Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Mayıs '15

 
Kategori
Eğitim
Okunma Sayısı
610
 

Cumhuriyet Dönemi Eğitim Sistemi - 3: "Eğitim", Cumhuriyeti kuranların en önemli meselesiydi...

Cumhuriyet Dönemi Eğitim Sistemi - 3: "Eğitim", Cumhuriyeti kuranların en önemli meselesiydi...
 

Modern ve çağdaş eğitimin ilk görselleri...


"En önemli, en esaslı nokta eğitim meselesidir...Eğitim, bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüce bir toplum halinde yaşatır ya da bir milleti esarete ve sefalete terk eder" (M. KEMAL ATATÜRK-1924)

x       x       x      

CUMHURİYETÇİ DÜŞÜNCEDE EĞİTİMİN ÖNEMİ VE AMACI...

Cumhuriyet'i kuranlar, geri kalmış bir toplumun, çeşitli sosyal, ekonomik, ve kültürel gereklerine  uygun uygar bir toplum haline gelebilmesinin en başta gelen koşulunun eğitim olduğunun bilincindeydiler. Ulusal temellere dayanan modern ve çağdaş bir eğitim verecek kurum ve kuruluşların, toplumsal değişmede ne denli etkin olduğunun da farkındaydılar.

*       *        *

-- Çünkü, Tanzimat dönemini başlatan devlet idarecilerinin ve zamanın aydınlarının da amacı buydu. Batı benzeri eğitim şekli ile, Osmanlı insanını ve toplumunu bulunduğu durumdan daha ileri sosyal ve kültürel bir aşamaya taşımaktı...Örneğin. Tanzimat döneminin ileri gelen diplomat ve adamlarından(sadrazam) ve ayrıca 1856 Islahat Fermanı'nın hazırlayıcısı olan Ali Paşa, 1857 tarihli layihasında(bildirisinde) şöyle diyordu:

"Milletimizin eğitim ve bilgisini lüzumlu seviyeye çıkarmak ve bunun için gayret göstermek farzdır. Bunu yapmazsak biteriz. Etrafımızı Çin Seddi gibi duvarlar çeksek de bilgili toplumlar bize hükmeder ve parça parça her şeyi elimizden alırlar."(1)

Yine Tanzimat döneminin önde gelen devlet adamlarından(sadrazam) Fuat Paşa da, 1868'de, ölümünden önce düzenlemiş olduğu vasiyetnamesinde eğitim hakkında şöyle yazmıştı:

"...İlim, alem-i akıl ve izan için ışık saçan tek parlak güneştir...Faydalı keşifler ve yeni ilimler, geldikleri yer neresi olursa olsun ve hangi millet nezdinde bulunursa bulunsun onu almalı ve kabul etmeliyiz. Medeni gelişmenin esası, maddi ve manevi büyüklüğünün kaynağı genel eğitim ve öğretimdir."(2)

-- Birinci Meşrutiyet ilanından sonra toplanan ilk Mebuslar Meclisi de, çeşitli devlet hizmetlerinin "eğitim ve öğretimle ilgili" olduğunu görüp, bu konunun önemi üzerinde durmuştur. Yanya Mebusu Abdül Bey, Meclis'te yaptığı uzun bir konuşmada özetle şunları söylemiştir:

"...Dünyada refah, saadet ve medeniyet ile ilgili ne şeyler varsa cümlesi maarif sayesindedir. Maarifsiz hiçbir millet terakki etmemiştir. Günden güne tedenni(gerileme) etmiş ve nihayet türlü türlü felaketlere uğramıştır."(3)

-- İkinci Meşrutiyet devlet yöneticileri ve zamanın aydınları sayılan bilim adamları da, önceki dönemlerde başlayan eğitim ve öğretim alanındaki reformları devam ettirmişler ve öncekilerden biraz daha farklı olarak eğitimi ve öğretimin toplumun her kesimine yaygınlaştırılmasını istemişlerdir.

*        *         *

Cumhuriyeti kuranlar da, aynı toplumdan gelen ve aynı eğitim kurumlarında tahsil eden ve önceki dönemlerin adım adım ilerlettiği eğitim ve öğretim konusunu daha da ileri aşamalar götürmeye çalışan insanlardır.

Cumhuriyeti kuranların, eğitime verdiği önem, önceki dönemlerdeki devlet yöneticilerinin, bilim adamı olan aydınlarının yapmak istediklerinden çok farklıydı...Çünkü, önceki dönemlerde, modern --"Batı benzeri" diyelim -- eğitim sistemini ve kurumları ile halkın büyük çoğunluğunun benimsediği "dinsel ve geleneksel" içerikli eğitim sisteminin birlikte sürdürülmesi,  "ikili, hatta çoklu" denebilecek  bir eğitim sistemi meydana getiriyordu...Bu nedenle, Cumhuriyeti kuranların ilk amacı, bu ikili --hatta çoklu-- eğitime son vermek ve "eğitim ve öğretimde birliği" sağlamaktı.

Kurtuluş Savaşı'nın en buhranlı, bunalımlı ve yoğun günlerinde(ordunun Sakarya'ya çekilmesine yol açan Kütahya-Eskişehir yöresindeki Yunan saldırısının geliştiği günlerde), Mustafa Kemal,16 Temmuz 1921'de, Ankara'da topladığı Maarif Kongresi'nde -- ki bu kongre, daha sonra oluşturulacak Milli Eğitim Şurası'nın ilk adımıdır -- yaptığı açış konuşmasında; tüm dikkatlerin ve gücün savaşın ağır koşullarına yönelmiş olmasına rağmen "ulusal" ve "çağdaş" bir eğitimin temellerinin atılmasını ve bu konuda yapılacak işlerin sağlam bir programa bağlanmasını istemiştir.

Konuşmasının içeriğinde, devlet bünyesinde yüzyıllar boyu derin idari ihmallerin neden olduğu yaraların iyileştirilmesinde verilecek emeklerin en büyüğünün kuşkusuz, irfan(bilgi-kültür) yolunda kullanılmasının gereğini vurgulamış; şimdiye kadar izlenen öğretim yöntemlerinin ulusumuzun gerileme sürecinde önemli etken olduğu doğrultusundaki düşüncesini ifade etmiştir. Bunun için yapılacak eğitim programlarının, eski devrin boş inançlarından ve yaradılış niteliklerimizle hiç de ilgili olmayan yabancı fikirlerden, Doğudan ve Batıdan gelebilen bütün etkilerden uzak, milli karakterimiz ve tarihimizle uymlu olmasını istemiştir.(4)

Mustafa Kemal'in, Kurtuluş Savaşı'nın hemen sonlarında, kendisine yöneltilen; "İşte, memleketi kurtardınız. Şimdi ne yapmak istersiniz?" şeklindeki bir soruya, "Milli Eğitim Bakanı olarak, milli irfanı yükseltmeye çalışmak en büyük emelimdir"(5) diye cevap vermesinden, O'nun eğitim ve öğretime verdiği önemin ne denli büyük olduğunu göstermektedir.

*        *         *

Başta Mustafa Kemal olmak üzere, Cumhuriyeti kuranların, eğitim ve öğretimle ilgili olarak en başta gelen amaçlarından ilki, Tanzimat'la başlayan, Birinci ve İkinci Meşrutiyet'le devam edemn"ikili, hatta çok yönlü farklı eğitim sistemini ve kurumlarını" birleştirmekti.

Cumhuriyet'in ilanından dokuz ay önce(31 Ocak 1923), İzmir'de halk ile yaptığı bir konuşmada, "ulusumuzun  eğitim ve öğretim yuvaları bir olmalıdır"(6) diyerek 12 ay sonra(3 Mar1924) yürürlüğe konacak Tevhid-i  Tedrisat  Kanunu'nun(Öğretim Birliği Yasası) gerekliliğini ortaya koymuştur.  

Bu kanunla, Türkiye'deki bilim, eğitim ve öğretim kurumları, bütün medreseler Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlanmış; böylece çağın gerisinde kalmış eğitim ve öğretim düzenine son verilmiş, eğitim ve öğretim devletin denetim ve kontrolüne girmiştir.

Blog dizimin ilerleyen bölümlerinde, Cumhuriyetçi düşüncede eğitim ve öğretim ilkeleri konu edilirken, özellikle de Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun dünü ve bugününe ayrıntılı olarak değinilirken günümüze de göndermeler yapılacak, özellikle de "İmam Hatip Okulları" hakkında kanunun içeriğine uygun açıklamalar yapılacaktır.

Devam edecek...

cdenizkent

_________________  :

(1) Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, cilt. VIII. 3.b. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayını, s. 197

(2) Mehmet Galip, Fuat Paşa'nın Vasiyetnamesi, T.T.E. Mecmuası, Cilt II, s. 75(Bu vasiyetname, Ankara Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde, Emine Gümüşsoy tarafından hazırlanan bir doktora tezinde konu edilmiştir.)

(3) Hakkı Tarık Us, Meclis-i Mebusan, Cilt. II, ss. 144-148'den Enver Ziya Karal, Agy. s.383

(4) M. Kemal Atatürk, Söylev ve Demeçler, Cilt-II, s.19

(5) Genelkurmay Başkanlığı, Atatürkçülük(İkinci Kitap), İstanbul: Milli Eğitim Basımevi, 1988, s.104

(6) M. Kemal Atatürk, Agy. ss. 19, 45, 94

Halil Güven (Sökeli) bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Atatürk'ün eğitime çok büyük değer verdiğine hiç şüphem yok. Ancak ne var Milli Eğitim Bakanlığını kurmak ve tüm eğitim kurumlarını bu bakanlığa bağlamakla zihniyet değişemezdi ve değişmedi de. Eğitimde verilen mesajlar önemlidir ve bu konuda maalesef büyük yanlışlar yapılmıştır. Örneğin Atatürk bile yüceltilmemeli, kutsanmamalıydı, çünkü bir kutsalın başka bir kutsalla değiştirilmesi zihniyeti değiştirmezdi. Prof. Dr. Şerif Mardin'in "cumhuriyet öğretmeni imama yenildi" sözü anlamsız bir söz değildir. Bence bırakın öğrencilerin bugünün öğretmenlerinin bile aydınlanma çağıyla tanıştıklarını söylemek mümkün değildir. Selamlar

Matilla 
 08.05.2015 19:18
Cevap :
Merhaba Mustafa Bey...Ben burada, Osmanlı'dan günümüze gelen bir eğitim sistemi sürecinin, doğru ve yanlışlarını anlatmaya çalışıyorum...Bunu da, dönemlerin -batıyla temas, batıyı anlama, batıya öykünme, batılı gibi olma, batılılaşma gibi- bilimsel görünümlerini ortaya koyarak sürdürmeye çalışıyorum...Kutsamak ve yüceltmek, doğru bir düşünce ve tavır değildir.Hiçbir insanın birbirinden üstün yanı yoktur; yalnızca yaşamın karşılarına çıkardığı fırsatları iyi değerlendirenler vardır. Bu da onları yüceltmez ve kutsallaştırmaz...Gerektiğinde de eleştirilir; kim olursa olsun. Şerif Mardin'in, düşüncesi de yanlış değildir. "Türkiye'de irtica" konusunda 450 sayfalık bir kitabım var. Bu kitap, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde Türkiye'deki irtica konusunu işlemektedir. Bu kitapta, Şerif Mardin'in, çok önem verdiği "mahalle baskısı" düşüncesine de yer verdim.Hatta, burada da, "halk dini, mahalle baskısı ve cami kültürü"nü anlatan bloglar yazdım. Okumanızı öneririm. Teşekkürler ve selamlar.  10.05.2015 9:14
 

Eğitime dikkat yöneltmeniz beni mutlu etti arkadaşım. Burada ben de bir şey söylemek isterim: Eğitimin gelişme süreci bir hayli sancılı geçti bunu hep söylüyoruz önemli olan bundan sonra yapılabilecekler... Eğitim öz olarak insanın kendisi olmasına yardımcı olmaktır. Ve de değerlemeler sahibi olunmasını sağlamaktır. Kişi doğru sözlü olma değerinden başlayarak çalışma üretme birlikte dayanışma geliştirme ile toplumsal mutluluğa katkı yapmayı temel karakter olarak yaşamalıdır. Ve yine "bilme yapabilme olabilme sonra sahip olma ve yakın olma ilişkisi taşıma" yönünden de gelişkin olmalı bunlar aslında temel karakterler bütünüdür. Eğitime bu açıdan yaklaşılır ve programlamalar bu yönde yapılırsa iş istenilen yöne yönelir. Bütün bunların temelinde de "öğrenmeyi öğrenme" olgusu yatıyor. İşte bu noksanlık bizi ezberci toplum olarak bırakıyor hal böyle olunca da değişim olmuyor, değişim olmayan toplumlar ağır aksak yol almaya mahkumdurlar... Saygılarımla...

Halil Güven (Sökeli) 
 08.05.2015 12:30
Cevap :
Merhaba Haili Bey...Yazdıklarınıza tümüyle katılıyorum...Özellikle de "ezbercilik" konusuna...Belki, inanması zor olur ama, hayatımda şiirden başka hiçbir şey ezberlemedim; çocukken ezberlediğim birkaç dua dışında...Yani eğitim hayatımda ne "papağan" oldum; ne de "inek":)...Ezberlemek, insanın beynini dumura uğratır; çalışmaz hala getirir...Araştırmayı engeller, fikir üretme yeteneğimiz köreltir...Zaman zaman ve yeri geldiğinde hep şunu söylerim; ezbercilik bizi "sosis" gibi aynı fabrikadan çıkmış tek biçin insanlara dönüştürür. Böyle insanlardan oluşan toplumlar da, "ambalajlanmış sosis paketi" olur...Değişme ve gelişme olmaz...Aklımda yanlış kalmadıysa "Bırakın da çağdaşlaşalım" başlığı altında bir bloğum olduğum var...Katkınız için teşekkür ederim. Selamalar.  08.05.2015 17:50
 

Değerli cdenizkent, Osmanlı'nın yükselişinde ilim ve ilim insanına verilen değer; 1453 İstanbul'un Fethi ve "Devlet", anlayışının, İmparatorluğa dönüşmesi ile düşüşe geçer. İlim ve İlim insanından beslenmeyen İmparatorlukta. İlk (siyasi)kırılma budur. İkinci kırılma da,İpek Yolu'nun keşiflerle denize kaymasıdır. Bu da ekonomik gerileme nedenidir. Geldik Cumhuriyet'e; Siz her ne kadar kutsamış iseniz de, burada da yapılan (olumlu) bir uygulama yoktur. Fatih'in, "tek adam" anlayışı, aynen devam eder. Kendimizi ikna için birçok neden bulabildiğimiz bir gerçektir. Ancak, sonuç, sürecin en belirgin delidir. Bizler okuyan bir toplum değiliz. Şehirli bir toplumda. Bunu Bu ortamlardaki yazılardan ve kaldırıma parktan veya trafikteki karmaşadan görebiliriz. İslam, Türklere farklı bir bakış getirmişse de, Türkler aslına dönmüştür. Bunları, son binyıllık tarihi bilmeyenlerin kavramasını beklenmez, ancak, siz araştırıyorsunuz. Durumumuzu bu pencereden de görmek gerekir. Sağlıcakla kalınız.

Canmehmet 
 08.05.2015 11:20
Cevap :
Merhaba Canmehmet Bey...Yorumunuzun bazı yanlarına katılmıyorsam da saygı duyuyorum -klasik bir deyiş:)-demek adettendir.Farklılıklarımız, beslendiğimiz kaynaklardan geliyor.Hepimiz aynı kaynaklarda beslensek, siyasi, tarihi, sosyal, kültürel görüşlerimiz ve felsefi düşüncelerimiz aynı olur.Yani, bir sosis fabrikasından çıkan sosisler gibi.Bu iyi bir şey değil; gelişmeyi ve ilerlemeyi engeller.Ben, İstanbul'un fethi ile Batı'ya açılmayı doğru buluyorum.Bizim yanlışımız, gücümüzün hep devam edeceğini sanmaktır.Gücün, her şeyin üstesinden geleceğini sanarak, değişen dünyanın farkında olmamak; olsak da fazla önem vermemektir...Yanlışımızı, 1683 yılında kafamızı Viyana duvarlarına vurduğumuz zaman anladık; ancak o zaman uyandık...Bloglarımda, dönemlerin bilimsel görünümlerini yazarken, Osmanlı devlet adamlarının ve aydınlarının bu konudaki gayretlerini yazdım.Eğer siz, Osmanlı'nın İstanbul'u alıp Batı'ya yönelmesini doğru bulmuyorsanız; ona bir şey diyemem...Teşekkürler ve selamlar.   08.05.2015 18:25
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 917
Toplam yorum
: 2414
Toplam mesaj
: 64
Ort. okunma sayısı
: 1376
Kayıt tarihi
: 11.12.07
 
 

İstanbul doğumluyum. İlk, orta ve lise öğrenimi İstanbul'da tamamladım. İstanbul Üniversitesi'nde..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster