Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Şubat '19

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
53
 

ÇYK/A-04 Ç.Y. Kahvehanesi 1/2

A-04 Çatal Yürek Kahvehanesi (30 Eylül 1976 Perşembe)

  Efe İsmail Bismillah deyip ellerini açtı ve kapıdan içeriye girmeden önce Nusret Abisinin ruhuna bir Fatiha okudu. Tekrar bismillah diyerek sağ ayağı ile içeriye girdi. Dışarıdaki parlak eylül güneşinin tersine kahvehanenin içerisi camların tozu nedeniyle loştu, önce gözleri alıştı sonra etrafa şöyle bir göz attı.

Eski tip, boyasız tahta sandalyeler masaların üzerine ters çevrilmişti. Nusret’in oturduğu koltuk da masanın üzerinde ters vaziyette duruyordu. Masanın üzerinde bir gazete vardı, bekli de kahveye alınan son gazeteydi. Masanın üzerinde üstü iyice tozlanmış bir Türk bayrağı ve bir de Fenerbahçe flamasından oluşan bir takım masa bayrağı vardı. Masanın sağ yanında ayaklı ahşap bir askı vardı. Askının üzerinde toz içersinde kalmış bir palto duruyordu. Bu Çatal Nusret’in son günlerinde giydiği bir diğer paltoydu. Masanın arkasında altın yaldızlı çerçeve içersinde 50x70 cm ebatlarında bir fotoğraf vardı. Mustafa Kemal ATATÜRK’ün mareşal üniformasıyla gösteren bir resmiydi. Çerçevenin alt kısmı duvara yan yana çakılmış iki çivi üstündeydi, üst kısmı ise bir iple başka bir çiviye bağlanmıştı ve resim aşağıya doğru hafif eğik bir şekilde duruyordu. Bu nedenle de Atatürk net bir biçimde görünüyordu. Atatürk Resminin sol tarafında yine 50x70 cm ebadında bir Türk bayrağı asılmıştı. Sağ tarafta ise yine aynı boyutlarda sarı lacivert renkli bir Fenerbahçe flaması vardı. Çay ocağının üstü de gazete kâğıdı ile örtülmüştü ama her tarafı yine de toz kaplamıştı. Elli kadar çay bardağı ters kapatılmış olarak çay ocağının sol tarafında sıralanmış olarak duruyordu, üzerindeki gazeteyi yine kalın bir toz tabakası kaplamıştı.

Efe İsmail 9 yıl sonra girdiği kahvehanenin içindeki eşyalara ilk defa gördüğü kutsal birer emanet gibi bakıyordu ve el sürmeye çekiniyordu. Sanki o eski günleri tekrar yaşıyordu. Eğer bir yere dokunsa tüm büyü bozulacakmış gibi bir hava vardı. Ne Efe İsmail ne de (İsmail’in ne diyeceğini bilemeyen) İlhan hiçbir şeye elini uzatmadan, parmaklarının ucunu dahi dokundurmaya korkar bir şekilde bir suçlu gibi etrafa bakındılar. Sonra Efe İsmail hiçbir şey demeden kapıdan dışarıya çıktı. İlhan da arkasından çıktı. İsmail biraz önce oturduğu sandalyenin üzerine adeta çöktü, cebinden çıkardığı Birinci paketinden bir sigara çıkarıp dudaklarına yerleştirip ceketinin sağ cebinden çıkardığı çakmak ile sigarasını yaktı. Dumanını üflerken gözlerinden gelen yaşları sildi ve  sessizce ağlamaya başladı. Sessiz sessiz sızan gözyaşları artık hiç çekinmeden akıyordu. İsmail’in ağlaması İlhan’ı da etkilemişti. İlhan kendi kendine “bir insan başka bir insanı nasıl bu kadar sevebilir” diye düşündü. Sonunda “demek ki insanlar eskiden daha insanmış sonradan bozulmaya başlamış” diye bir sonuca ulaştı.

Sandalye üzerinde eski günlerine ağlayan Efe İsmail bir süre sonra gözyaşlarını silerek ağlamaya son verdi. Paketinden bir sigara çıkarıp tekrar yaktı. İçine çektiği dumanı dışarıya üfledi ve İlhan’a dönerek;

--Hayatımın en güzel günleriydi, ama o gecenin sabahı Çatal Nusret Abim karacaahmet’e gitti bende içimdeki mezarlığa gömüldüm. O günden sonra yaşamak için bir sebebim kalmadı. Kodeste yaşadım sayılmaz. Zaten mahkemede niye bana idam vermediler diye hala kızıyorum.

--Biraz önce Reyis bana inanmadı diye kızıyordun, şimdi asmadılar diyorsun.

Efe İsmail kafasını kaldırıp kaşlarının altından İlhan’a bir bakış attıktan sonra,

--Delikanlı mahkemede ireyiz bana inanmadı derken ben cezayı az almak ya da suçsuz olduğumu ispat için söylemedim ki, benim söylediğim pusu kuran kalleşlerin biz olmadığımızı, pusuyu Çatal Nusret Abimle beraber bizi öldürmek için kancıkların kurduğunu söyledim. Ben namımızı korumak için söyledim. Sen beni hiç anlamamışsın. Biz öyle hasmına pusu kurup da öldürecek adamlar değiliz. Ben öyle bir şeyi Nusret Abime söylesem Abim bir şey söylemeden çeker beni vurur. Eğer başka bir adamımız söylese ben vururum, kimsede bana niye vurdun diye sormazdı. Biz böyle adamlardık, böyle bilirdik. Hasmımız dahi olsa kimseye tuzak kurmayız, ama bize kurdular işte. Hem de en kancığından.

--Pardon abi ben sizi tanımadığım için, abi siz içerdeyken her şey değişti, şimdi kancıklar her tarafta kol geziyor. Sizin gibi ağabeyler kalmadı. Eskiden erkeklik, yiğitlik modaymış şimdi ise kalleşlik ve kancıklık moda. Anlattığına göre zaten değişim sizin zamanınızda başlamış ama siz herkesi de kendiniz gibi yiğit bellediğiniz için farkına varamamışsınız.

--Galiba sen doğru söylüyorsun delikanlı. Bizim pusudan 8-9 ay kadar önce de yeni yetişen bir çocuk vardı adı neydi neydi neydi, hah tamam buldum adı Hayri, evet Babaeskili Hayri. Onu da pusuda vurmuşlardı. Sonra da siyasiymiş dediler. Birileri suçu karşı partinin üstüne attılar. Demek ki biz fark edememişiz erkekliğin kancıklığa döndüğünü.

--Eee Efe İsmail abi şimdi ne olacak diye sordu İlhan.

--Ne olacak delikanlı Çatal Nusret Abinin vasiyetini yerine getireceğim. Kapının üstündeki “Çatal Yürek Kahvehanesi” yazısı duracak dedi. Ama kahvenin de önce bir temizlenmesi lazım. Buranın temizlenmesi de hiç kolay olmaz, her yer toz içinde. Nasıl etsem ki acaba.

--Abi ben sizin gibi özü sözü bir, harbi, yiğit insanları severim. Eğer temizleyeceksen sana yardım ederim dedi İlhan.

Efe İsmail pantolonun sağ tarafında bulunan bir zinciri tutarak asıldı. Eskiden pantolonlarda bulunan para cebi denilen cepten köstek denilen zincirin ucunda kapağında bir buharlı lokomotif kabartması olan İsviçre malı Singer(Zenith) marka cep saatini çıkararak kenarından kapağını açtı saatine baktı.

--Delikanlı eğer sen yardım edersen hemen temizliğe başlayalım diyeceğim ama bende de hiçbir şey yok ki. Önce içerde işe yarayacak ne var diye bir bakalım. Fakat bunun için üstüne kötü bir şeyler giymen lazım. Bu elbiselerin hepsi toz duman içinde kalır dedi.

--O zaman ben gidip üstümü değişeyim bir de evde temizliğe yarayacak bir şeyler varsa getireyim dedi. Sandalyeden kalktı ve bahçeden caddeye doğru yürümeye başladı.

Efe İsmail İlhan’ın arkasından baktı ve aklından ne kadar da iyi yürekli delikanlı, eğer buraya temizleyebilirsek bu gece bu kahvehanede sandalye üzerinde de olsa yatarım diye düşündü. Sonra sandalyeden kalkarak kahvehaneye doğru yürüdü ve içeriye tekrar girdi. Artık kahvehane önceki gibi boğucu gelmedi Efe İsmail’e. Yürüdü masanın arkasındaki Atatürk resmine baktı baktı, Çatal Nusret’in “Bak Efe İsmail sen efesin ya işte Atatürk senden daha efe” dediğini hatırladı. Rahmetli Atatürk’e söz söyletmez, toz kondurmazdı. Bir keresinde mahalleden olmayan kürek sakallı biri gelmişti kahveye, “bu adamın resmini niye astınız, bu kâfir hocaları astı bilmiyonuz mu” demişti. Bu lafı duyan Çatal Nusret elini masaya nasıl vurmuştu, sanırsın gök göçtü. “Evet biliyorum bu adam, senin gibi kafir hocaları astı” dedi, Sonra ayağa kalkarak adamın üstüne yürümüştü de nasıl sol eliyle adamı yakasından tuttuğu gibi yukarı kaldırmıştı. Aklına gelen sonraki görüntü Efe İsmail’in gülümsemesine sebep oldu. Nasıl olmasın ki adamın ayakları yerden kesilmiş sallanıyordu. Hele Nusret’in adama “ulan şerefsiz bu millet sizin gibi yobazların yüzünden çekiyor ne çekiyorsa. Ulan o...u çocuğu senin baban İngiliz mi Fıransız mı yoksa Yunan mı da sen Atatürk’e dil uzatıyon onun bunun çocuğu” dedi. “Şimdi sana bir tane geçirsem iyi ama sonra gidip (Kısıklı’lı Nusret Hoca Dövüyor) diye ciyak ciyak ciyaklarsınız. Defol git kahvemden” diyerek adamı o şekilde kapıdan dışarı çıkarışını ve adamı yolun üstüne fırlatışını hatırladı. Adam düştüğü yerden kalkarken sol paçadan yukarıya doğru sıcak dumanlar yükseliyordu. Efe İsmail gülümseyerek Nusret’in koltuğuna baktı. “Senin gibi adam bu dünyaya bir daha zor gelir be Abim” dedi.

Bu sırada duyduğu ayak sesleri için dışarıya çıktı. Gelen biraz önceki delikanlıydı. Elinde bir kova ve içinde bir maşrapa vardı. Sonra kovanın içinde eski elbiselerden kalan bez parçaları. Diğer elinde de bir bakır tepsi vardı. Tepsinin üzerini saman sarısı yağlık denilen oldukça büyük bir mendil örtüyordu. Delikanlı tepsiyi önceden oturduğu yarım sandalyenin üstüne bıraktı.

--Efe İsmail Abi dedi. Önce biraz çalışalım yorulunca da tepside ne varsa oturur yeriz dinleniriz dedi.

Bu delikanlı Efe İsmail’in dikkatini daha çok çekmeye başlamıştı.

--Tamam delikanlı dedi öyle yaparız. Sonra oturduğu sandalyeyi bahçenin kahveye en uzak yerine koydu ve ceketini çıkarıp üstüne koydu. Tozdan uzak tutmak lazım dedi.

--İlhan da üstünde tepsi olan sandalyeyi diğer sandalyenin yanına bıraktı geldi.

Efe İsmail kovayı alarak musluktan su doldurdu ve kahvenin tabanına toz kalkmaması için serpti. Sonra da duvarlarda ne varsa sırayla alıp bahçeye çıkardı ve çöp tenekesinin üstüne tozlarını boşalttı. Askıyı dışarı çıkardı, Nusret Abisinin Paltosunu defalarca çırparak tozlarından arındırmaya çalıştı. Sonra duvara bir çubuk sokarak paltoyu bu çubuğa astı.

Sonra İlhanla beraber kahvenin içindeki tüm sandalyeleri çift çift dışarıya çıkardılar ve bahçenin yola yakın bir yerine dizdiler. Önce normal konulan sandalyelerin üzerinde ters duran sandalyeleri dışarı çıkararak ayrı bir yere koydular. Sonra da diğer sandalyeleri çıkardılar ve altlı üstlü koydular. Efe İsmail masanın çekmecesindeki tornavida ile Çay ocağının kazanına bağlı olan tüp hortumunu söktüler ve ocak kısmını da dışarıya çıkardılar. İki sandalyenin üzerine yerleştirdiler. İsmail kazanın kapaklarını açıp içine baktı

--Çay kazanının içi küften geçilmiyor bundan artık hayır gelmez, diyerek çay kazanını bahçenin dışına kaldırımın üstüne koydu.

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 223
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 31
Kayıt tarihi
: 24.04.18
 
 

Uzun mu yoksa kısa mı olduğunu bilemediğim bir yolun sonuna adım adım yürüyorum. Yol arkadaşlarım..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster