Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Temmuz '16

 
Kategori
Hayvan Psikolojisi
Okunma Sayısı
104
 

Çüşş Ayıı, yavaş ol!

Çüşş Ayıı, yavaş ol!
 

ORMAN KİBARI


Birileri ayağımıza basıp “pardon” demeden geçerse, “Çüş yavaş ol Ayı!” deriz değil mi?

“Ayı” sözcüğü usumuzdan dilimize yuvarlanınca nedense düşüncemizden apar topar Kastamonu ilimize doğru yol alırız. “Kastamonu Ayısı” diye halk arasında konuşulan bir söylence vardır. Bende o ilimizde yaşayan insanlar için hep önyargılı olmuştum: “Acaba Kastamonulular ayılar gibi çok kaba ve görgüsüz insanlar mıdır?” diye… Bir türlü kafam almazdı. Nihayetinde Kastamonulu bir komşum oldu da öğrendim asıl gerçeği.

Efendim gerçek şöyleymiş: Kastamonu’nun girişi taşlık ve kayalıkmış. Her an insanın başına iri kayalar yuvarlanıp düşebilirmiş. Şimdileri bilmem ama önceleri, geniş ormanlık alanlarına sahipmiş. Eh tabi orman olunca malum Ayı’sı eksik olur mu? Olmaz tabi ki… Ayılar zaman zaman yola çıkarlarmış. Bu durum uzun yol sürücüleri için tehlike, yayalar için korkulu dakikalara sebep olurmuş. Eh tabi, vatandaşın biri kazaları önlemek adına pratik bir yol bulmuş. Eline aldığı bir teneke ve yağlı boya fırçasıyla çözmüş sorunu. Tabi tenekeye yerel şivesini karalamış:

“Dikkat! Taş düşebülür, ayı çıkabülür.”

Duyarlı vatandaş yazdığı tabelayı şehrin girişine asmış. Böylece hem sürücüleri hem de yayaları uyarmış. O gün bugün akıllarda iz yapmış bu söylem. Tabi o bölgede geyikler yaşasaydı, “geyik çıkabülür.”  Diye yazardı adamcağız değil mi?

Söz ayılardan açılmışken doğanın içinde olmazsa olmaz bu hayvanlarından azıcık söz-etmek istiyorum:

“Ayı’nın” Rusların sembolü olduğunu daha yeni öğrendim. Hatta Rus halkı ayı sembolleriyle de övünç duyarlarmış.

Bizim de İstanbul ilimizde nam salmış, “Anadolu Ayıları” adıyla işletilen iki barı varmış. Biri Aksaray’da, diğeri Beyoğlu’ndaymış… O barlara kimler girebilirlermiş?  Daha çok Anadolu’dan gelen, etek giyip fantezi yaşamak isteyen sakallı, olgun, erkeksi takılan, ayı ve ayı-sever, hoöojen eşcinsellere hitap etmekteymiş. Varın artık siz düşünün!

Ayılara resmen hakaret, aşağılama değil de nedir bu. Onur kırıcı. Eğer ki, hayvanlar mahkemesi kurulsaydı, barları açanlara ağır cezalar verilir, işletmeleri kapatılırdı.

Hepimiz duymuşuzdur: “Armudun iyisini ayılar yer,” diye değil mi? O söylemin aslı "Ahlatın iyisini ayılar yer." Şeklindedir. Dağda bayırda, susuz toprakta bile yetişen, odun olarak yakılan bir ağaç olarak biliriz ahlatı. Hatta kimsenin pek yüzüne bakmadığı bir tür meyvedir. Öyle ki, kaba laf anlamaz insanlar için “ahlat” denirmiş.

Ayılar ahlat yemeyecek de kim yiyecek, dağ bayır onların yuvasıdır zaten. "Armudun iyisini ayılar yer." Atalarımızın o meşhur söylemi işte bu nedenle söylemişlerdir...

Onların bir başka özellikleriyse yaralandıklarında kendilerini iyileştirme becerileridir. Yani alternatif tıbbı uyguladıkları "tedavi” teknikleridir.  Şimdi nasıl? Diyeceksiniz...

Ayılar, zaman zaman tatlı besinler yemek isterler. Ormanda arıların arı kovanlarına korkusuzca yaklaşırlar. Arıların kendilerini sokma gibi korkularını "s" geçerler. Nasıl mı? Kovandaki arıların hücumuyla balı bir güzel yerken, yüzlerce arının iğneleri o tüylü bedenlerinden tenlerine geçer. Bal yeme işi biter bitmez, ilk eylemi toprağa bolca mesanelerini boşaltmak olacaktır. Sonra yere yatarlar ve çişleriyle ıslanan toprakta yuvarlanırlar. Arıların şişirdikleri yer geçene kadar çişli çamur üzerinde kalır. Daha sonra küçük gölet veya nehirde yıkanırlar... Bundan da şunu mantık eleğinden geçiriyoruz: İdrarda bolca amonyak ve oleoropin vardır. Her iki kimyasal madde yanık, böcek sokmalarında tıpta tedavi amaçlı kullanılır.

Tabi ayıların hünerlerini saymakla bitiremeyiz; hani bir söylem vardır: " Yemek yenilen kaba sıçılmaz." diye... İşte ayılar da o misal; avlandıkları ırmak, çay, nehir, göletlere asla işemezler... Eğer ki birileri "es kaza" işesinler, yakınlardaki bir ayı kokuyu alırsa vay o işeyenin haline... Parça parça ederler...

Yıllar önce Cumhuriyet gazetesinde şöyle bir haber okumuştum:

" Ayının biri devriye gezen bekçiyi paralayıp Sakarya nehrine attı. Aynı ayı ertesi günde görülmüş. Gece evine giden N.A adlı adamı tırmalayıp, yüzüne bolca tükürdükten sonra Sakarya nehrine atmıştır. Ağır yaralı olarak hastaneye getirilen her iki insanın tedavileri halen devam etmektedir. Edinilen bilgilere göre; yaralılar polise benzer ifadeler vermiştir. İfade tutanaklarında aynen şu yazılıdır:

‘Çok sıkışmıştım, nehre işedim. O anda aniden karanlıkta bir ayı çıkıp yüzüme tükürdü, sonra tırmalayıp beni kayalıklardan yuvarlayıp nehre attı. ‘

Meğerse ayı o nehirde avlanıyormuş. İnsan hiç yediği kaba işer mi? İşemez tabi ki... Eh ayı bu... O da nehre işeyenlere gereken dersini vermiş...

Annem ne zaman evli bir çift kavga edip boşanmaya kalksa, üstüne üstlük bir de erkeğe söylenen “Ayı” sözcüğünü duysa şu tekerlemeyi söylerdi:

“Ayıydı mayıydı, ama kocam idi/ Çalıydı çırpıydı, ama evim idi…”

Sonra şu hikâyeyi anlatırdı:

“…Vaktiyle köyün birinde çok güzel bir kız yaşarmış. Kızı beğenen köyün erkekleri kızın evine analarını gönderip istetirlermiş. Lakin ay parçası kızını kimselere vermeye kıyamazmış babası ve dört abisi.

Bir gün genç kız sabahın erken saatlerinde testisini alıp evinden çıkmış. Köyün dışındaki çeşmeden su taşıyacakmış. Akşam olmuş hala genç kız görünmeyince baba evinde bir telaş başlamış. Genç kızı aramaya çıkmışlar. Yer yarılmış içine girmiş sanki. Her yer aranıp taranmış. Ay parçası güzel kızını bulamayan babaya inme gelmiş, yataklara düşmüş. Kızın abileri köydeki her evi aramış. Öyle ya belki de bacılarına aşık olan birileri kaçırmıştır diye…

Yıllar yılları kovalamış. Umutları sönen evin kapısı bir gün çalınmış. Kapıda bir avcı durmaktaymış. Kollarındaysa yıllar önce kaybolan kızları varmış. Avcının anlatısına göre: Ormanda avlanırken yumak bulduğunu, yumağı sardıkça bir mağaraya ulaştığını, mağara büyük bir kayayla kaplı olduğunu, ama aralık yerden “beni kurtarın” diye bağıran bir kadın sesi duyar duymaz, uzun çabalar sonucunda kayayı yerinden oynatmış. Ve biricik kızlarını kurtarmış. Ama bir de kucağında bebeği ile… Bebek tüylerle kaplı bir insana benziyormuş. Ailesine kavuşan kadın gün geçtikçe mutsuzluğu artmış. Baba ocağında hem bebeği ile aşağılanıyor hem de hakaret ediliyormuş. Taş yerinden oynamaya görsün hele değil mi?

Gel zaman git zaman, kızlarını kaçıran ayı iz yol sürmüş ve aldığı kokuyla eve kadar gelmiş. Ayının kükremesiyle kızın abileri tüfeklerine sarılmışlar. Tam ayıyı öldürecekler, kız kardeşi kucağında tüylü yavrusuyla ayının önüne geçmiş. Abilerine şöyle seslenmiş:

“Onu vurmayın beni vurun.” Demiş.

Abileri şaşırmışlar:

“Neden, bu vahşi ayı seni kaçırıp yıllarca bir çalı çırpıyla kaplı bir mağaraya kapatmadı mı?”

“Evet, kapattı: ama her gün beni armutla, balla, taze balıklarla besledi. Ya siz ne yaptınız? Her gün hakaret edip bana ve şu masum bebeme yemek artıklarınızı verdiniz. Üstelik beni en ağır işlerde çalıştırdınız. Yavrumla bana da eza ettiniz.”

Abileri öylece dona kalmışlar:

“Ama o sadece bir ayı, o mu biz mi? Tercihin nedir söyle?” demişler.

Genç kadın kükreyen ayıya sarılmış:

“Tabi ki o. Ayıydı mayıydı, ama kocam idi/ Çalıydı çırpıydı, ama evim idi…”

Ayıların bağışlayıcı ve merhamet duygularının olduğunu biliyor muydunuz? Doğada bunun birçok örneklerine tanık oluruz. Bir hayvanat bahçesindeki gölete düşen, ciyak ciyak “gaklayan” bir kargayı sudan, boğulmaktan kurtaran ayıyı görmüştüm... Karga kendisini dişleriyle yakalayan ayının burnuna gaga atar. Tabi korkuyla yaptığı bu eylemine ayının tepkisi kargayı kurtardıktan sonra onu usulca toprağa bırakıp uzaklaşmak olur. Toparlanan karga da şaşkındır… Videoyu izlerken nasıl etkilendim, nasıl duygulandım bilemezsiniz...

Az önce bir video daha izledim: Nişan eden artık avcı mıdır, yoksa yaban hayvan düşmanı mıdır bilemem, ama boz bir ayıyı uzaktan vuran zalimi içim kıyılarak izledim. Ayı o yaralı haliyle karlara doğru koşuyordu. Merak ettim: Neden ormana değil de karlara koşturmaktaydı?

Karnını karlara değdirir değdirmez anladım gerçeği. Ak karlar kana bulandı. Karnından yaralıydı; yediği kurşuna bağlı kanaması başlamıştı. Kanamayı, yine içgüdüsel edinimiyle başaracaktı. Yaralı bölgesine buz veya kar değdirmek istemesinin nedeni de buydu demek…

Ne diyelim? Biz gerçekten çok zalimiz ya..!

 Ayrıca ayılara çok haksızlık ediyoruz. Şimdi şu soruyu sormak yeridir, değil mi?

İnsan mı hayvandır, yoksa ORMAN KİBARLARI mı insandır?

 

Emine Pişiren-Gölcük

10 Şubat 2016

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 141
Toplam yorum
: 73
Toplam mesaj
: 23
Ort. okunma sayısı
: 1148
Kayıt tarihi
: 02.11.08
 
 

Kayseri- Develi doğumluyum. İlk- orta- lise ve üniversiteyi istanbul'da bitirdim. Kültür Bakanlığ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster