Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Mayıs '20

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
392
 

Çorum Sürgünü: Refik Halit

Sinop, Çorum, Bilecik sürgünleri nedeniyle yaşadığı Anadolu’daki sıradan insanları anlatan Memleket Hikâyeleri isimli eseriyle Türk Hikâyeciliğini Anadolu’nun gerçek yüzüyle tanıştıran, Bugünün Saraylısı, Nilgün, Çete gibi film ve dizi olarak ekranlara gelen romanların yazarı, Milli Edebiyat akımının öncüsü, Türkçeyi en iyi kullanan yazar olarak da bilinen Refik Halit Karay’ın yurt içi ve yurt dışı olmak üzere tam 22 yılı sürgünde geçen hayat hikâyesi,

Refik Halit, 15 Mart 1888 yılında Beylerbeyi'nde doğmuştur. 18. yüzyıl sonlarında bir kolu Mudurnu'dan İstanbul'a göçen Karakayış ailesinden Serveznedar Mehmed Halid ile Kırım Hanı Giraylarından Nefise Ruhsar Hanımın oğludur.

"Galatasaray Lisesi" ve "Hukuk Fakültesinde" de okuyan Refik Halit Karay, Meşrutiyet sıralarında gazeteciliğe başlamıştır. Refik Halit, Servet-i Fünun dergisinde para almadan tercüman olarak çalışmış, burada gazeteciliği öğrenmiş, sonra da Tercüman-ı Hakikat gazetesine girmiştir.

Refik Halit'in basın hayatında tanınmasını ve şöhret bulmasını mizahi yazıları sağlar. Refik Halit, bir röportajında “şöhretimi “Kirpinin Dedikleri” başlığı altında “Şehrah” Mecmuasında yaptım. Sonra “Kalem” ve “Cem” Mecmualarında devam ettim. Sinop’ta sürgünde iken Ali Kemal’in “Peyam” gazetesine “Aydede” takma adıyla yazılar yazdım” diyecektir.

Refik Halit’in muhalifliği konusunda en yakın arkadaşı Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Gençlik ve Edebiyat Hatıraları isimli kitabında “Refik Halit’in muhaliflere, hele ana muhalefet partisine en ufak bir meyli yoktu. Tam tersine bunları daima bayağı ve külüstür bulur, küçümserdi. Fakat ne çare ki, bir yandan İttihat ve Terakki’nin kaba kuvvet idaresine karşı duyduğu tepki, öbür yandan yakınlarıyla, dost ve ahbaplarının çoğunlukla “İttihatçılar” aleyhinde oluşları O’nu ister istemez muhalefet safına sürüklemiş bulunuyordu” diye yazacaktır.

1908 yılında 2. Meşrutiyet’in ilan edilerek Meclis-i Mebusan’ın açılması, Osmanlı Devletinde yaşayanlar için bir umut olur. Bu arada birçok siyasi parti kurulur. Ancak iç karışıklıklar, savaşlar,  ülkeye  huzur ve sükûnet getirmez, peş peşe kurulan hükümetlerin başarısızlığı İttihat Terakki’ye mal edilir. Bu sefer, İttihat-Terakki düşmanlığı farklı muhalif grupları, partileri ve cemiyetleri birleştirerek 1911'den itibaren Hürriyet ve İtilaf Fırkası çatısı altında toplanmalarına neden olur.

İttihat ve Terakki’cilerin başarısızlıkları Refik Halit gibi yazarların eleştirilerine neden olur. Hatta Refik Halit, Minelbab İlelmihrab kitabında Cemal Paşa ile tanışmasında bu konu hakkında “Refik Halit Bey! Siz bize çok fenalık ettiniz. Kaleminiz bizi çok hırpaladı ve haysiyetimizle çok oynadı. Binaalaneyh aramızda hala bunu unutmamış mühim, pek mühim zevat vardır (Talat Paşa ile Doktor Nazım Bey’i kastediyordu) diye yazacaktır.

Ancak Refik Halit, Minelbab İlelmihrab adlı kitabında Sinop'a sürülmesini, yazdığı “Talat Paşa "Hırkaya alışanlar birden bire frak giyerlerse gülünç olurlar dediğimin cezasını pek tesirli seçmişti. Zira beni menfaya (sürgüne) bu cümlem göndermiş bu cümlem yüzünden menfam (sürgünüm) beş sene uzamıştı” diye anlatmıştır.

Refik Halit Sinop Sürgününü “Birinci Dünya Harbinden evvel, Mahmut Şevket Paşa’nın katlini muhalefeti ezmek için cana millet bir vesile olarak kullanmak isteyen hükümet bir taraftan suçluları asmak üzere Divan-ı Harp kuruyor, öte yandan İstanbul’u arayıp tarayarak yakaladığı muhalifleri Bekir Ağa Bölüğüne, yani askeri tevkifhaneye dolduruyordu. Nihayet bir sabah alaca-karanlıkta o mevkufları Bahr-i Cedid (yeni deniz) adındaki –insan olsa çoktan iki büklüm, hatta yatalak hale gelecek- yaşlı bir vapura yükledi; ver elini Sinop’a yolladı” diye anlatmıştır.

Ref’i Cevad Ulunay ise 20.07.1965 tarihli Milliyet Gazetesinde yazdığı köşe yazısında sürgünü “Muhalefetin bir oy fazlalığı ile İstanbul Mebusluğunu kazanması, İttihatçıları büsbütün çileden çıkardı. Mahmut Şevket Paşa’nın katli bahanesiyle terör yaptılar, muhalefeti sindirmek için bir gecede 850 kişiyi tevkif ederek “Bahr-i Cedid” adlı köhne bir vapurla Sinop Kalesine sürdüler. Vapurda beraberdik” diye anlatmıştır.

Sinop'a sürgün olarak giden Refik Halit, Sinop’un denizi, doğal güzelliği, idarecilerinin olumlu tavırları nedeniyle yaşamında memnundur. Sürgünlerin bu şehirden ayrılmak zorunda kalışlarını ise Refik Halit şu cümlelerle anlatmaktadır:

 " ... Birinci Cihan Harbi patladı; pahalılık başladı; daha kötüsü Rus torpidoları ikide bir limana girip deniz vasıtası namına bulduğunu batırdı. Menfilerden (sürgünlerden) çoğunu affedip İstanbul'a gençleri askere aldılar. Kasabada en ziyade mimlenmiş, o meyanda ben kaldım. Kalanları da sahil şehrinde barındırmayı mahzurlu gördüklerinden 1916 yılında Çorum'a yolladılar.

Yine Ref’i Cevad Ulunay Milliyet Gazetesindeki 1965 tarihli köşe yazısında “İttihatçılar 1. Dünya Harbine girdiler, iki de bir de Rus Donanması Sinop’u topa tutuyordu. İttihat ve Terakki’nin 1.400 kişiye varan sürgünleri tahliye edip Çorum’a göndermek üzere destebaşı olarak ayırdığı 28 kişi içinde beraberdik. Sinop’tan Çorum’a yaysız Tatar arabalarıyla silahlı ve süvari jandarmaların muhafazasında Çorum’a sevk edildiğimiz zaman O’nun bindirildiği arabanın tentesinden baktım, rengi sapsarı idi. Hiç bir zaman terk etmediği vakur edasıyla;

---- Yapsınlar bakalım; dedi, onların da sonunu göreceğiz!

İşte Refik Halit Karay ve Refi’ Cevad Ulunay bu şartlarda Çorum’a gelirler. Çorum’a geldiklerinde Refik Halit,  “Beni tâ Çorum’a, yani anavatanın top sesi gelmez cenk avazesi işitilmez bir emniyetli merkezine yerleştirdiler, ah Çorum, o ne huzurlu yerdi” diyecektir. 

Refik Halit, Çorum’da iken annesi Kırım Hanı Giraylarından Nefise Ruhsar ve babası Karakayış ailesinden Serveznedar Mehmed Halid ziyaretine gelir. Bu ziyareti Refik Halit Bir Ömür Boyunca isimli eserinde şöyle yazacaktır.

“… gene sırtladık yatağı. Her gün bir hana serip kaldırıyordum. Ser yatağı, topla yatağı! Nihayet Çorum. Artık kendi evimdeyim, önce hizmetçim, sonra ailem o işle meşgul.”

Refik Halit Karay’ın annesi Nefise Ruhsar hanım, o günlerde rahatsızlanır ve yeterli tedavi imkânı bulunmadığı için Çorum’da vefat ederek Hıdırlık Mezarlığına defnedilir.

O zamanlar İmparatorluğun çöküş zamanlarıdır. Her yerde olduğu gibi Anadolu’da da bir başıbozukluk hâkimdir. Anadolu’ya atanan idareciler, memurlar da kendilerini sürgüne gönderilmiş hissederler. Kendileri devlet memurlarıdır ama devlete küsmüşlerdir. Bu nedenle görevlerini layıkıyla yapmazlar. Git gide devlet idarecilerine güven azalmıştır...

Bu şartlar altında Refik Halit Çorum’da sürgünde bulunduğu 1916 yılında Sarı Bal ve Küs Ömer isimli iki hikâye yazar.  

Sarı Bal, Çorum’un dışında alçak damlı, dar sokaklı, ışıksız bir mahallede oturan ve insanları eğlendiren bir çengi olmakla beraber adeta kasabanın bir felaketidir. Sık sık taşıp köprüleri götüren Deliçay, damları çökerten karayel, bağları soyan dolu kadar zararlıdır.

Bir Mal Müdürü Sarı Bal uğruna kasasında açık vererek perişan olmuştur. Lakin şimdiki kaymakam sert çıkmıştır. Polise şiddetli emirler vererek “İçeride yakaladığınızı tıkın hapse!” demiştir.   

Çorum’un ileri gelenlerinden biri olan Hilmi Ağa, kasabada çok meşhur olan ve tanınan Sarı Bal’ın bulunduğu eve giderek arkadaşlarıyla eğlenmek ister.

Fakat Sarı Bal onlara kapıyı hemen açmaz. Hilmi Ağa kapıyı defalarca vurduktan sonra nihayet kapı açılır. Sarı Bal, onları içeri alıp eğlencelere başlarlar. Ancak Hilmi Ağa ve arkadaşları kapının geç açılmasından, Sarı Bal’ın hareketlerinden, isteksizliğinden şüphelenmişlerdir.  Aniden bir süre sonra kasabaya yeni gelen Komiser ve polisler eve baskın yaparlar. Polisler evde her yeri ararlar.

Arama sırasında Hilmi Ağa, yerdeki yatakta Sarı Bal’ın iki oğlundan başka birisinin daha yattığının farkına varmıştır. Hilmi Ağa tekmesiyle yorgana vurarak yatan kişiyi bir tarafa fırlatır.

Bundan sonrasını, hikâyenin sonunu yazarın kendi kaleminden okuyalım:

…Bu herkese aşina bir çehre idi; fakat bir noksanı vardı ki kimse tanıyamıyordu. Şaşkın, sessiz duruyor, dik dik bakıyordu.

Birden tanıdılar. Evet, O idi. Ta kendisi. Fakat hep kırmızı fesli, siyah setreli, vakarlı, azametli görmeye alıştıklarından derhal seçip çıkaramamışlardı. Kimse gözlerine inanamıyordu. Ne yapacaklardı.

… Yataktaki adam elan kımıldamamış, konuşmamıştı. Elan komiserle göz göze, dimdik bakışıyorlardı.

Ertesi günü istifa eden Kaymakam, İstanbul’da kendisini himaye eden Saraya mensup bir eski dostuna yazdığı mektupta:

“Durulur bir kasaba değil… İşret, zina, fisküfücur, ben tahammül edemedim” diyordu.

Lakin süratli vasıtalarla hakikatten haberdar edilen bu zat verdiği cevapta:

Şu sırada ahar (başka) bir mahalle tayininize imkân yoktur. Oradan ayrılmamalıydınız; bolluk bir memleketmiş; yağının, peynirinin nefasetini söyleye söyleye bitiremiyorlar. Kasabaya has bir nevi Sarı Bal’ın methi ise ta buraya kulağımıza geldi” diyordu.>>

Küs Ömer hikâyesinde ise olayın kahramanları Zehra ve Ömer bir süre sonra evleneceklerdir. Ömer herkese benzeyen bir adam değildir. Önceleri arabacılık yapan Ömer, bir keresinde Hüsmen'in atları kendisinin atlarını geçtiği için atları ve yaylıyı satarak arabacılığı bırakmıştır.

Çocukluğunda güreşirken sırtım yere geldi diye alıp başını gitmiş, bütün bir yaz kasabaya uğramayarak bağlarda çakal gibi yatıp kalkmıştır. Zaten bunun için adına "Küs Ömer" demişlerdir. Şimdi ise geçimini tütün kaçakçılığı ile sağlamaktadır.

Ömer ile Zehra bir süre sonra evlenirler. Zehra, evlendiği eve eşyalarıyla birlikte elleriyle baktığı ve çok sevdiği kazları da getirmiştir. Bu kazlardan biri çok değerli ve iki senedir güreştiği hiç bir kaza yenilmemiştir.

Çevredekilerin, Eşref Ağa'nın ve karısı Zehra’nın baskısıyla Ömer, kaz dövüştürmeye karar verir. Dövüşün sonunda Ömer'in kazı yenilir. Ömer eve gelerek kısrağını alır ve başını alıp gider. Zehra ise bir senedir kocasından haber alamaz.

Refik Halit, bu hikâyesinde yenilgiyi kabullenemeyen, arkadaşları içerisinde yenilerek onurunun zedelendiğini düşünen bir insanın yaşantısından kesitler sunmaktadır.

Yazar, her iki hikâyesinde de Anadolu insanını ve sosyal hayatı üzerine anlatımlar yapıyor, yaşayan yerli insanları, çevreyi, kasabayı görülmemiş bir canlılıkla aktarmayı başarıyor.  

Refik Halit, hikâyelerinde Anadolu’dan öyle gerçekçi anlatımlar yapar ki, bu özelliği ile köy ve köylüyü, Anadolu insanının günlük yaşantısını sürdüren sıradan insanı anlatma akımının öncüsü olur. 

Refik Halit Karay, hayatının 22 yılını sürgünlerde geçirmiş bir yazardır. Bu sürgünlerin bir meyvesi olan Memleket Hikâyeleri’nde, Türk hikâyesini Anadolu’nun gerçek yüzüyle tanıştırmayı başarmıştır.

Refik Halit, yaşadığı dönemi çok sert eleştirmesine rağmen kullandığı üslubun yumuşaklığı nedeniyle toplum tarafından kabul görmüş bir yazardır. Yazılarını, eleştirilerini, hikâyelerini yumuşak ve ironik bir dille yazmış olmasına rağmen çok etkili bir yazar olmayı başarmıştır.

Refik Halit annesinin ölümünden sonra Çorum'dan Ankara’ya naklini ister. Ankara Valisi Reşat Bey’in de izin vermesiyle Ankara'ya nakledilir. Daha sonra ise Bilecik’e oradan da Ziya Gökalp’in araya girmesiyle İstanbul’a geri dönecektir.

İstanbul’da çeşitli mecmua ve gazetelerde yazı yazan Refik Halit, Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın kurulmasıyla bu partiye girer. Daha sonra iktidara gelen Hürriyet ve İtilaf Fırkası tarafından 14 Nisan 1919 yılında Posta Telgraf Umum Müdürü yapılır.

Bu dönemde Refik Halit, Damat Ferit Paşa hükümetinin bir memuru olarak Redd-i İlhak, Teşkilat-ı Milliye, Müdafaa-i  Hukuk  Cemiyetleri ile Erzurum Kongresine katılanların telgraflarını, kısaca Anadolu’da başlayan Milli Mücadele Hareketinin haberleşmelerini yasaklar.

Bunun üzerine Mustafa Kemal, Sivas 3.10.1919 tarihinde bir telgraf yayınlar:

Ahal-i İslamiyeyi teslih (silahlandırma) ve yekdiğeri (birbiri) aleyhine mukateleye sevke kıyam (çarpışmaya sevke teşebbüs) ve orduyu inhilal ettirmek (çökertmek) ve binnetice vatanı müdafaasız bırakmak için emir verdiklerinden,

…      

(eski nazırlıklardan) Ali Kemal Bey, Süleyman Şefik Paşa, Dâhiliye Nazırı Adil Bey’in Millet Meclisi’nin küşadında (açılışında) Divan-ı Aliye (Yüce Divan) tevdi edilmek üzere hiçbir tarafa firarlarına meydan verilmemesini ve Telgraf Müdürü Umumisi Refik Halit Bey’in aynı esbabtan (nedenlerden) dolayı derhal tevkifi ile muhakemei aidesine (ait olduğu mahkemeye) tevdisini kanunun masuniyet ve kutsiyeti namına talep ederiz.

Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk

Cemiyeti Heyeti Temsiliyesi namına

Mustafa Kemal

Refik Halit, 6 ay sonra Posta Telgraf Umum Müdürlüğü görevinden ayrılır ve gazeteciliğe geri döner. Bu sefer Mustafa Kemal ve Anadolu hareketi aleyhine yazılar yazmaya başlar.

IV. Damat Ferid Paşa hükümetinin kurulmasıyla ikinci kez Posta Telgraf Umum Müdürü olur. 23 Eylül 1920’de bu görevinden de ayrılır. Yine gazeteciliğe dönen Refik Halit, Peyami Sabah’ta yazılar yazmaya başlar, Aydede Gazetesini çıkarır.

Refik Halit, Milli Mücadele hareketinin başarılı olması, yakın arkadaşı gazeteci Ali Kemal’in tutuklanması üzerine 9 Kasım 1922’de Pierre Loti vapuruyla ailece Beyrut’a kaçar. 

Lozan Antlaşması dâhilinde sürgün edilecek insanlarının sayısının 150’yi geçmeyecek şekilde öngörülmüş olması nedeniyle Refik Halit tarihimizde 150’likler diye anılan listeye eklenerek 16 yıl sürecek Beyrut-Halep sürgün hayatı başlar.

Bu sürgün döneminde de çeşitli yazılar yazan Refik Halit, Deli isimli eseri ile Atatürk’ün dikkatini çeker. Bu konuda Yakup Kadri Karaosmanoğlu Gençlik ve Edebiyat Hatıraları isimli kitabında “bir akşam Atatürk, sofraya oturduğumuz sırada <çocuklar, demişti="" size="" bu="" akşam="" tadına="" doyum="" olmaz="" bir="" ziyafeti="" edebiye="" çekeceğim="">  ve elinde tuttuğu cep dergisi kıtasında bir kitabı göstererek:

 

ve gözlüğünü takarak bizzet kendisi okumaya başlamıştı”

 

 … Atatürk, Karagöz perdesi karşısında bir çocuk gibi kahkalarla güldükten sonra: ' 'Yazık oldu şuna!" diye söylendi ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'ya dönerek "Ne yapacaksak yapalım, onun bir an evvel memlekete dönmesinin çaresine bakalım" dedi.

Şükrü Kaya ilkin şöyle bir çare bulmuştu: Refık Halit'e, talimatlı bir sınır karakoluna gelip, teslim olması bildirilecekti. Karakol aldığı talimata göre, onu sözde "tahtel hıfız'' (muhafaza altında) fakat hakikatte nezaketle Ankara'ya yollayacaktı. Ondan ötesi kolaydı artık.

Fakat Refık Halit, meselenin bu çözüm şeklini kabul etmedi. Bunun üzerine iş, Büyük Millet Meclisi'ne dayandı ve 29 Haziran 1938’de 3961 sayılı Af Kanunu ile bütün Yüzellilikler de Refık Halit sayesinde, affedilerek memlekete dönmek hakkını kazanmış oldu.

Bu af sonucunda Halep’ten Türkiye’ye gelecek olan Refik Halit’e Tan Gazetesi bir telgraf çekerek yurda dönmeleri konusunda düşüncelerini sorar.

Refik Halit ise verdiği cevapta;

“Dönüş sevincim katmerlidir.

Sevgili yurdumu ne halde bıraktım? Nasıl bir harika ile karşılaşacağım.

Dumanı yaslı tüten bir fabrika bacası tanırdım: Zeytinburnu...

Ankara’da tek bina Taşhandı.

Bankalarda dilimiz ötmez, şirketlerde sözümüz sökmezdi.

Trende Türkçemi Rumcalaştırmadan biletçiye meram anlatamazdım.

Tokatlıyanda Frenkçe söyleyemezsem garsona dilediğimi kolayca yaptıramazdım.

Plajlarımızda yüzen yabancılara kıyıdan korkarak bakar, Avrupa’dan dönerken hudutta şapkamı pencereden atardım.

Memlekette toprağın kurusu bizim, yaşı elindi.

Bıraktığım haldeki bu vatan yerine istiklal ve mucize ülkesine kavuşmaktan duyduğum heyecan içinde şu yaşımda ağlar güler ilan bebeklerine döndüm.
Mütemadiyen tekrarladığım söz: Yaşa Atatürk, beni gurbette de göğsümü kabartarak yaşatan Atatürk.

17 Temmuz 1938 tarihinde af kanununun yürürlüğe girmesiyle yurda gelen Refik Halit Karay, önce Tan Gazetesinde yazılar yazar, sonra da Aydede adlı gazeteyi tekrar çıkarmaya başlar.

Atatürk’e muhalifliği konusunda Halit Refik Karay “Ben İttihat ve Terakki Partisine muhaliftim. Atatürk’e muhalefetim oradan gelir. İttihat ve Terakki’yle çalıştığı için uzak kaldım. O da bir sure sonra onlardan uzaklaşınca, O’nun yanına geldim. Sonradan anladım ki, O da onları (İttihat ve Terakki) temizlemeye karar vermiş.

Başka bir sözünde ise Atatürk hakkında “ömrüm boyunca tanıdıklarım arasında Atatürk’ten başka cüceleşmeyen dev yok içlerinde. Hayatta dev olmak galiba pek güç değil, tarihte dev kalmak zor” diyecektir.

Refik Halit Karay, 2. Meşrutiyet sonrasında Hüseyin Cahit Yalçın’ı mebus seçilmesi nedeniyle isimsiz bir mektupla kutladığını anlatırken Bir Ömür Boyunca adlı eserinde olayı şöyle anlatmaktadır. 

Evet son yıllarında bazı toplantı ve lokantalarda karşılaşınca Hüseyin Cahit Yalçın’la görüşürdük; hatta bir gün Karpiç Lokantasında karşılaştığımızda bana;

---Çorumlular, bana bütün sürgünler içinde sizden başka kimsenin iyi bir isim bırakmadığını söylemişlerdi” demiştir.

Oysa Beni, Çorum’a yollayan hükümetin erkanından biri de kendisi idi, halbuki O’nu yollayan benimki değildi.

Hoş O’nu da (Hüseyin Cahit) Beni de sürgüne yollayanlara ikimiz de müteşekkir kalmıştık. O, sürgünde bulunduğu için İstiklal Mahkemesi’nde beraat etmişti, ben de yine sürgün olduğumdan dolayı cephelere sevk edilmemiştim”

Yurda döndükten sonra siyaseti bırakan, çeşitli gazetelerde romanlarını yayınlayarak hayatını sürdüren Refik Halit Karay, Yezidin Kızı, Çete, Sürgün, Nilgün, Bugünün Saraylısı, Gurbet Hikâyeleri gibi birçok eser bırakmıştır. Eserlerinden bazıları film, televizyon dizisi yapılan Refik Halit Karay, 18 Temmuz 1965 yılında İstanbul’da hayatını kaybetmiştir.

 

Kaynakça:

 AKTAŞ Şerif, Doç.Dr. Refik Halit Karay,Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları

https://www.tarihtarih.com/?Syf=26&Syz=286950

HIZLAN Doğan, Sürgünle Yaralanan Ömür, Hürriyet Gazetesi (16.03.2013)

KARAY, Refik Halit, Bir Ömür Boyunca, İletişim Yayınları

KARAY, Refik Halit, Minelbab İlelmihrab, İnkılap Yayınları

KARAY, Refik Halit, Memleket Hikayeleri, İnkılap Yayınları

KARAY, Refik Halit, Gurbet Hikayeleri, İnkılap Yayınları

KARAOSMANOĞLU, Yakup Kadri, Gençlik ve Edebiyat Hatıraları

İNCE, Özdemir, İki İnsan (REfik Halit Karay ile Mustafa Kemal) Hürriyet Gazetesi (19.05.2010)

http://sokagimda.blogspot.com.tr/2013/03/surgunlerdeki-kirpi-refik-halit-karay.html

ÇÖLAŞAN, Emin Atatürk’e KArşı Çıkan İki Muhalif, Sözcü Gazetesi, (10.11.2012)

http://gazeteler.ankara.edu.tr/dergiler/2399/171676/37289.pdf

ULUNAY, Refi’ Cevad, En Büyük Kayıbım, Milliyet Gazetesi, (20.07.1965)

http://www.sdergi.hacettepe.edu.tr/makaleler/NACotok130117.pdf

http://mtad.humanity.ankara.edu.tr/IV-2_Haziran/21_MTAD_4-2_TKodal_73-93.pdf

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Ali Bey, bu güzel yazınızla beni ortaokul yıllarıma götürdünüz. 1971-1973 yıllarıydı. Türkçe dersimizde rahmetli Refik Halit Karay'ın bir parçası vardı. Çok severek okumuştum. İçimde hala tadı ve o yılların hasreti vardır. Bana bu güzel duyguları yaşattığınız için size çok teşekkür ediyorum. Kalemine, emeğine ve yüreğine sağlık. Selam ve saygılarımla.

Dr Atanur Yıldız 
 29.05.2020 12:14
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 5
Toplam yorum
: 2
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 465
Kayıt tarihi
: 15.07.19
 
 

1982-88 yılları arasında Gazi Üniversitesi Basın-Yayın Yüksek Okulunda okudum. Mezun olduktan son..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster