Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

09 Eylül '11

 
Kategori
İlişkiler
Okunma Sayısı
1059
 

Çoğu kimse bilmez ama limonun özünde çileğinkinden daha çok şeker vardır, lakin o tadı alabilene…

Çoğu kimse bilmez ama limonun özünde çileğinkinden daha çok şeker vardır, lakin o tadı alabilene…
 

çoğu kimse bilmez ama limonun özünde çileğinkinden daha çok şeker vardır, lakin o tadı alabilene…


Ne kötü insanların çıkarları uğruna sana yanaşması yahut senin sırtından prim yapmaya çalışması. Ama “farkındalık” yakar en çok canını, farkında olup da boynunu eğmek zarifçe, “peki” demek inadına, inadına kötülüğe iyilikle cevap vermek, Utandırabilmek… Hoş bir insanın değmediğini anlayabildiğin halde ona iyilik yapmanın adı bu devirde “enayilik” ile eş değer oldu ama olsun, çoğu kimse bilmez ama limonun özünde çileğinkinden daha çok şeker vardır, lakin o tadı alabilene… 

Yemeğin tadına bakmadan tuzlamak gibidir ön yargılı olmak. Tadını bilmeden ona tatsız, tuzsuz demek gibi. Bir insanı dost olarak hayatıma sokmayı düşündüğüm zaman muhakkak içimde bir yerde yüreğimi ayaza çeviren gizli bir güvensizlik rüzgârı eser. Bunun sebebi belki de üniversite de ailelerinden koparak gelen ve okulun uzaklığını özgürce gezebilmek için kullanan okul arkadaşlarımdı. Onları çok iyi tanımadan hemen ısınmış ve evimi paylaşmıştım. Bir zaman sonra “okulu” özgürlük atının üzerinde rahat koşabilmek için altlarına aldıkları bir eyer gibi kullandıklarına üzülerek şahit olmuş ve düzelmeleri için savaş vermiştim. Düzelmeyeceklerini bile bile… Özgürlük insanın bazen her şeyden kaçıp uzaklaşmak istemesi için iyi bir neden olduğu gibi, bazen de sorumsuzlaşmasına sebebiyet vermektedir. Hepimiz zaman zaman yaşamın yaka silktiren dönemlerinde uzakta var olduğunu hayal ettiğimiz bir sahil kasabasında, kuş seslerine kulak vermek ve özgürlüğü doyasıya tatmak isteriz. Bazımız yüksek seste çalan bir müzikle deliler gibi dansetmek, bazımız her şeyi unutmak için en büyük zevk saydığımız kadehten defalarca yudumlamak… Ancak hepimizin belli sorumlulukları olduğu için bunun ölçüsünü ona göre ayarlamamız gerekir. 

Bazen düşene vuranlara hırslanarak elinizi uzatıp kaldırmak istersiniz, uzatırsınız elinizi ve bir bakarsınız ki sizde yerdesiniz. Belki de hak etmiştir yerdeki dersiniz, aksi olsa sizin uzattığınız ele ihtiyaç dahi duymaz veya sizi de oraya çekmezdi. Oradan kalkmak için önce o kişinin içinde istek olmalı, olmadığı zaman sizin elinizden bir şey gelmiyor ve üstelik onu çıkarmaya çalıştığınız yere sizde düşebiliyorsunuz. İşte o duruma düşmemek için sonrasında sorumsuzca davranan bu arkadaşlarımdan uzak durmayı uygun bulmuştum. Okul yaşantımın ikinci yılında ise insanları daha iyi tanımaya başlamış ve sıkı dostluklarla sarıp sarmalanmıştım. Ama okul bittiğinde yine dış dünyaya karşı oluşturduğum gizli bir güvenlik kotası beni esir etti, bazen kimseye güvenmiyor, ön yargılı davranıp yanıldığımı görüyorum. 

İşe başladığım o karamsar günlerde, servisten indiğim gibi hızlı adımlarla yanında isteksizliğimi koşuşturduğum insan, bugünlerde eve yaklaştıkça yavaşlattığım adımlarımla, yanında zamanın nasıl geçtiğini anlamadığım dostum olmuştu. O benim en iyi arkadaşım… 

Her gün akşam olsun, şu geçen zamana inat dolu dolu sohbetin kucağına bırakayım kendimi diye işimi çabucak bitirme telaşına düşerdim. Ama emekle, hevesle, alın terinin en güzeli, en hasıyla. Arada çalan telefonda sesini duymanın gönlü hoş eden sükûneti, hatırını sormasının üzerinde bıraktığı iç huzuru yeterdi gamze gamze gülmeye... Bir canda birden fazla ruh taşıyandı "o". Ne tuhaf varlığı bende alışkanlık yapmıştı. Bilmezdi ama kötü olduğum zaman bile onu sıkmamak için "iyi diyelim iyi olsun" oyunu oynardım. Öyle de olurdu. Yüzünün yüzüme sevgiyle şefkatle çevrildiği vakit neşemde sıhhatimde yerine gelirdi.
Ama bugünüm onsuz geçti, bugünüm dostsuz geçti. Etrafımda çıkarı için gönül kapımı tıklatan birkaç kişinin ziyaretine ise lafım yok. Bir komşu gibi evinde eksilen bir şeyi istermişçesine "sende şu var mı?" diyerek hal hatır sormayı unutup, istediğini alıp giden bir komşu... Yine de küsmem, kırmam kapıma geleni, istediği bende varsa eli boşta göndermem... Ben ondan öğrenmiştim hayata böylesine güzel bakmayı, dikeninin yerini iyi kestirip gülü acıtmayan yerinden tutmayı... Gümüş tepside içimdekileri olduğu gibi karşımdakine sunmayı, inadına sunmayı... 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 33
Toplam yorum
: 32
Toplam mesaj
: 15
Ort. okunma sayısı
: 404
Kayıt tarihi
: 01.11.07
 
 

Kanat çırpan bir kelebek dünyanın diğer bir ucunda kasırga çıkarabilir mi? Bana göre zamanla veya..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster