Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Ekim '08

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
475
 

Dağ taş dolandırıcılığa kesmiş

Dağ taş dolandırıcılığa kesmiş
 

Sadakaya muhtaç ve aç insan, gününü kutaran insandır.


Dağ taş dolandırıcılığa kesmiş

Başbakan öfkeden köpürüyor.

En küçük muhalefete bile zırnık tahammülü kalmamış; kendisine muhasım olanlara yıldırımlar gibi çakıyor.

Ülkede yolsuzluklar almış başını gidiyor…

Dağ taş dolandırıcılığa kesmiş…

İşsizlik, fakirlik, açlık halkın belini büküyor…

Bu zemin üzerinde, makarna paketleri ve kömür çuvalları üzerine kurulan seçim sandıklarından ne çıkacağı sanılıyor? Aç ve fakir, sadakaya muhtaç insan -“fırın deler”-, gününü kurtarmaya bakan insandır.

İthalata dayanan büyümede muazzam bir gerileme başladı. 4, 9 olarak beklenen reel büyüme 1, 9 olarak cereyan etti. Ekonomi ısınmaya yüz tuttu. Şimdiye kadar “yüksek faiz, düşük kur” sistemiyle, uluslar arası Hedge fonlarıyla, küresel finans sisteminden, yani yüksek cari açıkla finanse edilerek döndürülen ekonomi çarkları artık küflü mekanizmalar gibi ses vermeye başladı bile. Deniz bitti, kurudu. Sıcak para denilen belanın bittiği uçuruma doğru hızla ilerleyen freni patlak bir alametteyiz, gideriz meçhule doğru…

İplik ve tekstil sanayisinin hali perişanı basında yazılıp çiziliyor.

"Terör belası" denilen ve aslında bir savaş durumuna dönüşmüş bulunan Batı destekli PKK ayrılıkçılığı şehit almaya devam ediyor. Şemdinli’de 350 kişilik bir ordu birliği gibi terör güruhu sınırımızdan giriyor dal öğlen; kritik bir konumdaki karakolumuza (Aktütün’e saldırıyor); 15 askerimizi şehit ediyor.

Tayyip Erdoğan basına saldırıyor; köşe yazarlarını ve habercileri parayla çalışan “kalemşorlar” diye aşağılıyor.

Onlarca milletvekilinin hakkında dava dosyaları dokunulmazlıkların biteceği güne bekletiliyor.

Birgün Dişli olayı patlak veriyor.

Ardından Gaziantep vurgunu gündeme bomba gibi düşüyor.

Bunu Fener olayı izliyor.

Kolay iş değil; uyanık ve iktidar sahibi Müslümanlar tarafından, kimsesiz ve yoksul Müslümanların, en hassas oldukları “Allah aşkına ve sevdiklerinin başı için” daha yoksul Müslümanlara yardım bahanesiyle soyulması olayı…

Soyguna adı karışanlar, Başbakanın en yakınındakiler… Almanya’dakileri bir kenara bırakalım, buradakilerden birini Türkiye’nin en önemli kurumlarının başına oturtmuş: RÜTK Başkanlığına… Diğeri, beraberce kurdukları Kanal7’nin tepesinde… Aralarındaki ilişki de öyle kolayca yabana atılacak, boş ver yahu denilecek cinsten değil… Pirlerinin deyişiyle, aralarındaki bağın derecesi, “bir ölünün kendisini ölü yıkayıcısına teslim etmesi” düzeyinde… İşte Tayyip Erdoğan’ın köpürmesindeki dayanılmaz çaresizlik buradan kaynaklanmaktadır.

İlk olay bir nüfuz ticaretidir.

Mehmet karasu, sahiplerinden 3, 4 milyon YTL’ye satın aldığı bir tarlayı, etkili unsurlar aracılığıyla belediyeye plan değişikliği yaptırtıp arazinin bulunduğu alanı “ticari alan”a dönüştürterek, arsa haline gelmiş gayrimenkulünü Tecco Kipa adlı bir yabancı şirkete 16, 8 milyon YTL’ye satmıştır. Tarlanın arsaya dönüşümü sırasında katalizör hokkabaz AKP Sakarya Milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’dir. Dişli bu nüfuz tüccarlığından 1 milyon dolar para almıştır. “Şaban”ın dişini kıran ve tarihe “dişli olayı” diye geçen bu rüşvet olayının ayırt edici özelliği, “rüşvetin belgesi olmaz” sözünü boşa çıkarmasıdır. Çünkü Dişli, aldığı 1 milyon dolar için şirkete alındı belgesi imzalamış. Bu da Kılıçdaroğlu’nun eline geçince Dişli’nin azı dişleri sökülüverdi.

Böyle zamanlarda, dikkatleri celbetsin diye, yeri geldiğinde ülkenin üzerinde dolaştırılmak üzere Ergenekon heyulası, tıpkı Reşat Nuri Gültekin’in Gulyabanisi gibi dolaştırıp duruluyor.

Güngör Mengi’nin dediği gibi, “iktidarın elinde bu soruşturma toplumsal muhalefeti bastırmak için kullanılan bir terör makinesi halini almıştır.” (Vatan/ 24 Eylül 2008)

Ülkede pislik o derece çoğalmıştır ki, artık üzeri şalla örtülerek gözlerden saklanabilecek seviyeyi çoktan aşmış olacak ki, dört koldan patlak vermektedir arı ardına. Dişli’den kurtulmaya çalışırken bu kez de cerahatin irini Gaziantep’ten patladı.

AKP’li bir işadamı olan Nuri Üysen, Şehit Kamil Belediyesi sınırları içinde bulunan Güvenevler Mahallesi’nde mukim 120 bin metrekarelik bir araziyi 14 milyon YTL’ye satın aldıktan 3 gün sonra Lüksemburglu bir firmaya 87, 5 milyon YTL’ye satmıştır.

Şimdi herkes düşünüyordur mutlaka, iktidar partisinden işbilir işadamı Üysen, 72 saat içinde saat başına bir milyondan fazla parayı nasıl oldu da tokatlayabildi?

Bunun sırrı nedir?

Burada da “Ak” nüfuz ticareti sırıtmaktadır.

İşbilir işadamı, Büyükşehir belediyesine, arazinin 55 bin metrekaresi karşılığında plan tadilatı önerisiyle gidince gıcırdayan mekanizmanın dişlileri yağlanmış, tıkır tıkır işlemeye başlamıştır. AKP’li belediye de, kendisine bırakılan 55 dönümün yarısını kendisine, kalan yarısını da Şehitkâmil Belediyesi’ne ayırarak işlemi tamamlamıştır. Ancak “alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste” diye boşuna dememişler… İki belediye arasında pasta paylaşımında anlaşmazlık çıkınca olay mahkemelik olmuş, dolayısıyla kamuoyuna da faş olmuştur.

Kamuoyunda bunlar tartışılır, AKP ve Tayyip Erdoğan topa tutulurken birdenbire Almanya Deniz fener Derneği olayı Türkiye gündemine bomba gibi düştü. Esasen aylar öncesinde Deniz Feneri yolsuzlukları ve vurgunları Aydınlık dergisi ve Ulusal Kanal tarafından gündeme getirilmiş ancak fazlaca yankı bulmamıştı. Frankfurt’ta adli bir vaka haline dönüşünce birdenbire bir lav patlamasına dönüşüverdi.

Şimdilerde il binalarının önüne kamyonlarının park etmesi bile AKP’lilerin tüylerini diken diken eden, Adalet bakanı’nı “Fenerden bana ne ya” diye bağırttıran Fener davası nedir?

Elif Fatma Oruç Almanya’da yaşamaktadır. Beraber yaşadıkları öne sürülen Mehmet Gürhan’ın evli olduğunu öğrenince evi terkeder. Üzgündür. Öfkelidir. Kırgındır. Yaşadığı ve ikamet ettiği Bölge Valiliğine bir mektup yazar. Sevgilisi olduğu söylenen Mehmet Gürhan’ın işlediğini ileri sürdüğü suçlarını sayar döker. Gürhan, Alman Deniz Feneri derneği’nin eski başkanıdır. Ayrıca Almanya’da yayın yapan Euro7 televizyonunun eski genel müdürüdür. İhbarı ciddiye alarak araştırma yapan Frankfurt savcılığı dolandırıcılıktan Gürhan’ı tutuklar. Frankfurt Eyalet Mahkemesinde görülen davada Gürhan konuşmamakla beraber, dernek muhasebecisi Firdevsi Ermiş savcılığı doğrularcasına ikrarda bulunur. Camilerde Müslümanlardan, fakir Müslümanlara yardım yapılacağı vaadiyle 41, 6 milyon Euro topladıklarını, kaçak yollarla Türkiye’ye götürdüklerini, bu paranın küçük bir kısmının fakirlere dağıtıldığını, büyük kısmının kendi şirketlerine aktardıklarını anlatır. Mahkeme kararıyla sabittir ki, para taşıyıcıları –kuryeler- arasında Tayyip Erdoğan’ın has adamı RTÜK Başkanı Zahit Akman da vardır. Adı geçenlerden biri de Kanal7 sahibi Zekeriya Karaman’dır. Frankfurt Mahkemesi bu kişilere Almanya’ya giriş yasağı koymuş…

Derneğin makbuzlarının kullanılış biçimi bile şeytanca.

Daha doğrucası şeytanın pabucunu dama attıracak kadar cin!

Kafalar hinoğlu hinliğe çalışınca böyle yaratıcılıklar insana küçük dilini yutturacak kadar özgün olabilmektedir.

Basına yansıdığı kadarıyla bir makbuzun incelenmesinden şöyle bir sonuç çıkmaktadır:

Makbuz tarihi 20 Mart 2003…

Bu tarihte dernek tarafından Süleymaniye köyüne 140 ton gıda yardımı yapılmış. Belge muhtara imzalatılmış, belgeye muhtarlık mührü basılmış.

Ancak 80 haneli köyün muhtarı böyle bir yardımı asla almadıklarını belirtmektedir. Beldede 1500 kişinin yaşadığını, köyde bu kadar çok gıdayı koyacak bir yerin bile bulunmadığını ifade etmektedir.

Balıkesir’e bağlı Aşağı Sapçı köyünde de, dernek mensupları köylülere ihtiyaçlarını sorarak miktar bölümleri boş makbuzları imzalatıp bir daha uğramamışlar. Basından öğreniyoruz ki, dernek mensupları bir daha köye hiç uğramamışlar. Yani köylülere yardım falan gittiği yok.

Sanıklara 5 yılla 1 yıl arasında hapis cezası veren Frankfurt Mahkemesi hâkimi Jochen Müller, “Almanya’da bildiğim en büyük bağış skandalı. Bütün ipler Kanal 7’nin elindeydi. Gürhan ve Taşkan; Zekeriya Karaman, İsmail Karahan, Mustafa Çelik ve Zahid Akman’dan gelen talimatlara göre hareket ettiler. Baş sorumlular Türkiye’deydi” dedi.

Bu manzara-i umumiye karşısında Tayyip Erdoğan ne yapıyor?

Erdoğan kızgın, öfkeli; köpürüyor.

Bağırıp çağırırken boynunun damarları şişiyor, urgan gibi oluyor.

Oysa yetkililerin en tepesinde oturan sorumlu kişi olarak yapması gereken, suçluların Türkiye ayağını araştırılmasını ve hesap vermelerini istemektir.

Öyle yapmıyor.

Ne yapıyor?

Yeni bir Ergenekon dalgasıyla muhaliflerini karakollara dolduruyor, kodeslere attırıyor. Ülkeyi tam bir korku imparatorluğuna döndürüyor.

Hatta denebilir ki, operasyonlar konusunda onun iktidarı tamamen devre dışı sayılabilir. Ergenekon dalgalarının iplerinin doğrudan Atlantik ötesinin elinde olduğu yazılıp çizilmektedir basında.

Medyaya saldırıyor.

“Emirle yazı yazarı köşe yazarları!”

“Kalem silahşorları!” diye haykırıyor.

Abdülhamid’i aratmayan tutum ve davranışlar…

www.fatihozcan.org

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 511
Toplam yorum
: 126
Toplam mesaj
: 26
Ort. okunma sayısı
: 486
Kayıt tarihi
: 04.04.08
 
 

"Cv" Dedikleri Özgeçmişim 1953 yılının karanlık günlerinde Haziran ayının 24. günü, ağaçların mey..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster