Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Haziran '10

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
728
 

Çocukluğunu Özleyenlere

Çocuk gözüyle

Sıcak yaz günlerinde çocukluklarını özleyenlere sıcacık bir köy ve yayla yaşamı öyküsü, içinde bol temiz hava, tavşanlar, kuşlar, kekikler, gözlemeler, eski kurbanlar var.

6 yaşındaydım. Anneannem ve dedemle birlikte köyde kalıyordum. Anne ve babam ilçede çalışmaya gitmişlerdi. Pamuk ve portakal toplamaya gidiyorlardı. Yaz gelince köyden yaylaya göçülürdü o zamanlar. Yayla köye göre hem daha serin olurdu hem de yaylada hasat edilecek ekinler olurdu. Akşamdan yaylaya gidecek eşyalar ertesi gün sabah vakti yaylaya gidecek traktöre yerleştirildi. Biz dedem ve anneannemle birlikte sabahleyin erkenden yürüyerek yaylaya gidecektik. Traktör arkamızdan gelecekti. Güneşin ilk ışıkları gözükmeden yola çıktık. Dedem atıyla gidiyordu. Ben de eşeğe binmiştim. Anneannem de eşeğin ipini tutuyordu. Traktörün gittiği ana yol çok uzun ve dolambaçlıydı. Biz üçümüz daha kestirme olan ve ormanın içinden geçen patika yoldan gidecektik. Yol köyden itibaren belirli bir yüksekliğe kadar tırmanma şeklinde ilerliyor, sağa sola zikzaklar çizerek gidiyorduk. Köydeki evden ayıldıktan yarım saat sonra tırmanma şeklinde devam eden yolu geride bırakıp ormanın içine girmeden önce su kuyusunun yanında anneannemle oturup mola verdik. Dedem çoktan ormanın içine dalıp gözden kaybolmuştu atıyla. Anneannem deden yaylaya varmıştır diyordu. Kuyunun başındaki moladan sonra ben eşeğin iplerini elime alıp daha düz olan patika yoldan ilerlemeye başladım. Anneannem arkadan geliyordu. Bana merak etme oğlum, eşek yolu bilir. Patikadan devam eder dedi. Gerçekten de eşek dosdoğru yola devam ediyordu.

Ta ki yolun ortasına yaşlı bir ağaç devrilene kadar. Eşek ağacı görünce yolu değiştirdi ve başka bir yoldan ilerlemeye başladı. Ben ne yapacağımı şaşırmıştım. Eşeğin iplerini asılıyordum. Fakat beni dinlemiyordu. Bir ara eşeğin üzerinden atlamayı düşündüm. Ama eşek hızlı gidiyordu. Çok kokmuştum. Ne yapacağımı bilmiyordum. Sonra bağırmaya başladım, “Anneanne anneanneciğim, ” diye bağırıyordum tüm gücümle. Fakat hiç ses gelmiyordu, anneannemden. Ben eşekle gidince arayı epey açmışım herhalde diye düşünüyordum bir yandan bir yandan da hıçkıra hıçkıra ağlıyordum ve ormanda kayboldum diye içimden geçiriyordum. Sonra anneannemin “Çüşşşşş” diye bağırdığını ve eşeğin birden bire durduğunu gördüm. Hemen anneannem yanıma geldi ve bana sarıldı. Gerçekten çok korkmuştum. Tekrar eşeğin iplerini anneannem aldı ve önden yürümeye başladı.

Orman içindeki patika yoldan sonra nihayet yayladaki traktörlerin ve diğer arabaların gittiği ana yola çıkmıştık. Yaylada birbirinden uzak uzak yapılmış evler vardı. Herkes kendi tarlasının yanına evini yapmıştı. Evlerin çoğu üzeri topraktan yapılmış düz yapılardan oluşuyordu. Fakat anneannemlerin evi öyle değildi. Üzeri kalın ağaç kabuklarıyla ötülmüş bir çatıdan oluşuyordu. İki odalı bir evdi. Evin hemen yanında yine topraktan yapılmış eski bir dam vardı. Toprak damın altında yufka ekmek yapmaya ve yemek pişirmeye yarayan küçük bir ocaklık vardı. Evin odalarından biri hem mutfak hem de oturma odası olarak kullanılıyordu. Evin içinde de yine küçük bir ocaklık vardı. Şömine diyebileceğimiz bu yerde hem yemek pişiyor hem de soğuk akşamlarda odun yakılıp ısınılıyordu. Odanın girişinde sol tarafta duvara monte edilmiş tahta bir çanaklık, küçük bir gömme dolap ve bir tane de ince uzun bir sedir vardı. Evin taban ve tavanları tahtadan yapılmıştı. Diğer odada ise yüklük vardı. Evin çatısı ise samanlık olarak kullanılıyordu. Evin hemen önünde yaklaşık 3 dönümlük bir tarla kalın tahta çitlerle çevrilmişti ve dedem tarlaya karışık mısır ve fasulye ekmişti. Fasulyeler yavaş yavaş büyüyen mısırlara tutunmaya başlamıştı bile.

Evin hemen önünde benim en çok sevdiğim ve ziyaret ettiğim yerlerden biri vardı. Bu tavşan kümesiydi. İçi rengarenk tavşanlarla doluydu kümesin. Hatta iki tane de dedemin yakaladığı yabani tavşan bile vardı. Birde köyde iken doğan 15 günlük tüyleri yeni çıkan yavru tavşanlar vardı. Anneannemle birlikte tavşanları günlük olarak tarladan topladığımız taze otlarla besliyorduk. Evin sol tarafında sedir ağaçlarının altında inekler, boğalar ve buzağıları için etrafı çitlerle çevrili, mısır ve fasulye tarlasından ayrılan bir yer vardı. Yaylaya gelişimizden bir gün sonra dedem sığırları köyden getirmişti. İneklerin saman ve kepeklerini yiyecekleri yemliklerini dedem çoktan hazırlamıştı. İneklerin bağlandığı sedir ağaçlarının üst kısmında bana göre oldukça büyük sayılabilecek bir havuz vardı. Havuz 3x6 m boyutlarında ve yaklaşık 1.5 yüksekliğindeydi. Havuzu da görünce o yazımın güzel geçeceğini anlamıştım. Havuzda yüzebilecektim. Havuzun suyu anneannemlerin evinin bulunduğu tepenin karşısındaki daha yüksek olan dağdan geliyordu. İnce plastik hortumlarla gelen su yerçekimi kuvveti ile önce havuzun üst kısmındaki 1m3’lik küçük havuzda toplanıyor sonra da büyük havuza boşalıyordu. Ben her ne kadar havuzu yüzmek için düşünüyorsam da dedemin havuz hakkındaki düşüncelerini sonra öğrenecektim.

Çevredeki komşu çocukları ile akşama kadar havuzdan çıkmıyorduk. Her gün havuz suyunun biraz daha yükselmesini ve daha iyi yüzülebilecek seviyeye gelmesini istiyorduk. Havuzdaki mevcut su çok az oluyordu. 10-15 gün kadar havuz suyu epey yükselip de bizim için yüzülebilecek tam ideal seviyeye gelince, dedem havuzun suyunu boşaltıyordu. Tarladaki fasulye ve mısırların sulanması gerekiyordu ve havuzun tabanın da açılan küçük bir deliğe bağlı bir hortumla tarladaki bitkiler sulanıyordu. Ancak 1 veya 2 gün derin havuzda yüzebiliyor, sonrasında ise havuzun tekrar dolmasını bekliyorduk. Havuzdan çıktıktan sonra havuzun hemen yanında düz büyük kayalar vardı. Güneşte iyice ısınan kayaların üzerine uzanıp, havuzda üşüyen bedenlerimizi ısıtıyorduk.

Günümüz böyle geçiyordu. Bazen başka yerlerden havuza girmek isteyen çocuklar gelirdi. Çok fazla çocuk gelip de gürültü artınca anneannem hemen elinde bir sopa ile görünür ve diğer çocukları kovalardı. Çocuklar etrafa kaçışırlar, çoğu zaman elbiselerini bile almaya fırsat bulamazlardı. Anneannem bana ve yakın birkaç arkadaşıma bir şey yapmazdı.

Haftada bir gün anneannem yufka ekmek pişirirdi. Sabahleyin erkenden kalkar ve hamur yoğururdu. Yufka ekmek günlerini çok severdim. O gün bol bol tereyağlı ekmek ve gözleme yerdim. Anneannem bezeleri oklavayla açar dedem de ekmeği saçta evire çevire pişirirdi. Ekmek pişirmenin sonuna doğru gözleme zamanıydı. Bahçeden toplanan henüz çiçeklenmeye başlamamış gelincik bitkileri yıkandıktan sonra ince ince doğranır, içine taze çökelek, sıvı yağ ve tatlı kırmızı toz biber konurdu. Sonra pişen gözlemeleri tereyağı ile yağlayıp yerdik. Yufka ekmeğinin kokusunu alan komşu çocukları ve kadınlar gelirdi. Onlardan da kimisi gözleme yerdi kimisi de sadece pişmiş sıcak yufkayı severdi. En sonunda da kalın ve büyük bir hamurdan tereyağlı katmer yapılırdı.

Yaylaya göçtükten 1 ay sonra ekinlerin hasat zamanı geldi. Önce arpalar biçilir, sonra da buğdaylar biçilmeye başlanırdı. Tarlalar genelde engebeli araziler olduğu için orak makinesi veya biçerdöverle biçim yapılamazdı. Komşular ve akrabalar birbirlerine yardım ederdi. Birgün birinin ekini biçilir diğer gün diğerinin ki biçilirdi. Bizde çocuklar olarak ekin biçenlere su taşırdık. İçme suyu daha soğuk olan kuyulardan sağlanırdı. Elektrik yoktu. Gece aydınlanmak için küçük piknik tüpünün üst kısmına monte edilen ve lüks adı verilen basit aydınlatma araçları kullanılırdı. Suyu su kabağından yapılmış testilere koyup ekin biçen anneannemlere götürürdüm. Benden büyük abla ve ağabeyler kuyudan suyu kovayla çekerlerdi. Ben kuyuya düşerim diye kuyunun yanına bile yaklaşmazdım. Sadece bir defa anneannemle birlikte kuyunun ne kadar derin olduğunu görmek için içine bakmıştım.

Ekinler biçildikten sonra anneannemle sabahları evin karşısındaki tepeye kekik ve adaçayı toplamaya giderdik. Adaçaylarını orakla biçerdi anneannem, ben de onun biçtiklerini kucağımda taşır, eve götürüp iple bağlayıp evin dış kısmına duvara asardım. Evin içi ve dışı mis gibi kekik ve adaçayı kokardı. Topladığımım adaçaylarını anneme ve babama götürecektim. Anneannemim biçtiği kekikleri toprak damın üzerinde kurumaya bırakırdık. Kuruttuğumuz kekikleri sopalarla döverek yaprak ve çiçeklerini saplarından ayırıp çuvallara doldururduk. Sonra da çuvallardaki kekikleri kekik tüccarlarına satardık. Kekik tüccarları da kekikleri İzmir’e ilaç yapan firmalara götürüp satarlardı. Kekik çuvallarını evin çatısındaki samanlıkta saklardık. Kekik toplamak yasaktı. Ormancılara yakalanmamak için çuvalları saklardık. Kekikleri tam çiçeklenme döneminde biçiyorduk. Böylece hem kekiklerin üremesini hem de kekikleri arıların ziyaret edip kekik balı yapmalarını engelliyorduk. Neyse ki kekikleri köklerinden koparıp toplamıyorduk.

Arasıra küçük dayım gelirdi. O geldiği zaman çok sevinirdim. O beni ava götürürdü. Keklik ve tavşan avlamaya daha doğrusu yavrularını yakalamaya giderdik beraber. Sabah erken saatlerde ormana gider yavru keklikleri ve tavşanları onlara zarar vermeyecek tuzaklarla yakalardık. Yavru keklikleri kafese koyar onları bahçeden hergün topladığım taze otlarla ve yakaladığım çekirgelerle beslerdim. Keklikler çekirgeyi çok severlerdi. Elime aldığım küçük tahta sopalarla çekirgeleri yakalar ve kekliklere verirdim. Karınları doyan keklikler çok güzel öterlerdi. Dayım ava tüfekle giderdi ama tüfekle pek avlanmazdı. Ancak keklik ve tavşanların üreme mevsiminin sonunda birkaç kez eve avladığı tavşanları getirmişti. Dev gibi yaban tavşanlarıydı. O yıllarda “Far Avı” denilen zalim avcılık yöntemleri yoktu. Far avında bir traktörün aküsüne bir projektör bağlanırdı. Gece ormanda beslenmeye çıkan tavşanlar bulunurdu. Tavşanların gözüne projektör tutulur ve tavşanın gözünü ışık aldığı için tavşan kıpırdayamadan beklerdi. Tavşanın kurtulması ancak avcının tüfekle yapacağı atıştaki acemiliğine bağlıydı.

O yaz kurban bayramı yaza denk gelmişti. Kurban bayramı sabahı dedem kurbanlık keçiyi kesecekti. Keçiyi sırt kısmına ve bacaklarına suya daldırdığı eliyle gezinerek abdest aldırdıktan sonra keçiye tuzlu su içirdi. Tuzlu su içerse derisi kolay yüzülürmüş. Keçiyi yere yatırdılar anneannemle. Arka bacaklardan birini serbest bırakıp diğer üç bacağını sıkıca bağladılar. Ben keçi kesilirken bakmadım, daha doğrusu gözlerimi kapattım. Dedem keçiyi kestikten sonra derisini daha rahat yüzebilmek için bacağından ağzıyla üfleyerek şişirdi. Keçi balon gibi olmuştu. Keçi şişirildikten sonra derisi yüzülmek üzere evin hemen arkasındaki ağaçlardan birine asıldı. Dedem derisini yüzmeye başladı. Eliyle deriyi yüzerken arasıra bıçağı bana veriyordu. Bazen de kirlenen eline su döküyordum. Anneannem çoktan ocaklıkta kalın sedir odunlarını yakmış odunlar kor kor kömürlere dönüşmeye başlamıştı. Keçinin hemen böbreklerini kaptığım gibi soluğu anneannemin yanında aldım. Bizde adetti; keçi kesilir kesilmez çocuklar keçinin önce böbreklerini yerlerdi. Anneannem börekleri ikiye ayırdı, tuzladı ve ocaktaki demir mangalın üzerine koydu. Birkaç dakika da pişirmişti böbrekleri. Kurban bayramı günleri kahvaltı etle yapılırdı. Ben böbrekleri yerken dedem etlerle dolu demir leğenle geldi. Kebaplık etleri ayırmaya başladı. Dedem ağaçtan yaptığı ince şişleri hazırlamıştı akşamdan. Etler şişlere dizildi.

Tam ocağa konuluyordu ki araba korna sesi duyduk. Gelen büyük dayımdı. Yengemle birlikte gelmişlerdi. Yeni aldığı arabasıyla gelmişti. Dayım orman teknikeriydi. Durumu iyiydi. Dayım gelir gelmez dedemle birlikte onun kurbanını da kestiler. Sonra hem onun hem de dedemlerin kurban etlerinden kebaplar yapıldı. Anne ve babam gelemiyorlardı. Hem kurban kesecek halleri yoktu hem de çalışmak zorundaydılar. Onları çok özlemiştim. Keşke bayramda yanımda olabilselerdi. Evde bir şeyler yedikten sonra komşu çocuklar geldi. Onlarla beraber kebap yedikten sonra hep beraber komşulara ve akrabalara bayram ziyaretine gittik. Orada bize pişirdikleri kurban etlerinden verirlerdi. Bazı evlerde de kurban bayramı olmasına rağmen şeker ikram ediyorlardı. Kırmızı halkalı Konya Şekerleri. Onları hemen yemezdik. Poşetlere koyardık. Eti her zaman yemesek de çocuktuk ve şekerin yeri başkaydı. Şekeri eve götürüp saklar her gün azar azar yerdim. O yaz yaylanın neşesi bendim. Yaylada üzerime ilk defa kısa kollu tişört ve altıma şort giymiştim. Yaylada çocuklar uzun kollu kazak ya da gömlek altına da uzun kumaş pantolon giyerlerdi. Ben şort ve tişört giyordum. Sapsarı saçlarım vardı. Beni kısa şort ve tişörtle görenler turist denmeye başlamışlardı. Hatta ben işi iyice azıtıp ilerleyen günlerde sadece şortla dolaşmaya bile başlamıştım.

Annemin kahvaltı hazır demesiyle kendime geldim. Anneannemlerin evine, tarlaya ve havuza bakıyordum. Daha doğrusu enkaz yığınından geriye kalanlara. Yayla evinin çatısında ağaç kabukları diye bir şey kalmamıştı. Odalar eşek ve at ahırı olarak kullanılıyordu. Toprak dam yıkılmıştı. Tarlanın etrafındaki çitlerin direkleri bile yoktu. Tavşan kümesinin yerinde yeller esiyordu. Evin kapıları, pencereleri, tavandaki ve tabandaki tahtaları ortadan yok olmuştu. Havuz yerinde duruyordu. Betonları çatlamış, içi toprak ve taşlarla dolmuştu. Havuzun üst kısmındaki küçük havuz ise parçalanmıştı. İneklerin bağlandığı sedir ağaçlarının kimisi kesilmiş kimisi ise kurumuştu. Havuzdan çıktığımda havuzdan çıkıp da ısınmak için üzerine uzandığımız kayalar bile çatlamıştı. O yayladaki son yazımızdı anneannemlerle birlikte. Ertesi yıl ben okula başladım. Dedemler de köyden ilçeye göç ettiler. Seracılıkla uğraşmaya başladılar. Yayla evi de öylece kalmıştı. Zaman içinde de harabeye dönmüştü.

Şimdi 31 yaşındayım. Dile kolay 25 yıl geçmiş aradan. Anneannemlerin evinin şimdiki halini görünce içimi derin bir acı kaplıyor. Anneannemler uzun yıllardan sonra tekrar köye göç ettiler ilçeden. Hatta yaylaya bile gelmek istiyorlar ama artık iyice yaşlandılar ve yayladaki evleri de harap oldu. Düşünüyorum acaba evi ve çevresini yeniden mi yaptırsam diye. Fakat buna ilk önce dayılarım karşı çıkar, burası bizim yerimiz sana bir şey yaptırmayız derler. Zaten ilçedeki seralarına ve tarlalarına el koyup dedemle anneannemi hayata başladıkları yere, köye geri gönderdiler.

Uzun yıllar gelememiştim yaylaya. Yıllardan sonra annem ve babam bu yıl yaylaya göç etmeye karar verdiler ve o vesile ile gelebildim. Küçük tek odalı bir ev yaptılar. Üzeri kalın naylonla örtülü. Yaylanın tadını çıkarıyorlar şimdi. Anneannemlerin evinin halini görünce çok üzüldüm. Zaman nasıl değiştirmiş her şeyi. Biz büyümüşüz ve kirletmişiz dünyayı. Keşke çocuk yaşta o yaylada yaşayıp dursaydım, hiç büyümeseydim. Keşke…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 540
Toplam yorum
: 197
Toplam mesaj
: 7
Ort. okunma sayısı
: 1803
Kayıt tarihi
: 10.06.10
 
 

Gündemi ve olayları yakından takip etmeye çalışıyorum. Sinema, kitaplar, spor, doğa, siyaset, miz..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster