Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Temmuz '08

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
710
 

Çocukluğuma mektuplar 5

Çocukluğuma mektuplar 5
 

Biz Heybeli’de her gece mehtaba çıkardık

Sandallarımız neşe dolar zevke dalardık

Saz seslerimiz sahile aksettiği demler

Etrafı şarkı gazellerle yakardık, zevke dalardık

Yesari Asım Ersoy bu güzel güfteleri yazarken Heybeliada’nın muazzam mehtabından nasibini almış bestekarlar arasındadır. Bizim ülkemizde sanatçılar öldükten sonra kıymetlenir ya, sağken göremezler ne kadar sevildiklerini. Ancak 1992'de öldükten sonra büstünü mehtaba karşı diktiler adaya. Ada aşığı olduğu önceden de bestelerinden, güftelerinden biliniyordu. Şimdiki gençlerin bile dilinden düşmeyen “biz Heybeli’de her gece mehtaba çıkardık” “Adalardan bir yar gelir bizlere" şarkıları gibi.

Adalar Osmanlı’nın eline geçmeden önce İmparatorların, İmparatoriçelerin, Prenslerin, Prenseslerin, Patriklerin sürgün yeriymiş. “Prens Adaları” ismi bu yüzden. Doğanın göz kamaştırıcı güzelliklerine sahip bu adalarda sadece işkence görmüşler. Gözlerine mil çekilmiş ve öyle hapsedilmişler.

Osmanlı İmparatorluğu zamanında buraların güzellikleri ancak keşfedilmiş sanırım. 1800’de “Levent Kışlası” yani “Bahriye; bugünkü Deniz Lisesi” de faal olarak donanmaya subay yetiştirmeye başlamış. Ama yandan çarklı, semaver bacalı vapurlar 46 sene sonra sefere konmuş.

Adanın yeşilliği, çiçek zenginliği, mehtabı İstanbul zenginlerini çok çabuk büyülemiş. Ardı ardına köşkler, yalılar, oteller inşa etmeye başlamışlar. Anneannem bahçelerde yetişen gülleri, begonvilleri, leylakları, kasımpatları, zambakları, mimozaları, yaseminleri anlata anlata bitiremezdi. Tontonum adanın şimdiki beton halini görse kimbilir ne üzülürdü.

Sahilde 1860’lı yıllarda yapılmış yalılar bugün tüm mazileriyle hala ayakta. Cumhuriyetin ilanından sonra “1924” de Atatürk adanın şifa dağıtacak bir merkez olduğunu keşfedince Rum’lara ait binayı 16 yataklı sanatoryuma dönüştürmüş.

(Annemin yıllarca hasta tedavi ettiği bu sanatoryum şimdi kapalı. İmam Hatip Lisesi yapılacağı söylentileri var. Eeee! Ruhban Okulu açılırsa karşısına bir İmam Hatip Lisesi gerek. Verem bu kadar hortlamışken ne gerek var tadilat yapıp sanatoryumu yeniden açmaya. Memlekette imam sıkıntısı var)

Hastanenin hemen önünde Çam limanı koyunda ahşap bir gazino varmış ve sandallarla buradan mehtaba çıkanların manzara karşısında dilleri tutulurmuş. Gökyüzündeki yıldızların insanı büyüleyen güzelliği, iki ada arasında “Heybeliada-Büyükada” bir nehir gibi akan suların üzerinde ışıldayan yakamoz şairlerin, yazarların, bestekarların buraya akın akın gelmesine sebepmiş.

Ben o gazinoyu göremedim. Çoktan yıkılmıştı. Tahtaları eskimiş, viran bir iskele hatırlıyorum sadece, bugün o da yok. Anneannem derdi ki “o iskele ve mehtap sevdası Hayri beye mezar oldu” Hayri bey rahmetli İsmet İnönü’nün erkek kardeşidir. Bir gece içki aleminden sonra mehtap sevdasına o iskeleden atlayıp yüzmeye kalkmış ve boğulmuş “1937”

Benim çocukluğumda da sandalla mehtaba çıkmak adettendi. Adaya kalmaya gelen gençler mutlaka mehtap gezintisi yapmak için sandal kiralarlardı. Adanın yerli halkı da zaman zaman o ışıltıda kendilerinden geçerlerdi. Alt sokakta bizim oyunlarımıza pek katılmasa da okuldan sıra arkadaşımız Meftun vardı. Dedesinin sandalını isteyene kiraya verirlerdi.

Bir akşam Ömer’lerin alt komşusu Sabiha teyzelerin misafirleri ile birlikte sandalı kiralayacağı haberi geldi. Yalvar yakar izin aldık bizde onların peşine takıldık. Sabiha teyzenin bizden yaşca büyük kızı Rana tam bir ev kuşuydu ve ne zaman bir yaramazlığımızı görse hemen şikayete gelirdi. Pek sevişmezdik. Üç beş misafir ve Sabiha teyzelerle sandala doluştuk.

Yağız bir amca asıldı küreklere. Biz kırıntıları rüzgarda uçuşan keten helvalarımızı yerken bir yandan Rana’nın havalanan elbisesine bakıp kıkırdıyorduk. Rana huzursuz oldu ve yer değiştirdi. Yine olmadı başka yere geçti. Sonunda tam livarın üstüne eteklerini sıkıştırıp oturdu ama livarın kapağı kaydı ve livarın içindeki suyu gördü.

Livar sandalın ortasında balıkları canlı tutmak için yapılmış ayrı bir bölümdür. Tutulan balıklar bu bölmeye konur ve içindeki deniz suyu yüzünden uzun zaman canlı kalırlar. Altında bir tıpa vardır ve devamlı su devir daim olur.

Meftun’un dedesi akşamüzeri tuttuğu balıklardan iki-üç istavriti livarda unutmuş olmalı. Rana hem suyu, hem balıkları görünce çığlık çığlığa “sandal kırılmış, su alıyor” diye tepinmeye başladı. Sandal onun tepinmesi ile yalpalamaya başladı. O ara can havliyle burnunu parmakları arasına sıkıştırdı ve kendini suya attı.

Bir anda ortalık karışıverdi ve peşinden atlamak isteyenler sanadalın alabora olmasına sebep oldu. Koca sandal ters yüz oldu hepimiz denize döküldük.

Çığlık kıyamet hemen yakınımızdaki motor bize yanaştı ve önce misafir teyzeyi, sonra Sabiha teyzeyi karga tulumba çekip sudan aldılar. Ben sandaletlerimi çıkarmış ama suyun dibine gitmesin diye bileğime geçirmiştim. Ömer ve misafirin oğlu suyun üzerinde balon gibi kabaran eteğime gülerlerken beni başka bir sandala çekmeye çalışan adamlara bağırıyordum “bırakın beni ben yüzme biliyorum”

Tabi mehtap sefasından SIÇAN gibi ıslak elbiselerle geri dönünce bir daha yetişkin olana dek sandalla mehtap yüzü görmedik.

“Sıçan gibi”

Islak bir insan neden farenin en zararlı türü olan Rattus’a benzetilir hala daha anlamış değilim. Sıçan kelimesi çocukluğumda neredeyse her yerdeydi! O zamanlar evler ahşap ya da kagir. Farelerle oldukça haşır neşirdik. Bu yüzden her evde kedi vardı ondan mı bilmiyorum.

Bezirgan oyunu vardı çoğunuz hatırlarsınız. İki kişi karşılıklı geçip ellerini havada birleştirerek köprü oluşturur, diğer oyuncular sıra olur ve o köprünün altından tek tek geçerlerdi.

Aç kapıyı bezirgan başı bezirgan başı

Kapı hakkı ne verirsiniz, ne verirsiniz?

Bir sıçan, iki sıçan, üçüncüsünde kapan!

Üçüncüye denk gelen sıçan olurdu ve oyundan çıkardı. Neden tavşan, kedi, kuş değil de sıçan?

Hava karardıktan sonra her bahçeden annelerin sesi gelirdi.

Belkıs teyze; “Ömeeeeer! Bak getirtme beni oraya!”

Şükran teyze; “Melahat baban kızacak yine saat kaç oldu kızım?”

Roza teyze; “Raşeeel, sokakta yatmanın tam kıvamına geldin!”

Anneannem; “Biz yatıyoruz, sürgüyü de çekiyorum kal sokakta da aklın başına gelsin! Artık gider Bekçi Asaf efendilerde yatarsın!”

Bekçi Asaf amca bizim korkulu rüyamızdı. Çünkü büyük kabahatler işlediğimizde; “cam kırmak, taşla kafa yarmak gibi” hemen çevredeki büyükler tarafından Asaf amcaya teslim edilmekle korkutuluduk. Düdüğünü duyduğumuzda gözümüzün önüne hemen belindeki tabancası ve elindeki kalın sopa gelirdi. Asaf amca sabaha kadar o sopayı merdivenlere vurarak dolaşır, arada bir düdüğüni öttürür ve asayişi berkemal ederdi! Yani her gece huzurla uyurduk.

(Alanda görevde olduğum yıllarda bir kış gecesi nöbetçiyim. Kar lapa lapa yağıyor ve uçağın bir tanesi bir türlü kapı kapatamıyordu. Bende boş bulundum telsizden yer ekibine seslendim; “Asayiş berkemal mi?” diye. Yer hostesi cevap verdi; “Operation! Anlaşılmadı. Kemal bey diye kimse yok burada!” O sırada apronda taksi yapan başka bir uçağımızın baba kaptanı devreye girdi; “çocukları yormasana gece vakti! Şimdi yolcu salonunda Kemal bey anonsu yaptıracaklar. Görünüşe göre asayiş berkemal de_icing (*) bitmemiş sadece” dedi. Tüm ekip gülmeye başladık. Kulakların çınlasın Akgün Kaptan!)

İşte böyle! Asayişi kollayan bekçi Asaf amca gelmeden evlere dağılmaya başlardık ve hep birlikte başlardık bağırmaya;

Evli evine köylü köyüne evi olmayan sıçan deliğine; yine sıçan!

Oyunlarda söylediğimiz tekerlemeler bana hala çok saçma geliyor. Zaten tekerlemelerin de çoğu eşsesli kelimelerin sadece bir araya getirilmesi biliyorum ama hiçbir anlam ifade etmemesi de komiğime gidiyor. Kardeşimle kış akşamları sobanın yanında ellerimizi parmaklarımızı açarak yere koyar ve “eveleme develeme” oynardık. Her tekerleme bitişinde bir parmağımızı kapatırdık.

eveleme develeme

deve kuşu kovalama

tazi tuzi ne zaman geldin

yazın geldim yayılalım çizilelim

bir tahtaya dizilelim

encik boncuk hep benim çocuk

Yağmur ilk damlaları atmaya başladığında ellerimizi çırparak sokakta bulurduk kendimizi; “yağmur yağıyor, seller akıyor, arab kızı camdan bakıyor” Adada hiç arap yoktu ve ben küçükken yağmur başladığında hep pencerelere baktım bir arab surat görmek için.

Aşağı mahallede kızıl saçlı bir Mustafa vardı. Babası pişmaniyeciydi. Kolunda sepet pişmaniye, horoz şekeri, keten helva satardı gün boyu. Mustafa birimize sataştıysa hep bir ağızdan onu deli ederdik;

Mustafa mıstık, arabaya kıstık

Bir mum yaktık seyrine baktık

Benim yaşımdaki bütün Mustafa’lara selam olsun! Bu tekerleme yüzünden çok adam kovalamışlardır...

(*)De_icing; (kış aylarında uçak buzlanmasın diye dışına glikolden yapılmış sıvının püskürtülmesi işlemi”

(Devamı; Ömer’in babası Nihat amcanın çekmecesinden çaldığımız Ustura dergileri yüzünden yediğimiz dayak, maskesini çıkarıp yüzünü göremeden yaşlandığım Kiling, Tom Miks ve Teksas’larım ve lambası ısınmadan ses vermeyen emektar radyomuz.)

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Haydarpaşa -Gebze arasında kara tren vardı. Vagondan vagona geçilen...Her vagonda, pencere önünde, bir yanı sabit, açılıp kapanan bir sehpa bulunurdu. Simitlerin tadı bile simit tadındaydı. Şimdikiler susamlı ekmek... Trenin istasyonlarda durması da kalkması da çok hoş sesler bırakmış kulağımda. Çuf..çuf...çuf....İnsanlar trende alçak sesle, birbirleriyle saygılı konuşurlardı. Karşıdakinin suratına bön bön bakmak ayıptı. En önemlisi de...70'li yıllarda sokaklarda ya da kapalı mekanlarda hiçbir türbanlı yoktu!!! Başörtülü, biraz mutaassıp bayanlar da vardı; ama onlar zıpçık gibi, düğmeleri zor kapanan blüzler giyip, armut gibi geriye uzamış sıkmabaş kafalarla ortalıkta bilmiş bilmiş tavırlarla dolaşmıyorlardı. Okumuşu, okumamışı eğitimliydi insanların, toplum böylesine çözülmemişti. Sizi hep okuyacağım. Sevgiyle kalın.

zelinartug 
 25.08.2008 23:06
Cevap :
O kara trenin zor açılan penceresinden başımızı uzatıp biraz etrafı seyrettikten sonra yüzümüzde siyah noktacıklar oluşurdu. Bazen de adamakıllı kurum yağardı. Şimdi utanmasalar o trenlerinde kapılarının dışına takılıp seyahat edecekler. O zaman bilet kontrolu vardı. Biletçilerden korkulurdu. Şimdi banliyö trenlerine bile binmek gelmiyor içimden. Bakırköy'den trene bineceksek aldığımız bilete göre, yerde I.mevki ya da II.mevki yazan yerde dururduk. Tren mevkilere göre dururdu. Başörtülü teyzelerle karşılaşırdık ara sıra ama asla sıkma baş, altında kot pantolon, düdük gibi daracık tuhaf ceketlerle dolaşan kadınlara rastlamazdık. Bilmiş bilmiş demişsiniz, ben biraz daha ileri gideceğim. Ukala ve çirkefler... Çünkü cahiller. Başını kapayan sokağa atıyor kendini. Onlar özgürlüğünü kapanarak elde eden zavallı kızlarımız. O uzun tuhaf giysilerin altında mini etekle dolaşanların farkındalar mı acaba?  26.08.2008 2:17
 

Efendim, bu güzel yazınızı okumama ve sizi tanımama sebep olan yazınıza eklediğiniz fotoğraftır! O' Altuğ Erdem arkadaşımızın çektiği güzel İğneada'mın fotoğrafıdır. Bu vesile ile uzun uzun yazılarınızı keyifle okuyorum Saygılarımla selamlar

M.Talip Girgin 
 02.08.2008 11:08
Cevap :
Ah İğneada Talip bey! Ben orayı Kırklarelili ahbabımız sayesinde daha ilkokuldayken keşfetmiştim. Geçen yaz yine bir hafta o berrak sularda yüzdüm. Dalga sesleri hala kulağımda, yakamozlar gözümün içinde, Karadeniz restorantta yediğim kırlangıç buğulamanın tadı damağımda. Lahana kelebeğini orda tanıdım, kucak kucak papatyaları orada topladım. Ah birde Bulanık dereden izinsiz kum almasalar. İğneada longozu acilen korumaya alınmalı. Çünkü orası bir cennet! Saygılar, sevgiler...  02.08.2008 13:05
 

Ben nasıl kaçırmışım bu yazıyı? Çok keyif aldım okurken. Çok güzel anlatıyorsunuz, unuttuğum o kadar çok şeyi hatırlıyorum ki şimdi. Bizim de yazlıkta devamlı batırdığımız bir sandalımız vardı. 6 kişilik sandala 16 kişi doluşurduk ama alabora olsak da kimse telaşlanmazdı, açılmamıza izin vermedikleri için iki adımlık mesafede batar çıkardık biz. Teşekkürler bu güzel yazı dizisi için. Sevgiler.

Nilgün Akad 
 01.08.2008 23:23
Cevap :
Sevgili Nilgün, şimdilerde eski yazlık eğlenceleri de kalmadı. Eskiden herkes birbirini tanırdı. Dostluklar bambaşkaydı. Gece yarılarına kadar ateş yakardık, eğlenirdik sonra da denize girerdik. Şimdi tuhaf bakışları üstümde hissede hissede ama inatla giriyorum hala. İnsanlar yabancı, kültürsüz, eski arkadaşlıklar da yok. İnsanlar selamı bile menfaat amacıyla veriyor. Bizim çocukluğumuzda güneş bile başka türlü mü batıyordu ne! Sevgiler...  02.08.2008 14:40
 

Saklambaç oynardık:)) Dokuz kiremit, yakar top ( yakan top muydu)... Çember çevirmeyi severdim bir de ben, artık çember de kalmadı. Hatta yazın, denizde şamrel bulup, bir güzel "keyif" yapayım dedim de yok bulamadım. (Hani simsiyah tekerlek içleri olurdu ya, kocaman sibobu olan, şişirip üzerine otururduk) Arabaların iç tekerleği de yok artık, şamrel de yok. Sevgiler, en çocuksu mavilerle.

derinmavi.. 
 31.07.2008 18:58
Cevap :
9 taşı devirebilen takım diğer takımı araya alır ve topla ver yansın. Bir tarafınıza geldi mi bir yakar bir yakar. O yüzden yakar da yakan da bir. Saklambaç oynayanlar kaleye mum diker, istop oynayanlar savurur topu gökyüzüne. Bu bahar bir otobüs dolusu öğrencimi Maşukiye'ye trakinge götürdüm. Mendil kapmacadan, yağ satarım bal satarıma kadar bütün oyunları oynattım. Ağaçlara sağlam salıncaklar kurdum, uçup durdular çimenlerin üzerine. Erkekler bile ip atlamayı öğrendi. Mest oldular "hocam sizin çocukluğunuz muhteşemmiş, biz hiç bunları görmedik, bilmiyoruz" diye dert yandılar. Martıların özgürlüğü sizin olsun gökyüzünün mavileriyle...  31.07.2008 22:07
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 21
Toplam yorum
: 174
Toplam mesaj
: 48
Ort. okunma sayısı
: 2538
Kayıt tarihi
: 17.06.08
 
 

Hayat benim için herkesin iyi kötü rolünü oynamaya çalıştığı kocaman bir sahne. Ben de bu sa..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster