Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Kasım '08

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
5832
 

Cumhuriyet'in kuruluş serüveni

Cumhuriyet'in kuruluş serüveni
 

Atatürk dünyanın kabul ettiği üzere dahi bir devlet adamı, yüksek bir siyaset adamı, başarılı bir asker, büyük bir devrimci olan devlet kurucusudur.


Mondoros Ateşkes Antlaşması adı altında Türk’ün öz yurdu olan topraklarımız işgal kuvvetlerinin fiili kuşatması altında kalmıştır. Buna karşın kuşkusuzdur ki kendimizi savunmamız kaçınılmazdı. Tüm ezilen halklara bir emsal teşkil edecek olan Bağımsızlık Savaşımız bu şartlar altında ortaya çıkmıştır. Amasya Genelgesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri ile büyük bir örgütlenme örneğini ortaya koymuş ve sömürgeci zihniyete unutamayacakları bir tokat atmıştır.


Bu askeri harekât 9 Eylül 1922’de Yunan’ı İzmir’den Ege’nin sularına döküşümüze kadar süregelmiş ve dünyanın gözlerini kamaştıran bu zafer Lozan Antlaşması ile kabul görmüştür.


Bu askeri harekâtın örgütlenmesinde ilk aşama Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin oluşturulmasıdır. Bu cemiyetlerin kuruluşunun ardından gelen ve mevcut siyasal sistemimize yön veren aşama ise Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşudur. Büyük Millet Meclisi’nin kurulması sırasında ki en temel ilke “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” ilkesi olmuştur.


Mustafa Kemal’in yaşantısında Demokrasi ve Cumhuriyet fikri gençlik yıllarına dayanmaktaydı. Mustafa Kemal başından beri Türk Milleti’nin yaşadığı zor koşullardan sıyırıp çıkaracağını biliyordu. Buna bir örnek 1906’da Bulgar Ivan Manelof ile Selanik’de yaptığı konuşmalardır:

“Bir gün gelecek, ben, hayal olarak kabul ettiğiniz bu inkılâpları başaracağım. Mensup olduğum Türk Milleti bana inanacaktır. Düşündüklerim demagoji mahsulü değildir. Bu millet gerçeği görünce arkasından yürür. Saltanat ortadan kalkacaktır. Devlet mütecanis(tek çeşit) bir unsura dayanamayacaktır. Din ve devlet işleri birbirinden ayrılacaktır. Batı medeniyetine döneceğiz. Batı medeniyetine girmemize engel olan yazıyı atarak, Latin kökünden alfabe seçilecektir. Kadın ve erkek arasındaki farklar kalkacaktır. Emin olunuz ki hepsi bir bir olacaktır…”


Mustafa Kemal bu konuşmayı yaptığı sırada Abdülhamit ülkenin tek hâkimiydi ve bu konuşma o zaman pek çok insan için hayal edilemeyecek kadar büyük bir rüyaydı. Bu örnek günümüzde Mustafa Kemal’e saldırmanın dayanılmaz hafifliği içerisinde olan bazı kişi ya da kurumlar tarafından “Cumhuriyet’i kurma fikrinin bir gecede içki sofrasında çıktığı” yalanına karşı kullanılabilecek en basit örneklerden yalnızca birisidir.


Mustafa Kemal’in kafasında şekillenen bu devlet sistemi dünyanın geçirdiği büyük bir tarihsel sürecin ürünüdür. Fransız İhtilali ile birlikte dünyada hızla yayılan milliyetçilik akımları çok uluslu devletlerin zayıflamasına neden olduğu kadar teokratik devlet anlayışını da zedelemişti. Egemenliğini Tanrı’dan aldığını belirten hükümdarlar ülke üzerinde tek güç olarak bulunmakta ve toplum hükümdarın karşısında kul niteliği taşımaktaydı. Hükümdarın ülkeyi yönettiği bu anlayış içerisinde millet olma bilincinin olgunlaşması kul anlayışı altında bulunan egemenliği güçsüzleştirmişti.


Bu güçsüzleşme özellikle Osmanlı’da büyük parçalanmalara neden olmuştur. Yayılan milliyetçilik akımları altında İmparatorluğun bünyesinde yer alan pek çok ulus bağımsızlıkları için dış devletlerden destekler alarak ayaklanmalara başlamış ve gerek Osmanlı Ordusuna gerekse de bölge halklarına büyük saldırılar düzenlemişlerdi.

Bu saldırılar tüm dünyayı pençesine alan Birinci Dünya Savaşı’nın ardından şiddetini arttırmış ve Savaş sonunda kaybeden devletler arasında yer alan Osmanlı’nın ülke içerisinde de otoritesinin zayıflamasına neden olmuştu. Başta belirttiğimiz Mondoros Mütarekesi’nin ardından işgal edilen topraklarımızı düşman pençesinden kurtarmak için başlatılan mücadelemiz işte bu denli zayıflamış bir otoritenin altında başlamıştı.


Zaferin kazanılmasının hemen ardından, 2 aydan az kısa süre sonra 1 Kasım 1922 tarihinde Saltanat kaldırılmış ve Osmanlı Padişahı’nda yalnız Halifelik sıfatı kalmıştı. Bu durum üzerine yasama ve yürütme yetkileri konusunda Büyük Millet Meclisi daha da güç kazanmış ve Lozan Konferansı’na gidecek üyeleri seçme konusunda tekeli sağlamıştı.


Kazanılmış ve tüm dünyaya örnek olmuş bir bağımsızlık savaşının ardından bu zayıflayan otorite ile devam etmek tehlikenin kısa zamanda tekrar ortaya çıkmasına neden olacaktı. Büyük Millet Meclisi’nin ilk kurulduğu anda insanlar bu meclisin ülkenin kurtuluşuna kadar var olacağına inanmışlardı. Ancak Bağımsızlık Savaşı kazanılmış ve Lozan Konferansı’na yine bu meclisin temsilcileri katılmışlardı. Lozan Konferans’ında topraklarımız Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı bir toprak olarak değil de Yeni Türk Devleti’nin toprakları olarak anılmıştı. Buradan da anlaşılmaktadır ki Lozan’da aslında Osmanlı İmparatorluğu’nun ortada kalktığı yerine yeni bir devletin kurulduğu kabul görmüştü.


Artık ortaya en az Bağımsızlık Savaşı kadar zor bir engel çıkmıştı. Şimdiki asıl sorun Yeni Türk Devleti’nin ne şekilde yönetileceği ve bunun topluma nasıl aktarılacağıydı. Lozan Konferansı sonucunda ortaya çıkan Lozan Barış Antlaşmasında Yeni Türk Devleti’nin zaferi tescillenmişti. Bu zaferin en büyük mimarlarından birisi olan Mustafa Kemal, Bağımsızlık Savaşı sürecinde askeri olduğu kadar siyasi başarısını da topluma ve dünyaya ispatlamıştı. Mustafa Kemal’in gençlik yıllarından beri hayalinde olan Cumhuriyet sistemini artık uygulamaya koymak için gerekli şartlar olgunlaşmış, ülke yeniden bağımsızlığına kavuşmuştu.


Cumhuriyetin ilanından önce ülke yönetiminin ne şekilde olacağına ilişkin görüşmelerde Mustafa Kemal’e “Meşrutiyet” olması yönünde bir teklif gelmişti. Bu konuda Atatürk’ün tutumu gayet açık ve net bir şekilde ortadadır…


“Meşrutiyette de başta bir hükümdar vardır. Onun istibdadını önlemek çok zordur. Bu ülkeyi yükseltecek idare Cumhuriyettir.”


Cumhuriyet sistemini ortaya koyacak en önemli adımlardan birisi 9 Eylül 1923’te Cumhuriyet Halk Fırkası’nın kurulması ile atılmış oldu. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin devamı olarak kurulan Cumhuriyet Halk Fırkası mevcut sistemin yerine Cumhuriyet rejimini getirmek için çalışmalarına başlamıştı. Nihayet 29 Ekim 1923 günü mecliste yapılan toplantıda Cumhuriyet Rejimi resmen ilan edilmiş oldu.


Cumhuriyet’in ilanı sürecinde kuşkusuz mecliste de çok sert tartışmalar ortaya çıkmıştı. Bu noktada Mustafa Kemal ve arkadaşlarının tavizsiz tavırları sistemin çabuk kabullenmesini sağlamıştı. Mustafa Kemal’in, Cumhuriyet’in ilanı ile ilgili yapılan meclis görüşmelerinde hemen herkesin bildiği söylemi şudur:


"...Türk milleti hâkimiyet ve saltanatını fiilen kendi eline almış bulunuyor. Bu bir oldubittidir. Söz konusu olan, millete saltanatını hâkimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele, zaten oldubitti hâline gelmiş olan bir gerçeği kanunla ifadeden ibarettir. Bu mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi tabiî olarak karşılarsa, sanırım ki uygun olur. Aksi takdirde, yine gerçek, usulüne uygun olarak ifade edilecektir. Fakat belki de bazı kafalar kesilecektir".

Bu söylemden de anlaşılacağı üzere Mustafa Kemal için Cumhuriyet vazgeçilmezdi. Bu vazgeçilmezini uygulamanın da en iyi zamanı gelmişti.


Mustafa Kemal, yeni kurulan Cumhuriyeti ve Hükümet – Millet Kaynaşmasını şu anlamlı sözlerle ifade eder:


“Bugünkü hükümetimiz, devlet teşkilatımız doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet ve hükümet teşkilatıdır ki, onun ismi cumhuriyettir. Artık hükümet ile millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millettir ve millet hükümettir. Artık hükümet ve hükümet mensupları kendilerinin milletten ayrı olmadıklarını ve milletin efendi olduğunu anlamışlardır.”

Bu sözler bile Mustafa Kemal’in Millet idaresine ve Milletin kendisine olan saygısını anlatmaya yeterlidir.


Resmi olarak Cumhuriyetin ilanından sonra topluma Cumhuriyet rejimini aktarmak, işleyişini anlatmak kalmıştı. Mustafa Kemal Cumhuriyet Rejimini şu ifadelerle açıklamıştır:


“Cumhuriyette son söz millet tarafından seçilmiş meclistedir. Millet adına her türlü kanunları o yapar. Hükümete güvenoyu verir veya düşürür. Millet, vekillerinden memnun olmasa belirli zamanlar sonunda başkalarını seçerler. Millet, egemenliğini, devlet yönetimine katılmasını, ancak zamanında oyunu kullanmakla sağlar. Cumhuriyetin hükümeti, belli bir yöntem ve şekilde belirli bir zaman için seçilmiş bir cumhurbaşkanına güven sunulur başbakanı o seçer hükümeti meydana getirecek olan bakanları, başbakan güvendiği milletvekillerinden seçer.”


Tarihte pek çok Cumhuriyet örneği mevcuttur. Batı’da Cumhuriyet rejimin ilk ve en eski örneği Roma’da kurulmuştur.


Cumhuriyet yönetimine asırlarca hemen hiç rastlanmaz. Ancak, ortaçağ’ın sonlarına doğru İtalya’nın kuzeyinde Venedik, Ceneviz ve Floransa cumhuriyetleri gibi birtakım şehir cumhuriyetlerinin kurulduğu görülür. Ancak, bunlar seçkin (elit) ya da “eşraf cumhuriyetleri” olarak nitelendirilebilir. Çünkü hiçbirinde, eski Yunan demokrasilerinde de olduğu gibi kadınlara, kölelere ve halktan kişilere seçme ve seçilme hakkı verilmişti. Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte, özellikle savaşta yenilen imparatorluk ve krallıklar yıkılmış ve cumhuriyet rejimleri kurulmuştur. Weimar Alman Cumhuriyeti, Federatif Rus Cumhuriyetleri Birliği, Avusturya Cumhuriyeti, bunlar arasında sayılabilir. Cumhuriyetçilik hareketleri bundan böyle daha da hızlanmış ve yaygınlaşmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nda yenilen ve krallıkla yönetilen ülkelerde, özellikle Balkan Devletlerinde cumhuriyetler ilan edilmiştir. Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya, Arnavutluk, Macaristan gibi.


Daha sonraları, yakın zamanlara doğru, cumhuriyetçilik hareketleri Asya ve Afrika ülkelerine doğru sıçramış ve buradaki krallıklar darbe ve ihtilallerle devrilerek, cumhuriyet yönetimleri ilan edilmiştir. Mısır, Irak, Afganistan, İran, Libya gibi ülkeler bunların arasındadır.

Görülüyor ki cumhuriyet yönetimine geçiş son 70 yıl içinde giderek ivme kazanmıştır. Herhalde bunda, 23 Nisan 1920’de Millet Meclisini açan, 29 Ekim 1923’de de Cumhuriyet’i ilan eden Atatürk önderliğindeki Türkiye Cumhuriyeti’nin büyük etkisi olmuştur.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, cumhuriyet yöneticilerinin seçimle işbaşına geldiği; yani hanedanın ve veraset usulünün bulunmadığı bir siyasal rejimdir. Montesquieu, Cumhuriyetin diğer önemli bir ilkesinin fazilet olduğunu söylemiştir. Ona göre despotizmin temeli korku, aristokrasinin temeli şeref duygusu, cumhuriyetin ise erdem, yani fazilettir. Bir başka deyişle, cumhuriyet yüksek ahlaki, moral değerlerin ön planda geldiği bir siyasi rejimdir. Cumhuriyetin bu ikinci ilkesi de Atatürk’ün sözlerinde ifadesini bulur.

“Cumhuriyet yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir... Cumhuriyet idaresi, faziletli ve namuslu insanlar yetiştirir.”


İdeal olan, kuşkusuz, cumhuriyetlerin bu iki temel ilke yanında ayrıca demokratik olması ve gerçekten halka dayanmasıdır:


“Demokrasi” ise, eski Yunancada halk anlamına gelen “demos” ile egemenlik anlamına gelen “kratus” sözcüklerinin birleşmesinden oluşmuştur. Bu anlamla da halkın kendi otoritesiyle kendini yönetmesi demektir. Abraham Lincoln tarafından yapılmış olan kapsamlı bir tanıma göre demokrasi, “halkın, halk tarafından, halk için yönetimi” dir.


Atatürk ise, bir konuşmasında tarihte görülen başlıca devlet şekillerinden monarşi ve oligarşiyi açıkladıktan sonra demokrasiyi şöyle tanımlar:

“Demokrasi (halkçılık) esasına dayalı hükümetlerde egemenlik halka, halkın çoğunluğuna aittir. Demokrasi prensibi, egemenliğin millette olduğunu, başka yerde olamayacağını gerektirir. Bu şekilde demokrasi prensibi siyasi kuvvetin, egemenlik kaynağına ve yasallığına temas etmektedir.”

Mustafa Kemal genel olarak Demokrasi yerine Halkçılık ifadesini kullanmıştır. Bunun nedeni Bağımsızlık Savaşında ki mücadelesi gibi dil konusunda ki mücadelesidir.


Atatürk bir başka söylevinde de “halkçılık” sözcüğünü kullanarak demokrasiye çok özlü bir tanım getirir:

“Bizim görüşümüz ki halkçılıktır; kuvvetin, gücün, egemenliğin, yönetimin doğrudan doğruya halka verilmesidir. Halkın elinde bulundurulmasıdır.”

Zamanla “Halkçılık” Mustafa Kemal’in ideolojisi olan Kemalizm’in ana ilkelerinden birisi olmuştur.


Şimdi de Cumhuriyet ve Demokrasi arasındaki ilişkilerden kısaca söz etmenin yerinde olacağını sanıyorum. Ünlü İngiliz düşünürü J. Bryce 1921 yılında yazdığı “Modern Demokrasiler” adlı eserinde, ilginç bir gözlemde bulunuyordu. J. Bryce bu eserinde İlkçağ’da Aristo’dan beri gelen monarşi, aristokrasi ve cumhuriyet (demokrasi) şeklinde üçlü klasik sınıflandırmanın yetersizliğini öne sürüyordu. Çünkü o tarihte Avrupa kıtası’ndaki 21 cumhuriyetten sadece ikisi gerçek bir demokrasi ve cumhuriyet niteliğini taşıyordu. Buna karşılık, İngiltere, Hollanda ve Belçika gibi ülkeleri, meşruti monarşi ile yönetilmelerine rağmen, demokratik yöntemlerdi. Bu durumda J. Bryce siyasal yönetimleri, sadece demokrasi ve diktatörlük diye ikiye ayırmanın daha doğru olacağını savunur.

Gerçekten bir ülkenin adının Cumhuriyet olması; o ülkede her zaman, sağlıklı, gerçek demokratik bir rejim uygulandığı anlamına gelmemektedir. Örneğin, sağda veya solda yer alan ve yeni kurulmuş birçok cumhuriyet, demokrasi ile yönetilmektedir. Atatürk de bu saptamayı şu sözleriyle dile getirir.

“Cumhuriyet imkân demektir. Çünkü iç hürriyetin de en büyük imkânı cumhuriyetle kabildir. Ama diyeceksiniz ki, dünyada adı cumhuriyet olan diktatörlükler de vardır. Fakat bütün bu şekiller geçicidir.”

Her cumhuriyetin mutlaka demokrasi ile yönetilmediğinin bilincinde olan Atatürk, buna rağmen demokrasi için en uygun ortamı yine cumhuriyet rejiminin sağlayabileceğini şu sözlerle vurgular:

“Demokrasi prensibinin, en çağdaş ve mantıki uygulamasını temin eden hükümet şekli, cumhuriyettir.”

Herkes kendi dünya görüşüne, kendi uyguladığı yönetim biçimine göre demokrasi kavramına içerik kazandırmaya çalışmakta ve kavram kargaşası yaratılmaktadır. Yalnız şu var ki, her türlü otoriter, totaliter, dikta ve baskı rejimleri görünüşte bazı demokratik ilkelere sahip olsalar bile demokrasi sayılmazlar. Yönetimde zamanla ortaya çıkan oligarşik yönelimler, demokrasinin görünüşünde kalmasına yol açabilir.

Demokrasi bir oluşum içindedir. Dolayısıyla demokrasinin tanımı ve koşulları üzerinde, tüm dünyada görüş birliği sağlanmış değildir. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki renk ayrılığını biz Türkiye’de yadırgarız. İngiltere’deki Avam Kamarası da bir İsviçreliye hoş bir demokrasi eseri olarak görünmez. Ama bu ülkelerin demokrasi uygulamadıkları savunulamaz. Tersine, bu iki devletten İngiltere’nin en eski demokrasiye; Amerika’nın ise, en geniş demokrasiye sahip olduğu kabul edilir.


Mustafa Kemal Cumhuriyeti, daha doğrusu Demokrasinin en iyi uygulama sahası olan Cumhuriyeti tamamen içine sindirmiş bir liderdi. Ülkenin dört bir yanı işgal altında bulunurken bile “Ulusal Egemenlik” ilkesini her fırsatta vurgulamıştır.


“Devlet ve milletin geleceğine milli irade etken ve hâkimdir. Ordu bu milli iradenin emrinde ve hizmetindedir.”

“Milletin irade ve isteğine uymayanların sonu yokluktur ve yok olmaktır.”


Demokratik Cumhuriyetlerin en önemli ana unsurlarından birisi seçme ve seçilme hakkıdır.


Ayan (senato) denilen İkinci Meclis üyelerinin bütünüyle, Mebuslar Meclisinin dörtte bir üyesinin Padişahça seçildiği, çoğunluktaki partiye bakılmaksızın, Padişahça istenilenin hükümette görevlendirdiği bir ortamda, meclisin seçimlerle oluştuğu, İslam dünyasında ilk kez ve Avrupa’nın birçok ileri demokrasi ülkesinden önce kadınlara belediye (1930), muhtarlık (1933) ve milletvekilliği (1934) seçme ve seçilme hakkının verildiği ortama Atatürk döneminde geçildiği düşünülürse, Ulu Önder’in bu bakımdan da tam bir demokrat olduğunu belirtmek gerekir. Bunun da ötesinde Atatürk, seçimlerde çok dikkatli olunması gerektiğini belirterek, eşsiz yol gösterici özelliğini bir kez daha ortaya koyar:


“Seçimlerde, şahıstan ziyade milletin çıkarlarına en uygun ilke ve programları uygulayabilecekleri seçmek önemlidir. Bu konuda, hemen hemen bütün vatandaşlar yardıma muhtaçtırlar. Bu yol gösterme işini siyasal partiler yapar.”

Mustafa Kemal bu sözleriyle kısıtlanmayan bir muhalefetin olması gerektiğini de vurgulamaktadır. Bu nedenle Mustafa Kemal, Cumhuriyet’in kuruluşunun ardından iki kez çok partili sistem denemesinde bulunmuştur. Bunlardan ilki 1924 yılında kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluşu ile olmuştur. Bilindiği üzere Bağımsızlık Savaşında Mustafa Kemal ile omuz omuza mücadele etmiş olan bazı komutanlar, aradan zaman geçtikten sonra Mustafa Kemal ile yollarını ayırmış ve O’na karşı çok sert bir muhalefete yönelmişlerdir. Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Adnan Adıvar, Rauf Orbay, Halide Edip Adıvar bu muhalif kadronun en önemli isimlerindendirler. Nitekim, sayılan kişiler daha sonraları Kazım Karabekir Paşa’nın başkanlığında Cumhuriyet tarihindeki ilk yasal muhalefet partisini oluşturmuşlardır. Az zaman sonra doğuda patlak veren Şeyh Sait isyanı üzerine “Takriri Sükun Kanunu” Meclis’ce kabul edilmiş, parti kapatılmış ve “İstiklal Mahkemeleri” yeniden faaliyete geçirilmiştir. Parti liderlerinden bazıları, daha sonraları İzmir Suikastı davasında sanık olarak tutuklanmışlardır.


Atatürk, 1930 yılında yeniden bir siyasal parti denemesi yapmış, bu defa eski başkanlardan sevdiği ve güvendiği yakın arkadaşı Fethi Bey’i (Okyar) bir parti kurmaya memur etmişti. Bunun üzerine Fethi Bey, merkezi İstanbul’da olmak üzere 12 Ağustos 1930’da “Serbest Cumhuriyet Fırkası”nı kurmuş ve Ege’den başlayarak örgütlenme çabalarına başlamıştır. Atatürk’ün yine yakın arkadaşı Nuri Bey (Conker) de partinin ikinci adamı olmuştur. Halk Partisi’nden on iki milletvekili bu partiye geçmiş; Atatürk, kardeşi Makbule Hanım’ı (Atadan) da üyeler arasına katarak, yöneticilere güven duygusu aşılamak istemiştir. Parti’nin resmi bir yayın organı yoktu; ama İstanbul’da yayımlanan Yarın, Son Posta ve Tan gazeteleri bu partinin görüşlerini yansıtıyorlardı. Parti üç ay gibi kısa bir sürede 37 ilde örgütlenmişti.


Atatürk, Yeni Devletin Devrim ve Cumhuriyet ilkeleri üzerinde partilerin titizlik göstermesi gerektiği uyarısını 1 Kasım 1930 tarihindeki Meclis konuşmasında yapmayı da ihmal etmez:

“Siyasi hayatımızda yeniden fırkaların (partilerin) oluşması, belediye seçimlerinden önceki yakın günlerde vuku buldu. Bu münasebetle dikkate değer evrelere tanık olduk. Bu gözlemlerin verdiği deneylerden, Türk Milleti, Cumhuriyetin varlığı ve ilerlemesi için yararlanmalıdır. Siyaset alanında karşılıklı faaliyetin verimli gelişmeleri, ancak vatandaşlar arasında düşmanlığa yer verilmemesi ile sağlanabilir. Bunun çareleri: partilerin içine girebilecek samimiyetsiz ve gizli amaçlı unsurların; kanun üstünde sonuç isteyenlerin bütün milletçe iğrenç görülmesi ve bir de, cumhuriyet esası üzerinde çalışan partilerce bu gibilerin faaliyetlerinden her zaman uzak kalınmasıdır.”

Üstelik Atatürk, partinin kurucusu Fethi Bey’in partiyi örgütlerken uğradığı bazı haksızlıklarla ilgili olarak yakınmalarını dile getiren mektubunu yanıtlarken, 11 Eylül 1930 tarihli mektubunda, hem parti çalışmalarının engellenemeyeceği güvencesini verir, hem de “Laiklik” üzerindeki duyarlılığını belirtir.

“Ali Fethi Beyefendiye,


8.9.1930 tarihli mektubunuzu aldım ve dikkatle okudum. Kendimi, değerlendirmelerinize ve sorularınıza Reisicumhur ve Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Genel Başkanı olarak iki sıfatlı muhatap gördüm. Başkanlık İsmet Paşa tarafından yerine getirilmektedir. Olunmaktadır. Memnuniyetle tekrar görüyorum ki, Laik Cumhuriyet esasında beraberiz. Zaten benim siyasi hayatta, bir taraflı olarak daima aradığım temel budur. Reisicumhurluğun bana verdiği yüksek ve kanuni vazifeleri, hükümette olan ve olmayan partilere karşı adilane ve tarafsız ifa edeceğime ve laik cumhuriyet esası dahilinde, fırkanızın her çeşit siyasi faaliyet cereyanlarının bir engele uğramayacağına güvenebilirsiniz efendim."

Buna karşın, az zaman sonra partiye, Atatürk Devrim ve İlkelerine karşıt görüşlü birçok kişinin girdiği veya sızdığı görülmüştür. Serbest Cumhuriyet Fırkası az zamanda bütün yurtta hızla gelişti ve partilerin taşkınlıkları, merkezi otoriteye başkaldırma sayılabilecek bazı hareketleri yer yer görülmeye başlandı. Serbest Cumhuriyet Fırkası, üyelerinin giderek artan taşkınlıkları nedeniyle, muhtemelen Atatürk’ün de uygun görmesi ile Fethi Bey tarafından 18 Kasım 1930’da kapatılmıştır.

Nitekim yaklaşık bir ay sonra da, Menemen’de, bir irtica olayı patlak vermiş ve baslarında Derviş Mehmet’in bulunduğu çeşitli tahriklerle kışkırtılmış guruplar, Menemen Kasabasını basmışlar, üzerlerine gönderilen askeri birliğin komutanı Asteğmen Kubilay’ı şehit etmişlerdi.

Atatürk bundan sonra çok partili demokrasi denemesini elverişli koşulların ve ortamın oluşmadığını görerek, bir süre daha ertelemeyi düşünmüş, onun bu arzusu, yakın arkadaşı ve İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından ancak 1946 yılında gerçekleştirilebilmiştir.

Atatürk’ün sağlığında çok partili yaşama geçilememiş olmasının nedenini, O’nun 1937’de söylediği şu sözlerde bulmak olanaklıdır.

“Biz Türkler, ruhen demokrat doğmuş bir milletiz fakat milletimizin yüzyıllarca yöneten Osmanoğulları kendilerini ve yaldızlı tahtlarını korumak için atalarımızdan kalıtım yoluyla gelmekte olan bu doğuştan güzel huyumuzu körletmeye, uyuşturmaya çalışmışlardır. Her alanda geri kalmamızın biricik nedeni bu olmuştur.”

Demokratik Cumhuriyet sistemlerinde önemli noktalardan birisi de “Hakkın Kuvvetten Üstün Olması”, yani bir “Hukuk Devleti” oluşudur. Atatürk bu konuda şunu söylemektedir.


“Her halde dünyada bir hak vardır ve hak kuvvetin üstündedir.”

Atatürk Cumhuriyetinde de toplum içinde yaşayan insanın kişisel özgürlüğü birinci planda gelir:

“Her Türk, doğar, hür yaşar, Türkler, demokrat, özgür ve sorumlu vatandaşlardır.”

Atatürk’e göre özgürlük bireylerde ve toplumlarda ilerletici etki yapar:

“Özgürlük olmayan bir memlekette ölüm ve yok olma vardır. Her ilerlememin ve kurtuluşun anası özgürlüktür.”

Bununla birlikte Atatürk, özgürlüğün sınırsız olmadığını da belirterek özgürlük konusunda şu genel sınırlamayı yapar:

“Demokrasi kayıtsız şartsız serbest olmak değildir. Sosyal kurallarla sınırlıdır. Kişinin özgürlüğü, başkalarının özgürlüğünün sınırında biter. Başkasının özgürlük hakkını tanımayan, kendi özgürlük hakkını da tanıtamaz.”

Öte yandan Atatürk, bireysel özgürlüklerin devlet yararına yasalarca sınırlandırılabileceği görüşündedir:

“Kişisel özgürlüğün derecesi, devletin faaliyetlerini zayıf düşürmeyecek kerterde olmalı, çoğunluğun özgürlüğünü boğmayacak şekilde düzenlenmelidir. Bu düzenleme, kişinin sorumluluğuna girişkenliğine ve gelişmesine zarar verecek dereceye götürülmemelidir. Yurttaşların bu nitelikleri ne ölçüde gelişirse, devlet için o ölçüde yararlı olur.

Bireysel özgürlüklerin ne kadar sınırlanabileceği konusunda da şunları söyler:

“Kişisel özgürlüğün ne kadarından vazgeçilmesi gerektiği, içinde bulunulan zamana ve memlekete göre değişir. Özel zamanlar, özel tedbirler gerektirebilir. Bir de, özgürlüğün kötüye kullanılması, özgürlüğün geçici fakat geniş ölçüde sınırlandırılmasını gerektirebilir. Bütün bu tedbirleri ve sınırlandırmaları tanımak lüzumu, devlet düşüncesi ve kavramını ifade eder. Bu hususlarda tedbirlerin şiddetini ve sınırların genişliğini ölçmek büyük bir sanattır. Devlet sanatı işte budur. Bu sanatta isabetin derecesi özgürlüklerin sınırlarını çizen kanunda görülebilir. Çünkü bu sınır ancak kanun yoluyla tespit ve tayin edilir. Herhalde, vatandaşların genel özgürlük ve mutluluğu için kişilerden, ancak devlet için zorunlu olan bir kısım özgürlüklerin bırakılması istenebilir.”

Demokraside eşitlik esastır. Bu eşitlik medeni ve siyasi haklarda eşitliktir. Kanun önünde eşitliktir. Söz özgürlüğünde eşitliktir. Yurttaşları eşit ve özgür olmayan bir devlet idaresinde adalet yoktur ve olamaz. Çünkü devlet idaresinde adalet denilince, yurttaşlar arasında ödül dağıtımında herkese liyakat, hizmet ve yararlılığına; ceza dağıtımında da suçluluğunun derecesine göre eşit işlem yapılacağı anlaşılır. Bu ise demokratik eşitliktir.

Atatürk Cumhuriyetinde yasalar karşısında herkes eşittir. Değişik sınıf ya da gruplara ayrıcalık tanınamaz:

“Demokraside, egemenliği millete veren halk yönetiminde, sınıf ayırımı diye bir şey yoktur. Yasalar önünde sosyal eşitlik vardır. Sınıf ayırımından oluşan engeller kaldırılmıştır”

Özetlemek gerekirse, demokrasi denilince, siyasal partilerin katıldığı serbest ve dürüst bir seçimle kurulan parlamentolar; adalet ve iyilik duygusuna dayanan kanunlar; yetki ve sorumluluğu anayasa, yasalar ve kamuoyunca saptanan hükümetler; bağımsız adalet ve yan tutmayan bir idare, anayasa güvencesinde olan hak ve özgürlükler; yasa önünde eşitlik, serbestçe etkinlik göstererek kamuoyu oluşturan demokratik kuruluşlar akla gelir.


Atatürk’ün kurmaya ve geliştirmeye çalıştığı demokrasi düzenini ise şöyle tanımlayabiliriz:


“Milli egemenlik ve bağımsızlığa bağlı, kuvvetler birliği temelinde çalışan meclise ve anayasaya dayalı, sınıfsız bir toplum kabul eden; cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, laik, devletçi, inkılâpçı ilkeler yürüten; iktisadi yaşamını planlı karma ekonomiye dayatan; bütün dünya ulusları ile her alanda iş birliğine açık, her türlü diktayı rededen ve çağdaşlaşmayı amaçlayan haklar, özgürlükler, eşitlik ve kalkınma düzenidir.”


Atatürk yönetiminin, demokratik rejimi hazırlama dönemi olduğunu belirten Prof. Maurıce Duverger’nin dediği gibi:

“Atatürk, yaşamı boyunca demokratik rejimi kurmak için uğraşmış çok güçlükleri yenmiş, tamamlanmasını ulusun diğer bazı ihtiyaçları gibi yeni kuşaklara bırakmıştı.”


Kadir Levent BECİT


kadirlevent.becit@politikadergisi.com

Bu yazı Politika Dergisi Sayı 9'da yayınlanmıştır...

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

mutlu cumhuriyeti yaratan zihinlere ve bu uğurda şehit ile gazi olanlara, duyarlılığınıza teşekkürler, selam...

Yalnıztürk 
 18.11.2008 23:31
 

hiç şüphesiz ki cumhuriyet öyle değil mi?Rahmet anıyorum...Sevgiyle!

Serçe! 
 10.11.2008 20:43
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 16
Toplam yorum
: 27
Toplam mesaj
: 9
Ort. okunma sayısı
: 936
Kayıt tarihi
: 02.09.08
 
 

. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster