Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Haziran '13

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
358
 

Çokluğun birliği

Çokluğun birliği
 

Kızımın ödül alamayan hikayesi...

“Karşıtlıklar yararlıdır, en iyi uyum farklılıklardan çıkar.” Heracleitus

Güneş, sarı peçesini yavaş yavaş yırtarak gülümseyen yüzünü cömertçe sergiliyordu. Can dostu toprağa birkaç gün önce son cemreyi de hediye etmişti. Aldığı hediyeden memnun görünen toprak ısınıp canlanmaya başlamıştı. Artık bahar gelmişti. Tabiat, baharın gelişiyle kış mevsiminin o çıplak halinden kurtulup çimlerle yeşilleniyor, rengârenk çiçeklerden yaptığı taçları göğsünde taşıyordu. Fulya, nergis, lale, sümbül, papatya, ortanca… Bilge pencereden bakarak: “Bahar nasıl oluyor da bu kadar farklı çiçeği kalbinde barındırabiliyor? “ diye kendi kendine mırıldandı. Yine sabahın ilk ışıklarıyla uyanmıştı. Burnuna sıcak ekmek kokusu geldi. Çabucak üstünü giyinip pencerenin pervazına bıkıp usanmadan her gün uğrayan kumrularına bir avuç buğday bırakarak mutfağa indi. Aceleyle annesinin yaptığı mısır ekmeğinden bir parça koparıp okul yolunu tuttu. Bilge güzel, güzel olduğu kadar da zeki bir kızdı. Siyah bukleli saçları ve kırmızı yanakları, beyaz tenine saf bir güzellik katıyordu. Vaktinin çoğunu düşünerek, araştırarak ve kitap okuyarak harcardı. Çoğu zaman da kendi kendine konuşurdu. Arkadaşlarının çoğu bu yüzden ona garip kız derdi. Bilge ise onların bu değerlendirmelerine bir anlam veremezdi. Evren bu kadar garipken garip olan sadece kendisi miydi? Arkadaşları niçin merak ettiklerine gülüp geçiyordu! Bilge’nin aklını karıştıran o kadar çok şey vardı ki… Yine kafasında cevabını veremediği sorular dolanıp duruyordu. Okul yolunda dalgın dalgın yürürken gözü sağ tarafta duran kendisinden en az otuz, otuz beş yaş büyük olduğunu tahmin ettiği külüstür Murat 124 ‘e takıldı. Yılların verdiği yıpranmışlıkla yer yer boyası dökülmüş, aldığı farklı zamanlardaki darbelerden olsa gerek kaportası yumru yumru olmuştu. Arabanın çatlamış yan aynasında yansıyan yüzünü gördü ve gülümsedi. Ayna onu âdeta bir dudağı yerde bir dudağı gökte gösteriyordu. Bu yansıma onu yine içinden çıkamadığı sorulara döndürmüştü. Neydi aynada gördüğü? Ayna niçin onu farklı gösteriyordu? Kırık olduğu için mi? Ya evren de bir kırık aynadan yansıyan resim gibiyse? Bu soruyla birlikte kafasında yine fırtınalar esmeye başladı: ’’Kimim ben?’’ dedi. Gökkuşağı nasıl oluşuyor? Hepimiz bir gün öleceksek neden yaşıyoruz? Ölen kişi nereye gider? Hala keşfedilmemiş hayvanlar var mıdır? Küresel ısınma da neyin nesi? Peki ya insanlar soru sormayı ne zaman bırakır? Büyüyünce mi? Bu sorular ona hiç bitmeyecekmiş gibi gelirdi.

Birdenbire okulun kapısına geldiğini farketti. Ne kadar da çabuk gelmişti okula! Okulu çok severdi Bilge, özellikle de öğretmenlerini. Çünkü arkadaşlarından daha çok onlara sorabiliyordu sorularını. Bazı geceler biran önce okula gitmek istediğinden uyku tutmaz bir türlü sabahı edemezdi. Genellikle güneşin ilk ışıklarıyla uyanır, eve sığamaz; okula da en erken o giderdi. İşte bugün de o günlerinden biriydi.

Okulun sessizliğinden anladığı kadarıyla daha kimsecikler okula gelmemişti. Sadece Fikret amca vardı bekçi kulübesinde. Yorgun olduğu gözlerinden belliydi. Gür sesiyle: ‘’Günaydın Bilge!’’  dedi.         

-Günaydın Fikret amcacığım.

- Bugün ne haberlerin var bakalım ufaklık?        

-Ufaklık deme bozuluyorum ama!

-Affedersin küçük Bilge.

-Fikret amca, aynı toprakta bu kadar farklı çiçek nasıl açabiliyor?

-Gerçekten de hiç düşünmemiştim. Sen bu soruyu öğretmenlerine sormaya ne dersin?

Bilge gülümsedi. Onlar konuşurken boyları, renkleri, yüzleri farklı farklı öğrenciler; çok farklı mahallelerden gelerek okul bahçesine doluşmuştu. Bu kadar farklı öğrenci nasıl oluyordu da bir birlik oluşturabiliyordu? Onları birleştiren okul muydu diye peşi sıra sorular dizildi Bilge’nin zihnine. Birden okul kapısında arkadaşı Gizem’i gördü. Gizem ufak tefek bir kızdı. Kocaman zeytin gözleri, kumral saçları, toparlak bir yüzü vardı…

Gizem selam vererek: ‘’Hey, haydi, geç kalıyoruz!’’ diye bağırdı. Kol kola girerek hızlı adımlarla sınıfa çıktılar. İlk ders Türkçeydi. Türkçe öğretmeni kalkık burnunun üstündeki patlak gözleriyle sınıfı süzdü. Sevecen, iyi huylu bir hocaydı Sevilay Öğretmen. Türkçeyi de çok düzgün ve güzel konuşurdu. Tatlı bir sesle: “Merhaba çocuklar, sanırım geçen hafta verdiğim kompozisyon ödevini yapmış olmalısınız” dedi. Öğrenciler hep bir ağızdan :‘’Evet, yaptık!’’ diye karşılık verdiler. Sevilay Öğretmen: ‘’Hadi Mehmet, yazdıklarını oku da dinleyelim.’’

Mehmet diğer çocuklara nazaran iri görünen cüssesiyle ayaklarını sürüyerek tahtaya çıktı ve kompozisyonunu büyük bir heyecanla okumaya başladı. Ara sıra cümleleri toplayamıyor, kekeliyordu. Herkes pür dikkat onu dinliyordu. Yazısında bakmakla görmek arasındaki farkları anlatmaya çalışan Mehmet, “önemli olan bakarken görmektir.” diyerek sunumunu bitirdi. Sevilay Öğretmen:” Arkadaşınız güzel bir konuya temas etmiş çocuklar. Hepimiz bakıyoruz da ama görebiliyor muyuz? Gerçekten neydi bakmakla görmek arasındaki fark?” dedi.  Bilge, Mehmet’in yazdıklarını düşündü. Arkadaşları metne bakarken sadece harfleri, kelimeleri, cümleleri mi görüyordu acaba? Oysa kompozisyonda muhteşem bir birlik yok muydu, her yönden birliği vurgulamıyor muydu? Farklı farklı harfler bir araya gelerek kelimeleri, kelimeler cümleleri, cümleler ise bu güzel yazıyı oluşturmuyor muydu? Bir harf tek başına fazla bir anlam ifade etmezken kompozisyonda ne kadar da anlamlıydı! Bilge bu düşüncelerle uğraşırken zil sesiyle kendine geldi. Hafif yağmur yağdığını dışarıya çıkınca fark etti.

Güneş bulutların arasından yine gülümsüyordu. Kardelen bütün gücüyle birdenbire bağırdı: ‘’Hey çocuklar! Bakın gökkuşağı.’’ Herkes büyük heyecan ve sevinçle gökkuşağının uzandığı ufka baktılar.

Puslu fakat ışıl ışıl yüzüyle çok güzel görünüyordu gökkuşağı. Buğra: “Arkadaşlar gökkuşağının dibinde hazine olurmuş duydunuz mu?” dedi.

“Bense gökkuşağının altından geçmek uğur getirir diye duydum.’’diye söze karıştı Kardelen. Bilge yine derin düşüncelere dalmıştı. Birbirinden farklı yedi renk birleşerek nasıl bu estetiği oluşturmuştu. Ankara’da üniversitede okuyan ablası aklına geldi. Ayna karşısında saatlerce kıyafet dener. “Bu kazağımın rengi pantolonuma uymadı, bu gömlek bu ceketle gitmedi.” diye söylenirdi. Oysa gökkuşağında farklı farklı renkler ne kadar uyumluydu.

Zil okul bahçesinde yankılandı tekrar. Teneffüsün bittiğini haber veriyordu. Öğrenciler sınıflara yöneldi hep birden. İkinci ders, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi idi. Din öğretmeni; insanların renkleri ırkları, dilleri farklı olsa da Allah’ın gözünde eşit oldukları, hepsinin insan olduğunu anlatıyordu. İnsanlık bütün varlıkları bir araya getiriyordu. Fark yapıp edilenlerdeydi. Hepimiz insandık, hepimiz çamurdan yaratılmıştık, hepimiz Adem ile Havva’nın çocuklarıydık. Farklılıklarımız bir birlik oluşturuyordu aslında. Güzellik üzerine bütünleşen bir birlik. Tıpkı gökkuşağı gibi diye düşündü Bilge. Gökkuşağındaki farklı renkler bir birlik ve güzellik oluşturuyordu. Her bir farklı insan da insan olmak bakımından bir bütündü.

Bilge, çokluk ile birlik arsındaki çelişik görünen ilişkiyi düşünüyordu. Matematik öğretmeni Fazıl Bey’in sürekli tekrarladığı bir cümleyi hatırlattı ona çokluktaki bu birlik. “Matematik çelişkilerden kurtulma sanatıdır.” derdi Fazıl Öğretmen. Bilge matematik derslerini iple çekerdi. Bir sonraki ders de matematikti. Yalnız Bilge’ye değil, bütün diğer öğrencilere de matematiği sevdiren bir öğretmendi o. Tıpkı gürültüsüz akan yağdan bir nehir gibi sakin bir insandı. Her derse bir küçük masalla başlardı. Somurtkan yüzlü matematiği tavırları ve sözleriyle gülümseten masalcı dedeleriydi Fazıl Öğretmen.

Bilge ve arkadaşları sınıfta yerlerini almışlar sabırsızlanarak Fazıl Öğretmeni bekliyorlardı. Fazıl Öğretmen kapıdan içeri daldı, yoklama defterini imzaladıktan sonra her zaman yaptığı gibi gülümseyerek derse başladı. Herkes merakla günün masalını bekliyordu. Önce bir soru sorardı Fazıl Öğretmen. Bu tavrını yine korudu ve “ Çocuklar sizce matematik nedir ?” dedi. Herkes şaşırmıştı. Nice zamandır matematikle boğuşmaktaydı öğrenciler ama pek de düşünmemişlerdi matematiğin ne olduğunu. Akılları başlarına gelince yöneltilen suallere verdiği ilginç yanıtlarla onları çokça güldüren Karikatür Erdem söz istedi: “Matematik konuşan sayılardır öğretmenim.’’ Gülmek için tetikte bekleyen öğrenciler, bu cevap üzerine kıkırdamaya başladılar. Fazıl öğretmen de gülümsedi. “Çok anlamlı bir cevap verdin Erdem. Aslında çok doğru bir yerden yakalamışsın. Matematik bir dildir çocuklar, gerçekten çok önemli bir dil.

Ne demek istediğimi eski kitapların birinde geçen şöyle bir hikâye ile anlatayım: Bir zamanlar dünyadaki bütün insanlar tek bir dil konuşurmuş. Bu hâl, insanları birleştirmiş, işleriniçok kolaylaştırmış. Düşünsenize herkes birbirini anlayabiliyor, müthiş bir birliktelik!  İnsanlar aynı dili konuşmanın verdiği güçle imkânsız görünen bir şey yapmaya kalkmışlar.

Onlar çok yüksek bir kule yaparak, cennete bu kule ile erişebilme yolları aramaya başlamışlar. Bu cüretkâr girişimleri Tanrı’nın hoşuna gitmemiş. Onlara bir ceza vermiş. Bilin bakalım neymiş o ceza?” Öğrenciler heyecanlanmıştı. Tanrı, nasıl bir ceza vermiş olabilirdi?

Fazıl Öğretmen, öğrencilerini fazla merakta bırakmak istemedi: “Verilen ceza birbirlerini anlamasınlar diye dillerin artık farklı farklı olmasıydı” dedi ve ekledi: “ İşte insanlar o gün bugündür çeşitlenen dillerden dolayı anlaşamaz oldular. Ama yeniden ortak bir dil oluşturmak için de didinip dururlar. İşte en sonunda anlaşabildikleri ortak bir dil, matematik dilini oluşturdular. Matematik bir dildir çocuklarım. Sayılarla formüllerle konuşan bir dil. Sözlü dillerle iletişim kurmada zorlanan insanlar, zihin dili matematikle kolayca anlaşabilir.’’

Bu hikâyeyle birlikte Bilge’nin zihninde yeniden şimşekler çakmaya başlamıştı.  Matematik bütün insanlara aynı dili konuşturan evrensel bir dildi. Fazıl öğretmenin geçen derste anlattığı denklemleri düşündü. Birkaç sembolden oluşan bu denklemlerin çözümü tahtayı bütünüyle kaplayabiliyordu. Çözüm, farklılıklar ortaya çıkarıyordu. Oysa bütün bu çeşni denklemin içindeydi ve biz bunu sayılar üzerinden kavrayabiliyorduk. Bilge’nin zihni birden bire geçmiş derslerin birinde Türkçe öğretmeninin İstiklal Marşı’nın ilk iki mısrası üzerine yaptığı yoruma sıçradı. Matematiksel denklemler, tıpkı mısraları andırıyordu. Sevilay Öğretmen “ Korkma sönmez bu şafakta yüzen al sancak, Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak…’’ mısralarını açıklarken bir denklemi çözümler gibi davranmıştı.  Birbirinden çok uzak görülen bu iki dersin dolaylı bir birlik oluşturduğunu fark eder gibi oldu. Bilge bu yoğun düşünceler içinde zilin çaldığını duymamıştı bile. Arkadaşı Gizem’in çekiştirmesiyle kendine geldi: “Hadi Bilge. Teneffüs bitecek! “ Koşar adımlarla avluya çıktılar. Bilge daldığı düşüncelerden çıkana kadar teneffüs bitmiş olmalıydı ki,  avluya çıkmalarıyla geri dönüş zilinin çalması bir oldu. Sınıfın kapısında Çağrı’nın gür sesini duydular: ‘’ Hey çocuklar Hasan Öğretmen dersi laboratuvarda işleyecek!”

Öğrenciler çantalarını alıp telaşlı adımlarla laboratuvara yöneldi. Laboratuvara girer girmez dikkatlerini öğretmen masasının üzerindeki insan maketi çekmişti. Belden aşağısı olmayan bu insan maketinde organlar açıktaydı. Maket ürkütücüydü. Öğrenciler gövdeden dışarı taşan organlara meraklı gözlerle bakarak yorumlar yaparken Hasan Öğretmen beyaz önlüğüyle kapının önünde belirdi. Çatık kaşlarıyla sertçe : “ Herkes yerine! “ dedi. Laboratuvar birden sessizliğe bürünmüştü. Hasan Öğretmen : ‘’ Bugünkü konumuz vücudumuzdaki iç organlarımız.‘’ Herkes dikkatini yeniden masanın üzerindeki yarım adama yöneltti. Hasan öğretmen :‘’Evet çocuklar bakalım organlarımızı tanıyor musunuz?’’ diyerek maketin başına eliyle basarak gövdeye monte edilmiş organları birer birer yerlerinden sökmeye başladı. Bilge bu işe çok şaşırmıştı. Kendi organları da böyle sökülüp takılabilir miydi acaba?

Hasan öğretmen organları teker teker eline alıp tanıtmaya başladı: ‘’Evet çocuklar, bu elimde görmüş olduğunuz organının adını bilen var mı? İsterseniz bir ipucu vereyim. Çok kırılgan ve duygusaldır! ‘’ Bu ipucuyla öğrenciler onun kalp olduğunu anlamıştı. ‘’ Tahmin ettiğiniz gibi bu bir kalp. En önemli görevi, durup dinlenmeden vücudumuza kan pompalamak. Bu ise bir mide!

Organlar içerisinde en obur olan! Karın boşluğunda yer alır ve yediklerimizi sindirir. Onu korumak için de alkolden ve koladan uzak durmak gerekir. Bu elimdeki ise böbreklerimizdir. Vücutta işe yaramayan kirli suyu dışarı atmaya yardımcı olur, ama temiz suya gereksinim duyar. Vücudumuzun su ihtiyacını karşılamazsak hasta olur…’’ Her bir organı tek tek tanıtan Hasan öğretmen: ‘’…gördüğünüz gibi farklı işlevlere ve görüntüye sahip bu organlar bir araya gelerek vücudumuzu oluşturur ve muhteşem bir ortaklık sergiler.

İçlerinden biri bir sorun yaşarsa bundan hepsi rahatsız olur.’’ diyerek dersi tamamladı. Bu arada zil de çaldı. Öğrenciler aceleyle çantalarını topladılar ve koşar adımlarla okuldan ayrıldılar. Çünkü bu son dersleriydi.

Eve dönüş yolunda karnının iyice acıktığını hissetti Bilge. Ona göre annesi dünyanın en becerikli aşçısıydı. Çok leziz yemekler yapardı. Annesinin bugün neler hazırladığını merak ederek evin kapısını yumruklamaya başladı. Annesinin kapıyı açmasıyla yüzüne çarpan sıcak havayı ve mis gibi yemek kokusunu içine çekti.

-Hoş geldin kızım.

-Hoş bulduk anneciğim. Açlıktan ölmek üzereyim. Hangi güzel yemeği yaptın o sihirli ellerinle?

-Güveçte türlü ve salata canım. Hadi üstünü değiştir, elini yıka sofraya gel.

-Tamam anneciğim!

Bilge koşar adımlarla odasına çıktı. Üstünü bir çırpıda değiştirip banyoya yöneldi. Elini yıkayıp mutfağa indi ve yemek masasında yerini aldı.

-Anneciğim bugün okulda neler neler öğrendim…

Annesi yemekleri servis ederken kızına da laf yetiştiriyordu.

-Neler öğrendin canım? Türlümüz ve salatamız da hazır!

Bilge bir yandan yemeğini kaşıklıyor bir yandan da okulda olanları bir bir anlatıyordu. Fatma Hanım ise onu bıkmadan tebessümle dinliyordu. Bilge heyecanla bakmakla görmek arasındaki

farkı, matematiğin aslında bir dil olduğunu, Fazıl Öğretmenin anlattığı hikâyeyi, fen dersinde ürktüğü insan maketini, gördüğü gökkuşağını tek tek anlattı.

Bilge, annesinin hazırladığı türlüyü bir taraftan büyük bir iştahla hızlı hızlı mideye indiriyor bir taraftan da annesiyle sohbet ediyordu:

-Anneciğim, yemek gerçekten çok leziz olmuş! Ne kadar da çok malzeme var bu yemeğin içinde! Bu kadar değişik sebzeyi nasıl oldu da nefis bir tatta buluşturabildin?

Annesi gülümseyerek kızını seyretti ve  “Afiyet olsun kızım.” dedi.

Bilge “Anneciğim bu yemeği yapmak çok zahmetli olmalı.” diyerek yemeğin içindeki sebzeleri ayrıştırmaya çalıştı. Neler yoktu ki içinde: Fasulye, bamya, patlıcan, domates, biber, patates…

Annesinin tatlı sesi, Bilge’yi daldığı ayrıştırma işleminden kurtardı.

-Sana bir sürprizim var tatlım! Hafta sonu Babaannenlere gideceğiz nasip olursa.

Bilge, yerinde duramaz olmuştu. Babaannesini çok özlemişti. Sabah hemen olsun diye dualar ediyordu. Bilge annesine teşekkür ederek mutfaktan çıktı. Odasına geçti. Yatağına uzanarak başucunda duran “Yol Ardında” başlıklı hikâye kitabını kaldığı yerden okumaya başladı. Çok geçmeden göz kapakları ağırlaştı ve rüyalı derin uykulara doğru yelken açtı…

Allah Bilge’nin duasını kabul etmiş olmalıydı. Sabahın nasıl olduğunu anlayamamıştı Bilge. Annesi telaşla “Haydi Bilge acele et, gecikiyoruz” diye seslendi. Bilge hızlıca hazırlandı. Elini yüzünü yıkadı. Hızlıca bir şeyler atıştırıp hemen yola çıktılar. Bilge arabanın penceresinden elini uzatıp rüzgârın varlığını hissediyor çam ağaçlarının arasındaki uzayıp giden dümdüz yola gözlerini dikmiş şarkı söylüyordu. Gittikleri yer Torosların eteğinde şirin bir yayla köyüydü. Bu köyde gün erken başlar geç biterdi. İnce rüzgârla dağılan sabah ezanın sesiyle işe koyulan köylüler, gün boyu tarlada, bahçede çalışır. Ekmeğini taştan çıkarmanın tatlı yorgunluğuyla evlerine çekilir, derin bir sessizliğe dalarlardı. Karanlık basınca ise fersiz yanan sokak lambasından başka, köyde ışık görülmezdi. Tüm gün çalışan köylüler yorgunlukla erkenden yataklarına çekilir, gittikçe ağırlaşan göz kapakları kapandıkça rüyalar âleminin kapıları açılırdı. Bilge’nin babası köyüne hep özlem duyduğunu söylerdi. Söğüt ağaçlarının hışırtısından, gece bahçelere salınan su seslerinden, yaz gününün o yüzü yalayan rüzgârlarından, tabiatın o insanın içini açan sessizliğinden bahsederdi. Asfalt dökülmeyen çamurlu ve tozlu çapraşık yollar ise, merkezinde cami bulunan meydana çıkıyor. Meydanın karşısında ise Bilge’nin babaannesinin evi bulunuyordu. Bilgenin babaannesinin iki katlı, kerpiçten bir evi vardı. Bu kerpiçten evin bir kenarında küçük bir dere akarken sağ tarafında ise uzayıp giden büyük bir meyve bahçesi bulunurdu. Bu bahçede her çeşit meyve yetiştirirdi babaannesi: elma, armut, şeftali, vişne, kayısı… Meyve ağaçlarına tırmanmayı çok severdi Bilge. O ağaçtan o ağaca tırmanır meyvelerini toplar sonra bahçeye bakan evin terasında babaannesiyle hoş sohbetler ederken bu meyveleri yerdi.

Bilge lezzetli meyveleri düşlerken köpeklerin havlamasıyla kendine geldi. Bilgelerin arabasının etrafını bir grup köpek sarmıştı. Gelen yabancılara havlayan köpekleri Mustafa amca bağırarak geri çekti. Bilge’nin babası Mustafa amcaya gülümseyip el sallayarak annesinin evinin yolunu tuttu. Makbule Hanım kapıda bekliyordu. Bilge arabanın durmasıyla babaannesine koşup sarıldı.

-Ah gözümün nuru, burnumda tüttüğüm, gözüm yollarda kaldıya nerede kaldınız? Ne kadar da büyümüşsün görmeyeli?

Bilge gülümsedi ve babaannesinin elini öptü. Daha sonra annesinden izin alarak bahçeye koştu. Babaannesi iki ağacın arasına salıncak yapmıştı.  Bu duruma çok sevinen Bilge bir süre salıncakta sallandıktan sonra ağaçlara tırmanmaya başladı. Annesi tatlı sesiyle ‘’Bilge in o ağaçtan düşeceksin! Babaannen gözleme yapmış hadi terasa gel! ‘’dedi. Bilge aceleyle ağaçtan inerek terasa koştu. Babaannesi el dokuması kilimin üstüne yer sofrası kurmuştu. Bilge yer sofrasında yemek yemeyeli aylar olmuştu. Bilge bir solukta babaannesinin gözlemelerini afiyetle yedi. Üstüne de bol köpüklü bir bardak ayranı içti. Karnını bir güzel doyuran Bilge‘nin dikkatini üzerinde oturduğu rengârenk kilimin motifleri çekti. Kilimi incelemeye başladı. Tam da anlayamamıştı şekilleri. Bilge’nin bu meraklı inceleyişi babaannesinin dikkatini çekti ve Bilge’ye seslendi:

-Nasıl hoşuna gitti mi kilim? Genç kızken dokumuştum onu.

-Essahtan mı babaanne? Peki, ama nasıl dokudun? Kilim nasıl dokunur?

Bilge kilimin ne kadar eski olduğunu fark etti. Rengârenk motifleri incelemeye başladı. Kimisini bir pençeye, kimisini oynayan bir kıza, kimisini ise seyrek dişli bir tarağa benzetti. Her bir motifin bir anlamı olacağı pek aklına gelmemişti. Zihnini bir süre yorduktan sonra babaannesine sordu:

-Ne kadar da değişik şekiller var bu kilimde!

-Her birinin bir anlamı var, biliyor musun?

-Sahi mi? Ben onların rastgele seçildiğini sanmıştım...

Makbule hanım gülümsedi.

-Kilim dilinden anlayan olursa konuşur. Bir bakarsın eli belindedir yapanın; oğlan çocuğu doğurmuştur aslında dokuyan. Bazen saç bağı dokuyup evleneyim der ilmekleri atan el, bazen bir hayat ağacı bitiverir ortasında, bazen de bir turna katarı geçer içinden…

Bilge ninesinin söylediklerine oldukça şaşırmış görünüyordu. Hayranlıkla babaannesine baktı ve “Sen kilimin dilinden anlayabiliyorsun babaanne.

Ne güzel!” diye bağırdı. Hemen arkasından ilave etti:“Keşke kilim bana da hikâyeler anlatsaydı!” Babaanne: “Kolay. Gel sana bir şey göstereceğim.” diyerek mukabele etti meraklı torununa. Bilge’nin elinden tutarak dışarı doğru çekiştirdi. Bilge ile babaannesi evin önündeki kapısı kapalı kulübeye yöneldiler. Bilge daha önce buraya hiç girmemişti. Orayı depo zannediyordu. Dedesinin ölmeden önce birkaç defa oradan kazma, kürek çıkardığını görmüştü. Kulübeye girdiklerinde Bilge’nin gözüne dokuma tezgâhı takıldı. Bu ahşaptan sistemin ne olduğu anlayamayınca babaannesine merakla hemen sordu:

-Babaanne bu ne?

-Ben de sana bu tezgâhı gösterecektim.

-Tezgâh mı, ne tezgâhı?

-Dokuma tezgâhını Bilge. El emeğinin, göz nurunun, sabrın harman ettiği kilimler bu tezgâhlarda dokunur.

Bilge merak ve heyecanla eski ahşap tezgâhı incelemeye başladı. Ama pek bir şey anlayamadı. Tezgâhı incelemekten vazgeçip ninesine “Babaanne bana da kilim dokumayı öğretir misin?” dedi. Biraz düşündü “Galiba daha önce motiflerin anlamlarını öğrenemem gerekli” diye mırıldandı.

Babaannesi Bilge’nin başını okşadı hem onun endişelerini gidermek hem de isteğine yanıt verebilmek için tane tane anlatmaya başladı:

-Kilimler tamamen ağaçtan yapılmış tezgâhlarda dokunmaktadır. Kilim, Anadolu’daki en eski ve en yaygın el sanatlarından biridir Bilge. Atkıyla çözgü arasında renkli iplikleri geçiren parmakların el becerisiyle, renkleri desenleri birbiriyle harman edip yarattıkları birer tasarımdır. Ama kilime rengini desenini veren arasından geçen renkli iplikler ve tabi ki bu elimdeki kirkit.

Bilge: “Kirkit mi ne kadar komik bir isim!” diyerek kirkiti babaannesinin elinden aldı ve evirip çevirmeye başladı. Ne işe yaradığını pek anlayamamıştı. Mecburen sordu yine ninesine: “Ne iş görür bu kirkit?” Babaannesi: “Kilimi dokurken atkı ipliğini sıkıştırmak için kullanırız; deden yıllar önce elleriyle yapmıştı onu.” diyerek içini çekti. Makbule hanımın gözleri dolmuştu.

Durmuş Ali amca vefat edeli üç yıl kadar oluyordu. Bilge’nin aklında sadece dedesinin gülümseyen yüzü kalmıştı. Pamuk gibi sakalları vardı dedesin, yanından ayırmadığı bir de bastonu. Bilge onunla camiye gitmeyi çok severdi, dedesi namaz kılarken o da şadırvanda oturur etrafı seyrederdi. Babaannesi Bilge’nin elinden aldığı kirkiti tezgâhın üstüne bıraktı ve hüzünlü bir sesle konuşmasını sürdürdü:

-Kilimler kimi zaman ayakaltında yerde, kimi zaman baş üstünde duvarda ama hep hayatın içindedir Bilge. El emeği, göz nuru, zor, sabır isteyen, zahmetli bir iştir kilim dokumak sevgili torunum. Onu özel kılan ise makinelerden yardım almadan tamamen el emeği ile yapılması.

Makbule Hanım, “Belki bir gün bu dokuma tezgâhında sen de kilimler dokursun.” temennisiyle “Hadi gel, sohbetimize terasta devam edelim.” dedi.

Makbule Hanım ve Bilge eve doğru yönelirken kapının önünde Fatma Hanım ile karşılaştılar. Fatma Hanım: “Her yerde sizi arıyordum ben de nereye kayboldunuz?

Süleyman bahçeye meyve toplamaya gitti. Ben de oraya gidiyorum siz de geliyor musunuz?” diye seslendi. Bilge annesinin ne dediğini duymamış gibi, hiç oralı olmadan heyecanla atılarak babaannesiyle aralarında geçenleri annesine aktarmaya başladı:

-Anneciğim, babaannem bana kilim dokumayı öğretiyordu, kendi dokuma tezgâhını da gösterdi. Ben de kilim dokumak istiyorum. Sohbetimize terasta devam edeceğiz. Fatma Hanım: ‘’İyi bakalım, siz sohbetinize devam edin.’’ diyerek bahçeye, Bilge ve babaannesi de terasa doğru yöneldi. Terasa varır varmaz sohbetlerine kaldıkları yerden hız kesmeden devam etmeye başladılar. Bilge’nin aklına yine birçok soru takılmıştı. Meraklı bir şekilde babaannesine sordu:

-Babaanne peki kilimler sadece bizim ülkemizin bir kültürü mü?

-Kilimler sadece Anadolu’da değil dünyanın farklı yerlerinde de aynı teknikle üretilen bir dokuma sanatı ancak Türk kilimlerini dünyadaki kilimlerden ayıran ise renk ve desen çeşitliliğidir. İç Anadolu’da, Ege’de, Karadeniz’de, Akdeniz’de Doğu’ da ve Güneydoğu’da üretilen kilimlerin her biri farklı özelliklere sahiptir. Bin bir motifiyle Anadolu kilimlerinin desen özellikleri pek çoğu nesilden nesle geliştirilen ancak zamanla her yöre, hatta her beldeye göre kişilik kazanmış anlam bulmuştur. Kilim en önemli kültür mirasımızdan biridir Bilge. Anadolu kilimlerinin bir özelliği ise bu kilimi oluşturan yün ipliğinin tamamen doğal yollarla elde edilmesi.

-Peki, doğal yoldan elde edilmesi ne demek babaanne?

-Doğal ve suni boyama yöntemleri vardır. Doğal boyamada ceviz kabuğu ve yaprağı, çay, soğan, yabani erik, siyah meşe palamudu, saman, turşu ve peynir suyu, yakılmış bitki külleri, pas, boyama özelliği olan çamur ve toprak, ayva ve yaprağı, patlıcan kabuğu, domates ve asma yaprağı, yumurta boyası yani kök boya gibi birçok madde kullanılır. İşte bu yüzden sevgili torunum doğal malzemelerden elde edildiği için uzun yıllar solmayan, özelliklerini yitirmeyen boyalar elde edilir. Bilge çok şaşırmıştı. Çöp olarak düşündüğü pek çok şeyin rengârenk kilimlere elbise olabileceğini hiç düşünmemişti.

“Peki, bu desenler nasıl oluşuyor, neler söylüyor kilim dilini bilene?” dedi Bilge. Ninesi, “Parmaklar atkı ve çözgü arasından geçerken, kilimin motifleri birer birer ortaya çıkar. Dediğim gibi her desenin bir adı anlamı var. Bak bu dokuduğum kilimdeki desenleri inceleyelim. Mesela bak buna saç bağı denir.” diyerek açıkladı. Bilge bilgiye doymak bilmiyor, babaannesinin tecrübesi sayesinde diline aşina olmaya başladığı kilimdeki derinlik onu büyülüyordu. “Peki, bu motif ne anlama geliyor babaanne?” diye tekrar sorarak ninesinin suskunlaşmasına izin vermedi.

Ninesi, “Bu motifteki, şu sivri bir yaprağa benzeyen şekil genç kızın evliliğe duyduğu özlemi simgeler. Geleneksel olarak Anadolu köylerinde yaşayan genç kızlar evlenene kadar saçlarını kesmez, uzatırlar.” dedi.

Bilge, saç kesmemekle evlilik arasındaki ilişkiyi kavrayamadı. Ama utandığı için üzerinde durmadı. Bir başka motife geçiş yaptı. Eliyle göstererek “Bunun anlamı ne?” dedi. Babaannesi, “Bu bir sandık motifi torunum.” dedi ve konuşmasını sürdürdü: “Bu motif genelde genç bir kızın çeyiz sandığını simgeler. Bak bunlar sandığın içindekiler… Genç kızın beklentileri ve ümitleri dokuduğu, ördüğü ve üzerine nakış işlediği kısımlardan anlaşılabilir.”Bilge daha önce tarağa benzettiği motifin “evlenme arzusunu ve doğumu kem gözlere karşı korumayı ifade ettiğini” küpeye benzeyen bir şeklin ise “ailesine evlenmek isteğini dolaylı olarak belli etme” anlamına geldiğini ağzı bir karış açık, yüzü kızararak ninesinden öğrendi. Eskiden insanların sevdalarını sözle anlatmada bugün oldukları kadar rahat olmadıklarını düşündü. Bu hâl, harika kilimlerin dokunmasının yolunu açmıştı. Belki de günümüzde genç kızların böylesine güzel kilimler dokumamasının sebebi dillerinin bağının çözülmesinden kaynaklanıyordu. Artık biraz utansa da ninesine yine de sorabiliyordu âşık olup olmadığını. Sorup sormamakta tereddüt etti. Fakat dayanamadı ninesine son bir soru daha yöneltti: “Babaanne sen de bu kilime aşkını dokudun mu?” Makbule Hanım, çekinecek yaşı çoktan geçmişti. Lakin torununun arsızlığını da yüzüne vurmadan-“evet ben bu kilime dedene olan aşkımı dokumuştum.” dedi. Bilge açık bulduğu kapıdan hemen daldı: “Babaanne niye annene, babana anlatmadın da kilime anlattın aşkını?” Makbule Hanım, torununun sorularının sonunun gelmeyeceğini biliyordu. Biraz da yorulmuştu. “Biliyor musun, çok güzel bir türkü var, kilim üzerine. Hiç dinledin mi?” Bilge ninesinin şimdiye kadar hiç türkü söylediğini duymamıştı. Bugün Bilge’nin günü şaşırmayla geçiyordu. Çünkü babaannesi hiçbir şeye aldırmadan boğazını öksürükle temizledi ve yanık bir sesle mırıldanmaya başladı:

“Sevdiğine sözü olan bir kilim dokur/Kilimin dilinden ancak anlayan okur./Ayıptır günahtır diye kilit vurdular dilime /Aşkı dokudum kilime anlıyor musun?/Yetinmedim türkü yaptım gayrı bu canımdan bıktım/Hani senin olacaktım dinliyor musun?”

Bilge babaannesini büyük bir zevkle dinlerken ne demek istediğini anladı. Öğrendiklerini Fikret amcaya, arkadaşlarına anlatmak için can atıyordu.

Sonra cuma günü düşündüklerini hatırdı. Harflerin nasıl birleşerek kompozisyonu oluşturduğunu, gökkuşağındaki farklı farklı renklerin ne kadar uyumla birleştiği, insanların güzellik üzerine bütünleşen bir birlik olduğunu, farklı işlevlere ve görüntüye sahip organların bir araya gelerek muhteşem bir ortaklık sergilediğini, annesinin yaptığı türlüyü hepsini tek tek anımsadı. Yün ipler atkı ve çözgü arasından geçerken ilmek ilmek dokunuyor motifleri oluşturuyor. Motifler ise birleşerek işte bu güzel kilimi oluşturuyordu. Böylece ayrı dünyaları birleyen bir dile dönüşüyordu kilim. Günlerdir kavradığı her çokluğun birlikle anlam kazandığını fark eden Bilge, ninesinin yanağına bir küçük buse kondurup zihninde çakan şimşekleri babasıyla paylaşmak üzere bahçeye koştu.

Bilge bahçede topladıkları sebze ve meyveleri eve getiren babasıyla karşılaştı. Bilge hiç akşam olsun istememişti. Nasıl da çabuk geçmişti koca gün. Babasına yardım ederken bir taraftan da babaannesinden duyduklarını soluksuz babasına aktarıyordu. Babası kızının sözünü hiç kesmeden dinliyordu. Sonunda Bilge asıl paylaşmak istediği keşfini babasına bir soru olarak yöneltti. “Baba” dedi, “Nasıl oluyor da bunca farklılık bir bütüne bağlanınca anlam kazanıyor?” Süleyman Bey, kızının tam kurgulayamadığı bu soru ile neyin peşinde olduğunu çoktan kavramıştı. Küçük bir lisede Felsefe öğretmenliği yapan Süleyman Bey, kızının nice filozof ve düşünürü uğraştıran çok zor bir sorundan söz etmesine şaşırdı. Süleyman Öğretmen “çokluğun birliği’’ derdi bu kavrayış biçimine. Esasen zihnin işleyişi ve yaşamın düzenliliği için olmazsa olmaz bir durumdu çokluğu birleyebilmek.

Gülümsedi ve kızına “çok zor bir soru sordun” dedi ve ekledi: “şayet çokluktaki birliği yakalayamazsak, her bir farklılık anlamsız bir bütün olarak algılanır.” Bilge, babasının cevabından pek bir şey anlamadı. Yorgun görünen babasını çok fazla sıkıştırmak da istemedi. Bu arada annesi ile babaannesi de yanlarına gelmişti. Veda saatinin geldiğini anladı Bilge. Babaannesinin elini, o da onun gözlerini öptü. Babaannesini hüzünlü gözlerle arkada bırakarak şehre doğru yol almaya başladılar. Bilge, yol boyunca bir türkü mırıldanıyordu. “Sevdiğine sözü olan bir kilim dokur…”

Aybala

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 51
Toplam yorum
: 23
Toplam mesaj
: 16
Ort. okunma sayısı
: 809
Kayıt tarihi
: 27.02.07
 
 

Ben kimim? Kafa kağıdımdaki beyana göre 1969 tarihinde Burdur - Gölhisar'da, doğumuma şahit ala..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster