Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Mayıs '18

 
Kategori
TV Programları
Okunma Sayısı
1697
 

Çukur - Acın Acımızdır Vartolu

Çukur - Acın Acımızdır Vartolu
 

Haftalık Çukur yazılarını takip ediyorsunuz, teşekkürler…  Peki ya yazının altındaki yorumları düzenli takip ediyor musunuz?  İki bölüm arasında en az bölüm yazısı kadar güzel (daha bile güzel olduğunu kendime itiraf edemiyor iken yazıda belirtmem anlamsız olurdu…) yorumlar/analizler oluyor.

İşte o yorumlardan biri: Şölen’in kaleminden, ilk fragman gelişi ile güncellenmiş 28.bölüm yazısı. Keyifli okumalar …

Kısa bir süre önce sosyal medyada çukur etiketi altında gezerken, dizide 7 ve 7’nin katlarına sahip bölümlerin ayrı bir güzel olduğu o nedenle sıranın 28. bölüme geldiğini söyleyen bir şeyler okuduğumu hatırlıyorum. Düşününce çok da haksız değil gibi bunu yazanlar, 7, 14 ve 21. Bölümler deyince Çukursever hemen herkesin aklına gelen ikonik pek çok sahne var. İlginç bir tesadüf mü yoksa hakikaten özellikle mi yapılıyor bilemem ama 28. bölümde de bu gelenek bozulmadı. Bölümü çok ama çok beğendim ve şimdiye dek en sevdiğim bölümler listemde üst sıralara yerleştirdim bile. Bu yazı da çok sevdiğim bir bölümün ardından gelen çok boş bir vaktimde kaleme aldığım satırlardan ibaret.

Bana göre nerdeyse hiç boşu olmayan dolu bir bölümdü. Kütüphane sahneleri biraz uzundu ki orada bile Aliço’nun kadınlar üzerindeki garip çekiciliğini gözler önüne seren sahneler izledik. MFÖ’nün Ali Desidero şarkısından alıntılarsak; şeytan tüyü var bu hınzırın!

Önce çakılmam(ız)ile başlayayım. Bölüm özetinde mahalleden birisi ölecek dendiği için ben dahil diziyi beraber yorumladığımız pek çok arkadaşım Berber Muhittin’in gidici olduğunu düşünmüştük. Hatta oyuncunun neden ayrılmak isteyebileceğine dair teoriler de ürettik ve bu dediğimizden de çok emindik. Dediklerimiz çıkmadı. Aslında şimdi düşününce, Muhittin karakteri dizide olsa da ölse de bir şey değişmeyeceği için ölmesinin de çok bir etkisi olmayacaktı hikâyenin gidişatında. Oysaki Cemil’in ölümü şaşırttı. İlk başta o düğünün olacağına, Saadet ve Cemil’in evlenip aynı çatı altında kardeş kardeş yaşayacaklarına çok emindim. Bölüm fragmanlarından sonra ise evliliğin olmayacağına kesin gözle bakmaya başladım ama bunun sebebinin Cemil’in ölmesi olacağı asla aklıma gelmemişti. Ayşe’nin başladığı işi bitirmek, Selim’e kaldı, kendi elleriyle öldürdü can çekişen sevdiğini. Çakılmış olsam da beni ters köşeye yatıran sürprizleri severim.

Bu arada, daha önce demiş miydim, Öner Erkan rocks!

Bölüm güzel bir açılışla başladı, VarYam kardeşlerin avını gözleyen aslanlar gibi önce birbirlerini süzüp sonra kavgaya tutuşmaları ile. Birbirlerine girişecekken bile birbirlerine gözleriyle “hazırsan dalıyorum!” ve “gel kardeşim, bekliyorum” diyebilen kardeşleri çok ama çok severiz. Ama 27. bölüm burada bitmemişti, derken “2 gün önce” diyerek geçen bölümde bıraktığımız an’a geri döndük. Salih’in, silahıyla araca takır takır atış ederken Selim’in şok içinde kaldığı, derken kapının açılıp korkudan aracın içinde büzüşmüş Saadet’in Salih’e korku/dehşet ve bir parça da “senin şu haline acıyorum” der gibi baktığı ana. Salih o an anladı Saadet’i tamamen kaybetmiş olabileceğini. Utanarak elindeki silahı arkasına saklamaya çalıştı, gözlerini kaçırdı Sadiş’den. Ama son pişmanlık fayda etmiyor be Salihçim/Vartolucum. Çoğu zaman öfkeyle kalkan zararla oturuyor. Hiçbir şeyin kolay kolay yıkamadığı koskoca Vartolu’yu ufacık bir kadının sevdasını o kadının gözlerinde görememek yıktı. O sırada Yamaç imalathanesini yok etmiş, adamlarını vurmuş, zarar çok büyükmüş, üstelik Yamaç da artık onun arkasını kollamayacakmış... Hiç biri umurunda değildi Vartolu’nun, Sadiş’in gözünde bir değeri olmadıktan sonra.

Medet ile beraber gecenin karanlığında kilometrelerce yol alıp, hiçbir yere varamadı Vartolu. Doluya koysan almıyor, boşa koysan dolmuyor değil mi? Ondan sonra yaşadıkları her an, biraz sürreal, biraz trajik, biraz komik. Sanki Nuri Bilge Ceylan filmlerindeki o ıssız kasabalardan birine varmış gibiydiler. O kahvedekiler neden sessizdi, neden o kadar tepkisizlerdi takılmıyorum bile. Medet ve Vartolu’nun o adamlardan o dayakları yemeleri gerekiyordu çünkü. Bazen böyle olur, içindeki acı seni o kadar yakıyordur ki dışardan gelecek darbeye muhtaç kalırsın, bile bile istersin, kaşınırsın. Sonuna kadar “partners in crime” olan Vartolu ve Medet için bu dayak faslı tabii ki ikisiyle birlikte mezara gidecek sırlardan. Ama ne güzel dayak yediler be! Oh mis gibi uyuyacaklar şimdi!

Sahnenin asıl yazılma amacı bölüm süresini doldurmaktı muhtemelen. Ama madem doldurma sahneler olacak bari farklı bir şeyler deneyelim denmiş sanki. Karanlıkların içinde gide gide zamandan ve mekândan bağımsız bir yere vardılar, sorularına cevap vermeyen yüzlerine bakmayan bir sürü adamın içine düştüler. Bir tür büyülü gerçeklik anıydı bence. Güzeldi.

Yamaç’a uykular haram. Çukur’un sorunları çığ gibi artarak büyürken üstüne Sena’nın Anıl ile meselesi geldi. Nihayet biraz konuşabildiler. Sena haklı/haksız mevzusuna hiç girmeyeceğim. Evet Yamaç’ı arayabilirdi, Emrah yerine kocasından yardım isteyebilirdi, ama şimdi başka bir mevzu var. Sena’nın dediği gibi; istediğin kadar bağırsan da Yamaç, istediğin kadar kızsan da, Sena’ya bir adamı öldürdüğünün gerçeğini unutturamaz, bundan daha fazla onu korkutamazsın. Sena bunu atlatamadığı sürece, başka hiçbir şeyin önemi yok.

Yamaç, Sena’nın tarafında bu kesin. Emrah ve Güzide’nin anlattıkları biraz kafasını karıştırsa da ikna olmuş değil. Karısı için yapmayacağı bir şey olmayacağını da bildiğimize göre, Emrah’ın bu iğrenç tezgahını, annesinin bu tezgâha ortak olma haysiyetsizliğini kalan 5 bölümde mutlaka ortaya çıkaracaktır.

Yamaç Salih’e, babasının oğluna da çok kızgın, kırgın da belki, ama dönüşü yok artık. O söz ağzından çıktı, Saadet’i kendi elleriyle evlendirecek. Salih de zaten çizgiyi çoktan aştı. Yamaç’ın paketi Sena’ya Salih’in bizzat vermediğini duyması önemli tabi, üstündeki siniri biraz atıp, Sena’nın olayını daha adamakıllı düşünmeye başladığında parçaları birleştirecektir. Evet çok yorgun, kafası da çok dolu, ama artık, bir aydınlanma anı yaşayıp, her ipin ucunun nereye vardığını görebileceği an gelmeli!

Ve bir büyük gizem; Meliha meselesi... Aliçomuz sayesinde, Meliha’nın hikayesine adamakıllı giriş yapabildik bu sefer; anladık ki İdris, Sultan ile evlenmesinden çok sonra başlamış bu ilişkiye. 1972 sonu veya 1973 gibi dizinden vuruluyor Meliha. Dizinde sakatlık kalıyor. Bu sakatlık onu hem şık gazinolarda assolistlikten etmiş, hem de morfin bağımlısı yapmış belli ki, sonrasında deyim yerindeyse Beyoğlu’nun dumanlı pavyonlarına ‘düşüyor’. İdris’le 70’lerin sonunda bu şekilde karşılaşıyorlar. İki tarafı da yakıp kavuran bir aşk yaşanıyor. Derken 1979’da Meliha -güya-ölüyor. Şimdi eldeki veriler şöyle; İdris Meliha’yı öldü biliyor, Meliha'nın çevresi Meliha’yı İdris öldürdü diye biliyor, Aliço Meliha'nın ölmediğini biliyor ve biz bu işin arkasında da Paşa-Sultan ikilisi olduğundan nerdeyse eminiz… Bence şurası artık kesin ki Meliha karakterinin diziye girişi baya sükseli olacak. Meliha'yı kim oynar bahislerini açalım artık...

Düğün günü için apayrı bir yazı yazılır belki de… “Kimse Bilmez” çok özel bir şarkı benim için, taa Hatırla Sevgili’den beri. Çaldığı her sahneyi daha da güzelleştiren bu şarkı ile “kanlı düğün” gününe başladık. Salih, Saadet, Sena, Yamaç… Hepsinin içinde kimselerin bilmediği, ayrı bir sıkıntı… Ama en can alıcı söz, Salih’den: “Ben bugün de ölmezsem, herhalde bir daha ölmem Medet!” Twitterda’da yazdım, burada da yazayım: “Acın acımızdır Vartolu!” O gün ölmezse belki bir daha hiç ölmeyecek biri daha var belki de, o da Selim. Cemil’e erkekler hamamında sarf ettiği ki o iki cümle: “Ben ona da kabulüm. Ona da varım yani…” Oh my God! Bugünün Türk dizileri için alışılmadık derecede cesur bir sahne. Şimdiye kadar anlamayan, anlamak istemeyen varsa da anlamıştır sanırım artık. Başından beri bu mevzuyu usul usul, incelikle yazan senaristimize de helal olsun!

Mahalle zaten gergin, umutsuz, çokça da çaresiz… Gelir kaynakları kurumuş, paralar suyunu çekmiş... Vartolu’dan, açık büfe kahvaltı ikramıyla beraber ince dokundurmalar; “Biz komşusu aç yatarken davul-zurna düğün yapmıyoruz!” Derken beliren erkek düğün alayı, her şeyi inatla Salih’in gözüne sokmak, onu delirtmek için ayarlanmış sanki. Yamaç da tam olarak onu istiyor zaten, Bu Vartolu geldiğinden beri, bel altı vurdu, bel üstü vurdu, ben haklıyım diye diye vurdu. Ben onun yaptıklarından çok çektim, bırak biraz da o çeksin!” Tam o anda didişmeye başlayan aynı mahallenin karşı takımlardaki çocuklarının arasına girmek, tabii ki takım kaptanları olarak Yamaç ve Vartolu’ya düşer. Yamaç abinizi dinleyin çocuklar, onun başında zaten bir paket dert var, bazı şeylere mukayyet olamıyor kendileri!” “En azından ben, nereye sıktığıma dikkat ediyorum!” Bu iki cümle bel altı kışkırtmanın alası değilse nedir, bilemiyorum. İşte oradan geliyoruz, bölümün en başındaki an’a, VarYam’ın gözleriyle birbirine sana dalıyorum şimdi deyip, çocukluklarında yapamadıkları kayıkçı kavgasına.

Babaları tarafından kavgaları ayrılan iki yaramaz erkek çocuğu, birbirleriyle kavgaya tutuştukları için babalarından okkalı birer tokat yerler. Biri 38’inde diğeri 30’una yakın yaşlarda iki koca adam,  iki kardeş. Gıklarını çıkarmadan duruyorlar babanın karşısında. Normal şartlar altında bir baba bu yaşta evlatlarına tokadı yapıştırsa, başka tepkiler verebilirim belki. Ama şartlar hiç normal değil ki… Yamaç sineye çekiyor tokadı ama Salih alışkın değil bir kere, “hop bi’ dakka n’oluyor” derken o da yiyor tokadı. Karşısındaki adam “Karşında kim var senin? Ben senin neyinim?” diye gürlüyor. Salih tabii ki, sen benim hiçbir şeyimsin, bana hiç babalık yapmayan babamsın deyip, çekip gidebilir o an. Ama meselesi o kadar basit değil işte. Karşısındaki o adam, sadece biyolojik babası olarak kalsın değil ki onun meselesi. Babası ona gerçekten baba olsun istiyor, gerektiğinde azar işitip, tokat yemek de varsa bu işin ucunda, ona da razı. Baba oğullarına, ‘aynı mahallenin adamları kendi içlerinde kavga etmez, bunu daha öğrenemediyseniz ben size öğretmesini bilirim’ derken yüzünde oluşan o gülümsemeyi fark etmemek mümkün mü? Babası onu da Çukur’dan sayıyor çünkü. Ne diyelim, böyle olur çelişkiler yumağı İdris Koçovalı’nın evlat sevgisi. Bebeğine her oyuncağı aynı anda vermeyen ebeveynler gibi, bir şeyi elinden alırken, başka bir şeyi veriyor oğluna. Bir gün adamlarına onun üzerine daha çok gidin o bir vuruyorsa siz iki kere vurun derken, ertesi gün benim oğullarım sokaklarda nasıl birbirine girer diye çıkışıyor. Gerçi Salih’e iki kere tokat attı belki iki kere vurmaktan kastı oydu.

Ve akşam olup, düğün başladığında, baba oğul zindandan beri ikinci kez doğru dürüst konuşuyorlar belki de. Aslında bir diyalog değil daha çok monolog izledik, İdris’in ne diyeceğini henüz bilemiyoruz. Muhtemelen de pek bir şey söyleyemeden Cemil’in ölüm haberi duyulacaktır. Ama İdris’in gözündeki yaşları ve o yaşları oğlundan kaçırmaya çalıştığını gördük. Ben ilk defa bu kadar samimi bir tepki verdiğini hissettim, belki de artık Salih’e karşı duvar olmaktan o da sıkılmıştır… Salih tam yeniden insan olup, içinde çiçekler açacakken sen, İdris Koçovalı, onun karşısında ayaza durdun. Oğlunun hayatında ilk defa bir umudu olmuştu. O umudu oğlunun elinden almasan olmaz mı ‘babası?’ Çünkü artık biliyor ki sen karşısında olmasan bile, o umudu Salih bizzat kendisi Kaf Dağının ardına gönderdi.

Kısa Kısa:

Meke-Deren- 500T muhabbetini çok sevdim. Bu çifti derhal sahipledim!

Aliço'nun Şanar Bey ile tanışırken bildiği bütün eski kelimeleri ardarda sıralamasını çok sevdim… Müşerref oldum, bilmukabele, namütenahi... (Şanar Bey’i Haldun Dormen’in oynaması ise zaten başlı başına şahane bir detay!)

İdris'in Emrah'a zorla elini öptürüp Kemal'in intikamını aldığı sahneyi çok sevdim. İçimizin yağlarını eritti...

Cemil'in ölümü nasıl ortaya çıkacak? Selim ne durumda? Düğün gecesi nasıl son bulacak? Salih-Sadiş aşkı nasıl devam edecek, edebilecek mi? Yamaç, Emrah’ın Sena’ya kurduğu tuzağı nasıl çözecek? Sezon finaline beş kala acaba şimdi n'olacak dediğimiz olaylarla dolu dört dörtlük bir bölüm izledik… Tüm ekibin emeğine sağlık! (*)

 

FRAGMAN

“İnsan biliyorsun unutmayı sever, şimdi tam zamanı, birilerini öldür, herkesin sevdiği, saygı duyduğu...Bugüne kadar yaptığın ne kadar iyi şey varsa hepsini yık, parçala, yok et...”

Böyle diyor Selim, yeni bölümün dün akşam yayınlanan fragmanında... Muhtemelen Vartolu’ya... O sırada ekranda beliren yüzler, Paşa, Emmi, İdris, Sultan... Ölüm listesinin adayları mı? Fragmanda çalan müzik, seçilen renkler, fırtına öncesi sessizliğin habercisi misali kafamızda yankılanıyor...  Gecenin karanlığında bir polis Vartolu’ya kelepçe takarken, Vartolu Yamaç’a “Şimdi git Çukur’a, havasını iyice bir içine çek, çünkü bu gece onu kaybettin” diyor. Salih’in sağ avcundaki ‘umut’ yok mu artık? Elinde sadece mermiler mi kaldı? Bunu görmek için yaklaşık 48 saat daha bekleyeceğiz. 

Ah Yamaç, ah Vartolu... Siz ‘kaybedicez birimiz kaçarı yok’ diyorsunuz ama kardeşlerin birbiriyle kavgasının bir kazananı olmaz, çok büyük bedeller ödemeden bir an önce anlayın artık bunu. 

Dizi ile ilgili diğer yazılara göz atmak isterseniz >   http://aslininsureti.com/izledim/cukur/

 

Aslı’nın Sureti

www.aslininsureti.com

*.*.*.*.*

Aslı’nın Suretini sosyal medya hesaplarından takip etmek ister misiniz?

Facebook:https://www.facebook.com/Aslının-Sureti-1065930830209554

Twitter:https://twitter.com/aslininsureti

Instagram: https://www.instagram.com/aslininsureticom/

 

* http://aslininsureti.com/izledim/cukur-acin-acimizdir-vartolu/

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 102
Toplam yorum
: 8
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1188
Kayıt tarihi
: 27.09.17
 
 

Ben Aslı…  'Takvim Yılı – Doğum Yılı hesabının sonucu giderek yükselmesine, aynaya baktığında kaz..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster