Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Nisan '20

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
13
 

CORONAVİZYON

Emekli olarak gönüllü çalışmalar dışında zamanım epey vardı. Şimdi koronavirüs (Covid-19) nedeniyle ‘EvdeKal’ kuralı gereği gönüllü çalışmaları askıya aldık ve zaman daha da bol. Çoğumuz aynı durumdayız ve bu zamanı verimli değerlendirmek sanırım hepimizin amacı. Neler yapılması gerektiği konusunda bir şeyler söylemek benim haddim değil. İletişim teknolojisi sayesinde birçoğumuzun elinde bilgilere ulaşım olanağı var. Sadece doğru bilgiyi ayırabilmekte farklılıklar olabilir.

Uzmanlar bu günlerin ne kadar süreceği konusunda zaman veremiyorlar. Bu nedenle epey daha yalnız yaşamak zorundayız. Yalnız yaşamak derken maaile yalnızlıktan şikâyetçi değilim. Biliyorum ki yalnızlık; iğne atılsa yere düşmeyecek bir ortamda yaşanabileceği gibi, dağ başında, en ücra bir bölgede ise yaşanmayabilir.

Salgın insanlık tarihinin sık rastladığı vakıalardan. İnsanlık tarihi adeta acıların birikimidir. Az bir araştırma ile ulaşılabilen bilgilerden öğreniyoruz ki yaklaşık 370 milyon insanın yaşadığı dünyada 50 milyonu ölmüş, 1350’li yıllardaki veba salgını ile. Önemli diğer salgınlara baktığımızda değişik tarihlerde, binler, yüzbinler ve milyonlarla sayılan ölümler yaşanmış. Ve şimdi coronavirüs (COVİD 19) salgını.

Virüs, farklı bir yaşamı dayattı. Herkes benzeri şeyler söylüyor; hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Ben de katılıyorum. Temennim insandan yana deneyimlerin artması. Bunun için de biz emekçilerin, büyük çoğunluğun birbirini anlaması ve dayanışma içinde olmasıdır.

Toplu hastalık ve ölümlere inat yaşam da sürekli kendini savunmuştur. İnsan denen canlı bugüne kadar başına gelen felaketleri nasıl aştı ise bunu da aşacaktır. Yeter ki bilime, bilim insanlarına güvenelim.

Bilime güveneceğiz. Bilimi ‘nakit’ olarak görenler de salgınlardan etkileniyor ki bu nedenle salgın sonrasında farklı bir dünya olacağı umudu hepimizde var. Bu umudu bugünden başlayarak yaymak gerekir. Biz büyük çoğunluk, dünyayı ele geçiren ve bunu devam ettirmek isteyenlerden çok şey istemiyoruz. Emeğimizle üretilen zenginliklerin paylaşımı adil olsun. Elbet şunu da biliyoruz ki bu adalet biz üretenlerin örgütlü olmasıyla olacaktır.

İçinde bulunduğumuz günlere bakarsak adaletin olmadığını görürüz. Bu günlerde çalışmak zorunda olanlar sağlıklı koşullar yaratmak gerekir. Zorunlu olmayanların da ücretli izinli olması gerekmez mi? Bazı işverenler işlerine ara veriyor. Çalışanlarını ya işten çıkarıyor veya ücretsiz izne zorluyor. Mevzuata göre bazılarına maaşının yüzde altmışını devlet veriyor ama çalışma yaşamı o kadar karışık ki. İşveren bulduğu boşlukları kendi lehine kullanabilirken çalışanlar örgütsüz olduklarından ve haklarını da bilmediklerinden işverenin kararlarına uymak zorunda kalabiliyor. Bu da genelde çalışanın aleyhine oluyor.

EvdeKal’ döneminde temizliğe daha çok dikkat ediyoruz ki bu da suyla oluyor. Aynı zamanda daha çok atık üretiyoruz. Edirne Belediyesi güzel bir örnekle su ve atık su hizmetlerine yüzde elli indirim yaptı. Bazı kitabevleri de aynı indirimi yaptı. Evde kalmak zorunda olan insanlar doğal olarak daha çok su tüketecek ve kitap okuyacak. Bu tür indirimler de temizliğe ve okumaya teşvik anlamında önemlidir. Yine zorunlu olarak evde kaldığımız bu dönemde elektrik, doğal gaz, internet ve telefonu da daha fazla kullanmaktayız. Bu hizmeti sağlayan firmalar neden indirim yapmaz? Hadi firmalar yapmadı, devlet bu harcamalara katkı sağlayamaz mı?

Günlük kazanç elde edemezse yaşamı zora girecek yurttaşlarımız var. Bunlara ulaşarak günlük gıda, temizlik ürünleri ücretsiz verilemez mi? Evet, bir kesimine veriliyor, biliyorum. İsteyen, talep etmesini bilenler öne çıkabiliyor ama sessizce kaderini yaşayan, karşılıksız yardımı utanç sayan, yoksulluğunu gizleyenlerin de olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu ailelerin tespitinde daha katılımcı bir oluşuma ihtiyaç var sanıyorum.

Her yaşanan dönem kültürünü de yaratıyor. Yirminci yüzyıl başlarında yaşananları yıllar sonra Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez; ‘Kolera Günlerinde Aşk’ adı ile yazmıştı. ‘Yüz Yıllık Yalnızlık’ başta olmak üzere birçok eserini okudum yazarın ama bu kitabı okumadım. Belki ‘Korona Günlerinde Aşk’ adıyla bir roman yazılmayacak ama bu günlerin dünyasını anlatan çok belge kalacaktır yarınlara.

Geleceğe kalacak olanlara dair bazı örnekleri dil uzmanı Atilla Aşut araştırmış. Üretilen veya uyarlanan deyişleri toparlamış köşesinde. ‘Su uyur korona uyumaz.’ ‘Korona icat oldu mertlik bozuldu!’ ‘Korona dumanlı havayı sever.’ ‘Güneş girmeyen eve korona girer.’ ‘Rüzgâr eken korona biçer!’ ‘Korona balçıkla sıvanmaz.’ ‘Korona düştüğü yeri yakar.’ ‘Koronadan korkan, sokağa çıkmaz.’ ‘Korona varsa umut da var.’ ‘İnsanlık koronayı yenecek.’ ‘Cehalet virüsü koronavirüsten daha tehlikelidir.’ (30.03.2020- Birgün Gazetesi)

Bunlara biz de eklemeler yapabiliriz. Bu zamanı iyi değerlendirirsek sonrasında daha bilinçli bir dünya kurmada yönetenlerin keyfiyetine müdahale edebiliriz. Koronavirüs günleri bittiğinde, geride dayanışma, olumlu bir kültür dili, tatlı ve ders alınmış anılar kalsın. Yani zor durumda olsak da günün makbul sözcüğü ile ‘korona vizyonumuz’ iyi olsun. İyi olsun ki yarınlar bizlerin vizyonuna uygun kurulsun…

jale kasap, ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 16
Toplam yorum
: 3
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 58
Kayıt tarihi
: 17.03.15
 
 

1957 Poyralı (Kırklareli-Pınarhisar) doğumluyum. 1976 yılı Kepirtepe Öğretmen Okulu mezunuyum. 20..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster