda oskar almış "Neşeli Günler"in Julie Andrews'liğine soyunmak cesaret işiymiş çünkü.

MARTILAR ÖZGÜRDÜR 
 06.08.2008 14:58
 

Hani kağıt külahlarda satılan, ağzımızı doldurup sonrada pufff yapıp ortalığa saçtığımız, akabinde kahkahalar savurduğumuz şekerli leblebi tozu var yaaa...İşte onun adı kavut'tu . Bilmem hatırladınız mı ? Galatasaraydak Avrupa Pazarını tam olarak hatırlamayamadım ama o cuvarlardaki Japon Pazarını çok iyi hatırlıyorum. Ve siyah tenli, siyah saçlı ilk porselen bebeğimi. Yasemin 'di ismi. Va zambo jikletleri ile birlikte Golden jikletlerini hatırladım. İçinden çıkan artist resimlerini ve isim hakkı bana olan olan ARTİSTLER YAŞGÜNÜ oyunumuzu... Oyunu merak ederseniz önerilerim arasındaki yazımı okuyabilirsiniz. Mekanlar farklı olsa da ne çok ortak yanımız, duygularımız, oyunlarımız var. Bu renkli yolculuk için teşekkür ederim. Sevgilerimle

Neşe İleri 
 06.08.2008 14:22
Cevap :
Mekanlar farklı olsa da bizler tarihin ortanca çocuklarıymışız sevgili Neşe. Önerilerinizdeki yazıyı hemen okuyacağım. Nice renkli yolculuklara sevgilerimle...  06.08.2008 14:39
 

Her şeyi o kadar güzel anlatmışsınız ki, Adalardan Mahmutpaşa'ya, leblebi tozu'undan zerzavatçılara kadar her şey tek tek gözümde canlandı. O günler inanılmaz güzellikteydi... İyi ki dolu dolu yaşamışız...Yüreğinize sağlık diyorum. Sevgiler...

Melek Koç 
 22.07.2008 18:17
Cevap :
Sevgili Melek Çoruh Bütün o yaşadığımız güzel günlerden sonra bugün evlerde hapis yaşayan çocuklarımıza üzülmekte haklıyım değil mi? İyi ki bizler yaşamışız anlatacak çok şeyimiz var. Ya bugünün çocukları neyi anlatacak? Aptal kutusundan izledikleri dizileri mi, bilgisayar oyunlarını mı, yoksa beton dünyasında kaybolmuş bahçesiz evlerini mi? Sevgiyle kalın...  22.07.2008 21:12
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 21
Toplam yorum
: 174
Toplam mesaj
: 48
Ort. okunma sayısı
: 2565
Kayıt tarihi
: 17.06.08
 
 

Hayat benim için herkesin iyi kötü rolünü oynamaya çalıştığı kocaman bir sahne. Ben de bu sa..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster