Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Nisan '11

 
Kategori
Sosyoloji
Okunma Sayısı
12107
 

Coğrafya kaderdir!

Coğrafya kaderdir!
 

 

1332 yılında Tunus’da dünyaya gelen ve 1406 yılında Kahire’de vefat eden, İbn Haldun’un yüzyıllarca önce söylediği söz.

Coğrafya kaderdir!

Dünya var olduğu sürece de geçerliliğini koruyacak.

Ünlü düşünürün bu sözünü, Afganistan’ı anlatan bir kitabı okurken derinden hissetmiştim.

Zorlu iklimi, yetersiz su kaynakları, kuraklığı, bazen dayanılmaz sıcakları ve / veya soğukları ile coğrafyanın bir ülkenin ve milletin kaderini nasıl belirlediğini çok net olarak görmüştüm ve dört mevsimi aynı anda yaşayabildiğim bir ülkede dünyaya geldiğim için şükretmiştim.

İbn Haldun, ünlü “Mukaddime” adlı dev yapıtında yerküreyi güneyden kuzeye doğru, paralel olarak yedi iklim bölgesine ayırıyor.

Buna göre güney uçtaki birinci bölge ile kuzey uçtaki yedinci bölge, iklim ve coğrafya koşulları bakımından birbirinin zıt kutuplarıdır.

Güneyden kuzeye doğru çıktıkça, sıcak iklimden soğuk iklime doğru bir geçiş söz konusudur.

En ortadaki dördüncü bölge ise, insan yaşamına en elverişli, en mutedil bölgedir. Bu tür bir ayrımla dünyadaki iklim bölgeleri, temelde üç ayrı bölgeye indirgenebilir. Ancak bu bölgelerin tekrar yeni bölümlere ayrılması, iklim koşullarında da bir nüans olduğunu vurgulamak içindir.

Bu anlamda Haldun, dördüncü iklim bölgesinin bir altı ile bir üstünü de orta iklim bölgesine dâhil etmekte.

İbn Haldun’un ayrıntılı olarak yerküre üzerindeki iklim bölgeleri üzerinde durması boşuna değil. Bu bilgi ve tasniflerle o, uygarlık biliminin (ilm-i umran) temellerini atmaktadır.

Bir başka deyişle ekolojik (çevrebilimsel) koşullar, onun geliştirmeye çalıştığı sosyoloji, tarih felsefesi, antropoloji ve buna benzer daha birçok bilim dalının altyapısını oluşturmakta.

Ona göre çevresel koşulları ve olanakları tanımak, insanlık toplumunu ve bu toplumlarda meydana gelen gelişmeleri ve değişmeleri de tanımak anlamına gelmektedir.

Orta iklim, insanlığın gelişimine en uygun bir bölgedir. “Bundan dolayıdır ki, ilimler, sanatlar, binalar, giyecekler, yiyecekler, meyveler, hatta hayvanlar ve canlılar, ortadaki bahis konusu üç iklimde (3. 4. ve 5. iklimlerde) oluşan her şey, itidal (ve kemal) hususiyetine sahiptir.

İbn Haldun, uygarlığın sadece maddi öğelerinin değil, aynı zamanda manevi öğelerinin de bu bölgede en mükemmel bir şekilde geliştiğini bildirir. “Beden, renk, ahlak ve din bakımından mutedil insanlar burada yaşarlar. Hatta nübüvvet (müessesesi bile) ekseriya burada mevcut olmuştur.

Daha güney ve kuzey bölgelerde peygamber geldiğine dair herhangi bir habere vakıf olmadığımızı belirten Haldun, dinî gelişim ve yayılma sürecini de ekolojiyle bağlantılı olarak ele alması oldukça ilginç bir yaklaşımdır.

Bu tür bir açıklama tarzı, zaman zaman zihinlerde beliren “Neden hep peygamberler Ortadoğu bölgesinde ortaya çıkmışlardır?” sorusuna bir cevap vermektedir.

Bilimsel kavramlarla ifade edersek, İbn Haldun sosyolojisinde en geniş anlamıyla uygarlık (maddi ve manevi kültür) “bağımlı değişken”, ekoloji (çevresel koşullar) ise “bağımsız değişken”dir.

Yani ilki “açıklanan”, ikincisi “açıklayan”dır. Haldun’unun iklim yapılarını geçirgen bir tarzda ele alması, kuramını daha yumuşak ve nüanslı bir model haline getirmektedir.

Şöyle ki, bir eleştiri olarak Hıristiyanlık ve İslam dininin yayıldığı bazı bölgelerin (Yemen vs.) birinci ve ikinci iklim bölgesinde olduğunu söyleyenlere Haldun, buradaki iklim farklılaşmasının önemini vurgulamaktadır: “Çünkü Arap yarımadası üç taraftan tamamıyla denizler tarafından kuşatılmıştır. Onun için denizdeki rutubetin, yarımadadaki havanın nemi üzerinde tesiri olmuştur. Bu ise sıcaklığın gerektirdiği kuruluğun ve inhirafın (yani normal olmayan aşırı sıcaklık durumunun) eksilmesine sebep olmuştur. Bu yüzden denizin nemi sebebiyle burada kısmen (umrana müsait) mutedil bir durum meydana gelmiştir.

İbn Haldun’a göre, iklim ve coğrafya koşulları, insanları o kadar değiştirebilecek bir güce sahiptir ki, güneyin birinci ikliminde ve kuzeyin yedinci iklimdeki insanlar, “… tüm halleri itibariyle insanların hallerinden uzak ve hayvanların hallerine yakındır”

Eğer iklim koşulları bu kadar güçlüyse, neden insan ırkları (renkleri) da buna göre şekillenmesin?

İbn Haldun, ırkların oluşumunu da tümüyle bu etkene bağlamaktadır. Ona göre soy bilginleri ve din adamlarının öne sürdükleri teolojik kökenli haberler anlamsız şeylerdir. Sanıldığı gibi ırklar, Hz. Nuh’un oğulları olan Ham, Sam ve Yafez’in soyundan gelmiyorlar.

Milletler arasındaki fark, sadece neseplerin farklı olmasından ileri gelmez. Hele hele siyah ırkın oluşumunu Nuh’un Ham’a yaptığı bedduayla açıklamak, iklimsel ve coğrafyasal koşulların etkilerinden gafil olmaktan başka bir şey değildir.

İbn Haldun’a göre siyah ırkın güneyde; beyaz ırkın kuzeyde, mutedil renklerin ise orta bölgelerde yerleşik olması bir tesadüf eseri değildir. Bu olgu, tümüyle iklim ve coğrafya koşullarından bağımsız değildir. Fakat ilginçtir, İbn Haldun ırk olgusunu tümüyle bu koşullara da bağlamaz. “Bazıları itibariyle millet ve ırk (ümmet ve ceyl, nation ve race) arasındaki fark nesep ile olur. Nitekim Araplarda, İsrail oğullarında ve Farslarda durum böyledir. Bazılarında, içinde yaşanılan iklim, coğrafi bölge ve semt cihetiyle olur. Nitekim zenciler, Habeşliler, Sudanlılar ve Slavlar için durum bulur. Bazen de adet (içtimai itiyat, anane, custom), şiar (mümeyyiz vasıflar, distinguishing) ve neseple hâsıl olur, nitekim (bazı) Araplarda bu durum(da) vardır. Bunun dışında milletlerin halleri, hususiyetleri ve ayırıcı vasıfları itibariyle de olur.

Dikkat edilirse, burada İbn Haldun, ırkların oluşumu konusunda indirgemecilikten kurtuluyor ve ırkların oluşumunda nesep, iklim, coğrafi bölge, semt, adet ve ayırıcı vasıf gibi pek çok faktörü etkili görmekte.

Bu anlamda İbni Haldun, biyolojik ırk kuramlarını reddederek daha gerçekçi bir ırk kuramına ulaşmış.

İbn Haldun, güney ve kuzeydeki ırklar (beyaz ve siyahlar) hakkında olumsuz bir şekilde konuşurken, hiç bir zaman bu ırkların yaradılıştan böyle olduklarını iddia etmiyor.

Tam tersine harici faktörlerin bunu tayin ettiğini dile getirir. İşte, tam noktada o ırkların değişebileceğini de savunur. “Hiç şüphe yok ki, bahis konusu hususların ve vasıfların hepsi, nesilden nesile geçerken değişir. Bu gibi şeylerin sürekli ve aralıksız devam etmesi de zaruri değildir. Kulları hakkında Allah’ın sünneti (âdeti ve kanunu) budur ve ‘Sen Allah’ın sünnetinde (tabii ve ictimai olan ezeli nizamında) bir değişiklik bulamazsın.”

Irkların zamanla değişebileceği konusunda Haldun, bazı gözlemler ileri sürmektedir.

Sözgelimi zenci Sudanlılardan biri, mutedil iklim bölgesine geçerse veya tersine mutedil bir iklimlen biri mutedil olmayan bir yöreye geçerse, bunlar renk bakımından bir kaç kuşak sonra farklılaşmaktadır.

Eğer Avrupalı bilginler daha erken bir zamanda İbn Haldun’unun yapıtını ve bunun içindeki orijinal görüşleri tanıma imkânına sahip olsalardı, belki de ırkçılığa zemin hazırlayan sapkın ırk teorilerine itibar etmeyeceklerdi.

Demek ki, ırklar tümüyle genetik olarak açıklanamayacağı gibi, sadece kavim ve milletlere özgü ayırıcı özelliklerde ırksal temellere indirgenemez. Hem ırksal-genetik öğeler, hem de kültürel özellikler değişkendirler.

İbn Haldun dünyayı belirli iklim bölgelerine ayırıyor ve bu temelde toplumları ve halkları da tasnife çalışıyor. Bu makul bir işlem gibi görünmekle birlikte, eğer şemalar haklı çıkarılmak için realite çarpıtılırsa o zaman son derece tehlikeli bir yola girilmiş olur. Unutulmamalıdır ki, her sınıflandırma yeni sınıflandırmalara yol açar ve böylece realite daha detaylı ve nüanslı olarak ele alınabilir.

Eskimoların karda kırka yakın beyaz renk nüansını fark etmesi buna tipik bir örnektir.

Oysa biz, karı sadece ve sadece beyaz olarak tanırız.

Netice olarak dürüst her bilim adamı, kurgusal şemalar pratikle çeliştiği zaman realiteyi değil, modelini değiştirme cesaretini gösterebilmelidir. Aksi halde kurgusal modeller, realiteyi çarpıtmaktan başka işe yaramayacaklardır.

Kaynaklar :

http://tr.wikipedia.org

http://www.edebistan.com

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Eskimoların karın 40 renk tonuyla ilgili farkındalığı çok hoş bir örnekti. Dört başı mamur, dört dörtlük bir yazı olmuş Nilgün hanım. Özellikle duygusal tonu yüksek yazılarınız ve bilgi yoğunluğu titizce harmanlanıp, analiz edilmiş bilimsel değeri yüksek, emek yoğun yazılarınız vasatın çok çok üstünde bir görüntü arzediyor. Devam... Aynen devam... Cemce sevgilerimle...

Cem Beraat Çamsarı 
 10.05.2011 2:07
Cevap :
Evet Cem Bey, Eskimo örneği bana da son derece ilginç gelmişti araştırma yaparken. Beğenmenize sevindim, teşekkür ve saygılarımı sunuyorum.  10.05.2011 13:37
 

Doğduğunun yerin koşulları Muallak Kader'inizin büyük sayılacak bir bölümünü ta doğarken belirliyor. Katılıyorum. Teşekkürle, selamla, saygıyla... MS

Mehmet Sağlam 
 23.04.2011 8:32
Cevap :
Dünyanın değişik coğrafyalarında dünyaya gelen insanlar belki de bunun bir kader olduğunun farkına varmaksızın, üzerlerinde yaşadıkları coğrafyada kaderlerini değiştirmek için çırpınıyorlar ! Sevgi ve saygılarımı sunuyorum, teşekkür ederim yorumunuz için.  25.04.2011 10:05
 

Siyahi bir anne-babanın kızı olarak Afrika'da doğmadığım için sıklıkla şükrederim. Evet, coğrafya kaderdir, güzel Ülkemizin kıymetini ah bir bilebilsek...Sevgilerimle...

Yurdagül Alkan 
 20.04.2011 23:05
Cevap :
Şükredecek o kadar çok şey var ki aslında. Önemsiz gibi görünse de bunlardan biri yaşadığımız coğrafya... Ne mutlu Türkiye gibi bir coğrafyada dünyaya geldiğimiz için. Teşekkür ederim yorum için Yurdagül Abla, sevgi benden.  21.04.2011 8:49
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 505
Toplam yorum
: 1896
Toplam mesaj
: 118
Ort. okunma sayısı
: 4445
Kayıt tarihi
: 30.03.10
 
 

Kişisel gelişim uzmanıyım. Yaşam Koçu, İlişki Koçu, NLP Uzmanı ve Eğitmeni, Kuantum Yaşam Koç..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster