Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Ekim '12

 
Kategori
Tiyatro
Okunma Sayısı
3540
 

Dar Ayakkabıyla Yaşamak

Dar Ayakkabıyla Yaşamak
 

2012-13 Şehir Tiyatroları sezonunu dün eşimle birlikte açtık. Beşiktaş çarşısında atıştırılan bir balık ekmek sonrası, eşimin ahiret soruları ile süslediği bir Beşiktaş-Kadıköy yolculuğu bizi Kadıköy Haldun Taner sahnesine getirdi (Erkek ırkına sesleniyorum, ahirette baktık sorular kadınlar tarafından hazırlanmış, hiç tartışmaya girmeden sırat köprüsünden usulca aşağıya bırakalım kendimizi...).

"Dar Ayakkabıyla Yaşamak" oyununu izlemeye gittik. Greve giden işçilerin dramını anlatmayı amaçlayan oyun hayatımda izlediğim belki de en iyi tiyatro oyunu olan Profesyonel’in yazarı Duşan Kovaçeviç imzalı olduğu için açıkçası umutluydum oyundan. Genelde umut beslediğin yerlerde hayal kırıklığı, hiç aklına getirmediğin yerlerde mutluluğu bulursun ya. Kural değişmedi... Oyunun ilk perdesi o kadar yavaş ilerledi ki, salonun kötü havalandırma sistemiyle beraber herkesin üzerine bir uyku çöktü. Oyunun metninin de başarısız olmasından kaynaklanıyordu bu sanırım (Bu oyunun 2011 yılında en iyi metin ödülünü almış olduğunu gözönüne alırsak tiyatro yazımında ciddi bir kısırlığa gidildiğini ya da burada da çeşitli politik unsurlarla ödüllendirme yapıldığını düşünüyorum). Ara geçişler birbiriyle bağlantısızdı, kopuk kopuk ilerledi oyun. Ve sanki vakit geçirmek için ortada top çeviren futbolcular gibi, bir ara sahnedeki beş oyuncu da sıkıcı bir repliği arka arkaya tekrarlayarak seyirciye sabır testinde bulundular. Maldiv adındaki karaktere bir başka karakterin “Mal...Div” demesi salondaki birkaç kişiyi güldürünce nefes alıp verme sesinin bile duyulmadığı salonda seyircilerin en azından bir kısmının halen uyanık olduğu anlaşıldı.

Yanımda oturan kızın arka sırada oturan erkek arkadaşının bu esprimsi repliğe yüksek sesli bir kahkaha eşliğinde tepki vermesi ve bu kahkahayı kız ile benim arama kafasını sokarak patlatması zaten daralmış ruhumu isyanlara itmeye yetti. Ara verilir verilmez eşime şiştiğimi ve çıkıp iki bira içmemizin sanata aç ruhumuza daha çok fayda sağlayacağına dair görüşlerim, eşimin bir arkadaşının ikinci perdenin daha hızlı ve akıcı olduğunu söylediğini bana belirtmesiyle püskürtüldü ve ben akıllı telefonumda snooker oynamaya başladım. Bu arada oyunun konusunu çok kısa geçeyim, özelleştirilen bir fabrikanın kapanacağı söylenince beş işçi açlık grevine gidiyor, bir tanesi fabrikaya bomba döşüyor ve talepleri karşılanmazsa fabrikayı ve kendilerini havaya uçuracağını söylüyor. Talepleri, adalet ve emeklerinin karşılığı olan para. Sonra bir televizyon yapımcısı geliyor ve bu eylemlerini bir reality show’a dönüştürmek karşılığında onlara yüklü bir para teklif ediyor. Seyirciler açlık grevindeki beş kişiden hangisinin hayatta kalacağını tahmin etmeye çalışacak, hayatta kalan işçi de büyük ödülleri ve paraları kapacak. Konu kısaca bu.

İkinci perde başlamadan önce arka sıralardan birilerinin de, “ikinci perde daha hareketliymiş” diye kendi aralarında konuştuklarını duyduk. Bir temenninin nasıl bir şehir efsanesine dönüşebileceğinin en büyük kanıtıdır. İkinci perde birinci perdeyle yarışacak kadar yavaş ve sıkıcıydı. Bir ara ana karakterlerinden biri sahnenin ortasında tek başına oturarak, hüzünlü bir müzik eşliğinde, oyunun konusundan tamamen bağımsız bir hikaye anlatıp, hikayenin sonunda da emzik emmeye başlayınca ben “ İşte sanat bu! ” diye birilerinin ayağa kalkıp alkışlamasını bekledim ama sanırım sanat bu değildi ki, kimse alkışlamadı. Oyunun sonunda ise işçilerin haklı ve gururlu mücadelesinin anlatıldığı birkaç replik sonrası tüm oyuncular “dar” ayakkabılarını çıkardı. Grev sözcüsünü oynayan işçi karakterinin ayağından çıkardığı ayakkabının "converse" olmasıysa, ya ekibin bizimle tamamen dalga geçmekte olduğunu ya da hakikaten çok özensiz bir iş yapıldığının göstergesiydi. Hani oturup solculuğu ve işçi mücadelesini nasıl sığ ve aptal bir ideoloji olarak gösterebilirim diye aylarca düşünseniz bu oyunun metninden daha iyisini yazamasınız. Oyun çıplak ayaklarla okunan ve melodisine ancak ilkokul müsamerelerinde rastlayabileceğiniz bir 1 Mayıs marşı ile sona erdi.

"Dar Ayakkabıyla Yaşamak" oyunu için harcanan emeğe gerçekten yazık. Bu kadar yetenekli tiyatro oyuncularının bu kadar başarısız bir metni teatral yetenekleriyle yukarıya çekme çabası takdire şayan olsa da, nafile. Sanatçısına ve sanatına sahip çıkmaya  ve aynı zamanda keyfini çıkarmaya çalışan biz azınlıklar; oyuncusundan, çalışanına ve izleyicisine, böyle prodüksiyonlara layık görüldükçe sayımız azalmaya, tepkimizi dile getirmedikçe de sanat üzerindeki baskı artmaya devam edecek. 

www.umutcanceppioglu.com

www.facebook.com/umutcanceppioglu

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

ben çok bilirim böyle izlerken dar ayakkabı giymişinde her an canın yanmış gibi olmayı... pek çok sorunlu eser oyuna çeviriliyor , tiyatro severler her koşulda sever mi bakalım diye deneniyor. Evet tiyatro seven her koşulda seviyor, gitmekten bıkmıyor ama böyle oyunlarla zaten kendimize, eşimize, dostumuza ve sanata ayırdığımız dar zamanlar maalesef israf ediliyor. Bir de şuna üzülüyorum, gayet eğlenceli, komik ya da hüzünlü ama akan giden bir oyunda oynayan oyuncu Süpermen gibi alkışlanırken, esas oyuncular sıkıcı oyunlarda "günümü mahvettin" içsesleriyle alkışlanıyor. :) Neyse, biz gideriz, yeter ki tiyatro olsun!. çok güzeldi , teşekkür ederim. Sırat köprüsü olayı da kafamı kurcaladı, bir yazı yazabilirim her an..:)

DuyguCan 
 12.10.2012 17:42
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 89
Toplam yorum
: 60
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 596
Kayıt tarihi
: 16.12.06
 
 

İlk kitabımı, 'Pal Sokağı Çocukları'nı okuduğumdan beri yazıyorum. Yazmak beni o çocuklar gibi öz..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster