Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Ekim '07

 
Kategori
Kültürler
Okunma Sayısı
969
 

Dar gelen beden

Dar gelen beden
 

Uçak Adana havaalanına indi. Uçağın pistte durması ile birlikte yolcular yerlerinden yavaş yavaş kalkmaya başladılar. Nihat hâlâ oturuyordu. Adana’dan sonra kara yolu ile Antakya’ya devam edecekti. Yol gözünde büyüyordu. Yorgun hissediyordu kendini. Uçaktan çıktı. Kapıdan adım atar atmaz sıcak bir esinti yüzünü yaladı. Merdivenlerden indi, yürüdü. Neyse ki büyük valizleri kargo ile göndermiş, küçük bir çanta ile gelmişti. Valiz bekleme sorunu olmayacaktı. Yirmi-otuz metrelik bir yol yürümüştü ama bu kadar yol bile terden sırılsıklam olmasına yetmişti. Böyle bir sıcağı daha önce hiç görmemişti. Terminalden çıktı, bir taksiye bindi “Kaptan” dedi, “Güzel bir Adana kebabı nerede yiyebilirim?” Şoför Nihat’a gülümseyerek baktı dikiz aynasından, “Fark etmez ağbi. Adana kebabı her yerde güzel yapılır burada. Sen sadece nasıl bir yerde yemek istediğini söyle. Gölün kenarında bir restoran mı istersin, şehrin içinde mi, ayaküstü mü?” Nihat, “Fark etmez” dedi.

Taksi, çok uzun sürmeyen bir yolun ardından, sanki yüz yıl geriye gitmiş gibi, eski binaların, kalaycıların, kazancıların olduğu bir çarşının yanında durdu. “Burası meşhur Kazancılar Çarşısı ağbi. İstediğin kebapçıya gir. Hepsinin kebabı iyidir. Antikaya falan merakın varsa çarşıyı gez. İlgini çekecek bir şeyler bulabilirsin.” Şoföre teşekkür etti, parasını verdi, indi taksiden. Sokağa konmuş masalardan birine oturdu. Garson geldi siparişini aldı. Masa önce yeşilliklerle, salatalarla donatıldı. Süzme yoğurttan yapılmış cacık geldi, bardakaltı lahmacun geldi, minik peynirli pide geldi. Garson hiç durmadan gidip geliyor, masaya bir şeyler getiriyordu. Kebap gelmeden doymuştu adeta. Pişmiş domates ve biberlerin arasında gelen kebabın görüntüsü iştah açıcıydı. Tabaktaki son parça kebabı aldığında, “Hakikaten ününü hak ediyormuş bu kebap” diye düşündü. Hesabı istedi. Şaşırdı gelen hesabı görünce. Çok ucuzdu. “Bu kebabı İstanbul’da yesem bunun on katı hesap öderdim” diye geçirdi içinden. Garsona Antakya’ya gideceğini söyledi ve otogarı sordu. “Otogar biraz uzak ağbi buraya. Şuradan taksiye binin isterseniz.” dedi garson.

* * *

Otogarda Antakya’ya giden otobüslerden birinin yazıhanesine gitti, biletini aldı. Şansından otobüs kalkmak üzereydi. Beklemedi. Yerini buldu, oturdu. Uçaktan aldığı dergiyi karıştırmaya başladı. Derginin sayfalarını öylesine çeviriyordu. Aklı Antakya’daydı. Nasıl bir yerdi acaba? Antakya’ya gelmesi kesinleşince araştırmıştı biraz ama… Gene de merak ediyordu.

Nihat, fizik doçentiydi. İstanbul Üniversitesi’nde görev yapıyordu. Her şey iyi güzeldi de… Büyük şehir yoruyordu onu. Bitmeyen koşuşturma, stres, pahalılık canına tak etmişti. Bir fırsatını yakaladı ve kaçtı. Akademik kariyerine artık Antakya’da devam edecekti. Neyse ki evli değildi. Yaşamı hakkında istediği kararı rahatça alabiliyordu. Kim bilir… Belki de buradan biriyle evlenirdi.

Bu düşüncelerle otobüsün camından dışarı bakarken uyudu. Uyandığında otobüs Antakya’ya yeni girmişti, yol üzerindeki tamirhanelerin, oto plazaların önünden geçiyorlardı. Çok geçmedi otogara girdiler, perona yanaştılar. Doğruldu… Oturduğu yerde gerneşti… Her tarafı tutulmuştu. Ayaktaki yolcuların inmesini bekledi… Çantasını aldı indi otobüsten. Hemen oradan bir taksi çevirdi, bindi “Üniversiteye lütfen” dedi.

Üniversitedeki işleri pek uzun sürmedi. Bölümdeki diğer öğretim görevlileri ile tanıştı. Bölüm başkanı ile biraz sohbet etti; bölüm, üniversite ve Antakya hakkında bilgi aldı. Bir ev kiralayana kadar kalabileceği bir yer sordu. Üniversitenin konukevinde kalabileceğini söyledi bölüm başkanı. Sevindi. Teşekkür etti, izin istedi kalktı.

Fakültenin bahçesine çıktı, gölgedeki bir banka oturdu… Kargo şirketini aradı, valizlerinin gelip gelmediğini, nereden alabileceğini sordu. Valizlerin geldiğini ve adres vermesi halinde oraya gönderebilecekleri cevabını aldı. Üniversitenin konukevinin adresini verdi, telefonu kapadı.

* * *

Yeni bir şehirde, yeni bir üniversitede başladığı yaşam güzel gidiyordu. Üniversiteye de, Antakya’ya da kolay alışmıştı. Her şey yolundaydı. Ancak vakit geçirmeden bir ev bulmalıydı. Çünkü oldum olası sevmemişti lojman ve konukevi hayatını. Buralarda insanın özel yaşantısı diye bir şey olmuyordu. Sanki yirmidört saat çalışıyor gibi hissediyordu kendini. İşten çıkınca, işten, iş arkadaşlarından uzaklaşmak, kendine ait bir mekâna girmek istiyordu.

Dersinin olmadığı bir gün emlakçıları dolaştı. Ev için ayırabileceği bütçesini, evin özelliklerini, muhiti söyledi, telefonunu bıraktı. Çok sürmedi, birkaç gün sonra ev seçeneklerini getirdiler. Fiyatlar uygundu, evler güzeldi. Hele de İstanbul’dan gelen biri için… Her şey güllük gülistanlık görünüyordu.

Kendisinin bile düşünemediği kadar güzel bir ev kiraladı. Mahalle arasında tek katlı müstakil villa gibi bir evdi. Zaman geçirmeden taşındı, yerleşti. Fakülteye biraz uzak olması dışında hiçbir sorun yoktu. O da sorun değildi. Bir ara izin alıp, İstanbul’a gitmeyi ve arabasını getirmeyi düşünüyordu. Uzun yolda araba kullanmayı sevmezdi ama getirmek zorundaydı.

* * *

Komşuları çok çabuk ısındılar Nihat’a. “Hocam…” diyerek konuşmaya başlıyorlar, saygıda kusur etmiyorlardı. Kadınlar, “Hocam bekâr adamsın, yemek yapmaya vaktin, fırsatın olmaz” deyip her akşam yemek getiriyorlardı. Çamaşırlarını yıkamayı bile teklif ettikleri oluyordu. Fizik hocası olduğu mahallede duyulunca, korktuğu başına geldi. Mahallede ne kadar öğrenci varsa kapısını çalmaya başladı. Kimisi ödevine yardım etmesini, kimisi ders çalıştırmasını istiyordu. Gerçi hoşuna da gitmiyor değildi çocuklara yardımcı olmak ama kendine ait zamanları hızla tükeniyordu. Onu en çok bu durum huzursuz ediyordu. Gene de çok şikâyetçi olduğu söylenemezdi.

Hatice isimli, lise son sınıf öğrencisi bir kız geliyordu derslerine yardımcı olması için. Üniversiteye hazırlanıyordu Hatice. Nihat bekâr ve genç sayılabilecek bir yaşta olunca, Hatice’yi yalnız göndermiyordu ailesi. Her seferinde Hatice ile birlikte altı yaşındaki küçük kardeşi Bekir de geliyordu. Nihat Hatice’ye ders çalıştırırken Bekir yanlarına geliyor, hiç konuşmadan, dikkatli ve ilgili bir şekilde, pürdikkat onları izliyordu. Bekir’in bu kadar dikkatli bir şekilde anlatılanlarla ilgilenmesi Nihat’ın da hoşuna gidiyor, ona “Fizikçi mi olacaksın bakalım sen?” diye takılıyordu.

O gün, Hatice yine Nihat’ın yanına ders çalışmaya gelmişti. Bekir, her zaman olduğu gibi yine Hatice ile birlikteydi. Nihat çocukları salona aldı. Bekir’e bol resimli bir dergi verdi, Hatice’ye döndü ve hangi konuya çalışacaklarını sordu. Hatice o gün okulda işledikleri konuyu ve anlamadığı yerleri söyledi. “Kolay!..” dedi Nihat, “Şimdi şıp diye anlayacaksın. Hiç merak etme. Yarın okulda anlamayan arkadaşın varsa, onlara bile anlatabilirsin.” Hatice gülümseyerek baktı Nihat’a, “Teşekkür ederim” dedi.

Nihat mutfağa gitti, ocakta kaynayan suyla çayı demledi, gelirken uzaktan “Söyle bakalım hangi konuymuş bu senin anlayamadığın?” diye sordu. Hatice kitabını, defterini çıkarıp masanın üzerine hazırlamıştı. O gün işledikleri konuyu açtı, “Newton Yasaları’nı işledik bugün. Bir türlü anlayamadım. Çok karışık.” Nihat geldi, masaya oturdu. Kitabı önüne çekti, eline bir kalem alıp anlatmaya başladı:

“Newton Yasaları’nın temeli, kütle ve kütlenin ivmesi ile orantılı olarak değişen kuvvet esasına dayanır. Bunu ‘F=ma’ olarak yazabiliriz. Burada ‘F’ kuvveti, ‘m’ kütleyi, ‘a’ ise ivmeyi göstermektedir. Newton Yasaları’nın hepsinin temelinde bu vardır. Çalışmalarımıza buradan başlayacağız.”

Hatice, Nihat’ı dikkatle dinliyor, anlattıklarını tek tek not alıyordu. Bekir ise her zamanki gibi gözünü Nihat’la Hatice’ye dikmiş, hiç konuşmadan onları izliyordu. Nihat konuşmaya devam etti:

“Newton Yasaları, her türlü hareketin temelini oluşturur. Duran, hızlanan, yavaşlayan, birbirini çeken, iten, düşen, çarpan her türlü cisim Newton Yasaları’na göre davranır. Anladın mı Hatice?..”

Hatice daha cevap vermeden Bekir oturduğu yerden seslendi:

“Nihat amca haklısınız ama bu söyledikleriniz sadece küçük hızlar ve dünya koşulları için geçerlidir. Cisimlerin hızları ışık hızına yaklaştıkça Newton Yasaları geçerliliğini kaybeder.”

Nihat önce önemsemedi… Daha doğrusu Bekir’in ne söylediğini anlamamıştı. Konuyu anlatmaya devam edecekti ki… Durdu… Hiçbir şey söylemedi. Bekir’in söylediklerini daha yeni anlamıştı. Bekir’e döndü, “Sen ne dedin?” diye şaşkın bir şekilde sordu.

Bekir az önce söylediklerini daha da açıklayarak cevap verdi Nihat’a. Nihat şaşkınlıktan ölecekti! Altı yaşında bir çocuğun bunları bilmesi mümkün değildi. Yerinden kalktı, Bekir’in yanına gitti oturdu, eline başına koydu ve “Sen bunları nereden biliyorsun bakalım delikanlı?” diye sordu. Bekir başını kaldırdı ve çok sakin bir şekilde cevap verdi:

“Bunları zaten ben buldum. İzafiyet Teorisi’nin temeli budur. Sizin de bunları bildiğinizi sanıyorum. Ben İzafiyet Teorisi’ni geliştirirken…”

Nihat şaşkınlıktan bayılmak üzereydi… Bekir konuşuyor, anlatıyor, anlatıyordu. İzafiyet Teorisi deyip başlamış, maddenin enerjiye dönüşümünü anlatmış, zaman içerisinde yolculuğun mümkün olabileceğine kadar getirmişti konuları. Nihat donmuş kalmıştı!

Hatice’nin seslenmesi ile kendine geldi. “Nihat amca” dedi Hatice, “Bu her zaman saçmalar durur böyle. Siz ona bakmayın. Bekir, sen de çık bahçede oyna biraz. Bak daha bir sürü dersim var, senin yüzünden başlayamadık bile!..” Bekir koşarak dışarı çıktı. Nihat Hatice’ye döndü, “Bir dakika… Dur… Nasıl yani?.. Her zaman… Her zaman böyle konuşur da ne demek?..”

Hatice, “Offff!.. Bıktım bu çocuktan! Her zaman başıma iş açıyor, bizi rezil ediyor. Herkes bizle dalga geçiyor!..” diye söylenerek masadan kalktı, anlatmaya başladı:

“Bekir… Arasıra kendi kendine konuşmaya başlar… Türk olmadığını, aslında Almanya’da yaşadığını söyler. Sonra Amerika’ya gitmiş. Orada yaşamış…Mış… Mış… Mış… Yaaa Nihat amca… Sen bakma bu salağa! Saçmalıyor işte!..”

* * *

Nihat, reenkarnasyon vakalarına Antakya’da sıkça rastlandığını duymuş, hatta televizyonda da bu konuda birkaç program izlemiş, gazetelerde de çok sayıda haber okumuştu. Ancak böyle bir olaya ilk kez canlı olarak tanık oluyordu. Günlerce uyku uyumadı. Aklı hep Bekir’deydi. “Yok canım…” diyordu, “Televizyonda bir belgesel filan izlemiştir. Zaten zeki bir çocuk… Orada duyduklarını söylüyordur. Tabi canım… Öyledir… Olur mu başka türlüsü zaten… Mümkün değil.” Düşünmemeye, o gün yaşadıklarını unutmaya çalışıyordu. Ama… Mümkün müydü olanları es geçmek, olmamış gibi davranmak? Yani… Bekir’in söyledikleri hafife alınır şeyler değildi ki! Çocuk, çok ciddi, yanlışsız, ayrıntılı bir şekilde konuşmuştu.

Bekir’le tekrardan konuşmaya karar verdi. Dersinin olmadığı bir gün Bekir’in evine gitti. Bekir’in annesi Nigar Hanım Nihat’ı kapıda karşıladı, içeri davet etti, çay ikram etti. Nihat’ın gün ortasında neden geldiğini merak ediyordu. “Hayırdır Nihat oğlum? Yel mi attı, sel mi attı bu saatte?” diye sordu. Nihat, “Ne yel, ne de sel Nigar Teyze… Bugün dersim yoktu, erken çıktım. İzin verirsen senin yaramaz delikanlıyı alıp biraz dolaşalım diyorum. Harbiye’ye şelaleye filan gideriz… Çocuk için de değişiklik olur biraz.” Nihat’ın bu sözleri, Bekir’in haşarılıklarından illallah diyen Nigar Hanım için bu büyük bir müjde gibi geldi. “Aman al.. Götür!.. Hiç gereği yok bana!.. İstersen hiç getirme. Kökü senin olsun.” Birkaç dakika sonra Bekir hazırdı. Hoplaya zıplaya Nihat ile birlikte çıktı evden, arabaya bindiler. “Söyle bakalım afacan… Nereye gidelim?” dedi Nihat. “Şelaleye dedin ya anneme… Şelaleye gidelim.” Nihat dikiz aynasından Bekir’e baktı, “Bizi mi dinledin sen lan? Çok ayıp. Bir daha görmeyim.” dedi gülümseyerek.

Nihat, Antakya’yı bir baştan öte yana kat etti. Arabada Bekir’le havadan sudan konuştular. Harbiye’ye vardıklarında, arabayı restoranlardan birinin önüne yanaştırdı, “Gel şurada bir şeyler yiyelim, karnımızı doyuralım… Sonra ineriz şelaleye…” dedi. Bekir itiraz etmedi. Restorana girip bir masaya oturdular. Yiyeceklerini söylediler. Garson masadan uzaklaşırken Nihat bir sigara yaktı ve Bekir’e sordu: “Eeee.. Bekir… İzafiyet Teorisi’nden bahsediyorduk geçen gün… Yarım kaldı. Ne diyorsun bu konuda?” Bekir oturduğu yerden kalktı, pencerenin kenarına kadar yürüdü, “İzafiyet Teorisi hakkında söyleyecek bir şey yok. İzafiye Teorisi… O günler… Yıl 1905… Bugün 2005 yılındayız. 100 yıl geçmiş üzerinden. Neyi, niye konuşacağız ki? Televizyona, gazetelere, dergilere bakıyorum da… Birçok insanın bu teoriden haberi bile yok. Öyleleri var ki… Beni, dilini bir karış dışarı çıkarmış bunak ihtiyar olarak tanıyor, biliyorlar. Benim bu teorim hakkında makaleler yazılıyor, dersler veriliyor ama… Bakıyorum da… Taş üstüne taş koyan yok.”

Nihat Bekir’i şaşkınlıkla dinliyordu. Karşısında duran bacak kadar çocuğa birisi dublaj yapıyordu sanki. Söyleyecek söz bulamıyor, sadece dinliyordu.

“Biliyor musun Nihat ağbi… Çok sıkılıyorum. Ablamın kitaplarına bakıyorum… Çocuk oyuncağı konular, problemler, yorumlar vesaire… Fizikte neler olup bitiyor çok yakından izlemem mümkün değil. Neyse ki internet var… Onun sayesinde biraz bilgim var ama… Yetersiz! Gelişmelere seyirci kalmak değil, müdahil olmak istiyorum. Bugünkü olanaklarla bilimin çok büyük sıçramalar yapması işten bile değil. Ama… Geldiğimiz noktaya bak… Sonuç ne?.. Hiç!.. Koskoca bir hiç!.. Çıkıp bir şeyler söylesem, beni medya maymununa çevirirler. Televizyon kanalları, haber programları, gazete, dergi… Hepsi sansasyon peşinde. Söylediklerim kimsenin umurunda olmaz. Bu küçük bebe bunları nereden biliyor diye kıvranır durur, beni ekrana taşımak için uğraşırlar.”

Yemekler geldi, Nihat Bekir’i masaya çağırdı ve “Bekirciğim… Sen gerçekten Albert Einstein misin?” diye sordu. Hâlâ inanmıyor, reenkarnasyon denen şeyin saçmalık olduğunu düşünüyordu. Bekir masaya oturdu, “Nihat ağbi… Senin pozitif bilim okumuş bir insan olarak bu tür test edilip, sınanamayan, doğruluğu veya yanlışlığı kanıtlanamayan şeylere inanmadığını biliyorum. Ben de inanmazdım. Hatta Tanrı’dan ‘Koca ihtiyar’ diye söz ederdim. O zamanlar çok tepki aldım. Ama… Görüyorsun işte… Bu küçücük beden içerisinde senin karşındayım. Bu durumu Tanrıyla mı açıklarız başka bir şeyle mi bilmiyorum. Hiç bilmiyorum. Bildiğim tek bir şey var, bu beden bana dar geliyor. Söyleyecek çok sözüm var… Ama bu sözleri bu ağızla söylersem kimse beni dinlemez.”

Nihat artık kesinlikle emindi. Karşısındaki küçücük bedende konuşan kişi Albert Einstein’dı. Bundan en küçük bir şüphesi kalmamıştı. “Benden ne istiyorsunuz?” diye sordu… Sonra sustu… Karşısındaki altı yaşında küçük bir çocuktu ve ona “siz” diye hitap etmişti. Güldü kendi kendine… Konuşmasına devam etti: “Sizi çok iyi anlıyorum ve hak veriyorum. Size nasıl yardımcı olabilirim?” Bekir, yemeğini yerken konuşmasını sürdürdü: “Söyledim ya… Benim söyleyeceğim hiçbir söz ciddiye alınmaz. Ben ölü bir adamım. Yaşamıyorum. Yeniden dirilmem mümkün değil. Yani… Malum… Pozitif bilim böyle bir şeyi reddeder. Zaten benim Albert Einstein olarak ortaya çıkmam kendimle çelişmem demektir. Bunu yapmam mümkün değil. Ama… Fiziğin, matematiğin bir sıçrama yapması gerekiyor. Görüyorsun… Sanki üzerine ölü toprağı serpilmiş. Bilim adamı dediğimiz kelli felli adamlar mevcut teoriler üzerinde mastürbasyon yapmaktan başka bir şey yapmıyorlar!” Nihat’ın karşısında oturan çocuk gitmiş, sanki uluslar arası kariyere sahip dev bir bilim adamı gelmişti. Nihat o kadar ölçülü ve saygılı konuşuyordu Bekir ile. Birasından büyük bir yudum aldı, sigarasından derin bir nefes çekti, “Size nasıl yardımcı olabilirim?” diye sordu. Bekir Nihat’a baktı, “Çok basit” dedi, “Bundan sonra birlikte çalışacağız sizinle. Ben sizin beyniniz, siz benim dilim olacaksınız. İkimiz bilime çağ atlatacağız!”

Bir anda binlerce düşünce geçti Nihat’ın kafasından. Albert Einstein ile birlikte çalışmak?… Bu bir rüya olmalıydı… Peki… Bu ahlakî bir şey miydi? “Neden olmasın ki?” dedi kendi kendine. Bilimin, insanlığın, uygarlığın gelişmesi için kendini feda edebilirdi. Üstelik kim bilecekti ki bu olan biteni? Hem Albert Einstein peygamber miydi sanki? Karısını ve iki çocuğunu bırakıp kuzeni Elsa ile birlikte yaşamamış mıydı? Evlendiği halde Elsa’yı bile aldatmıştı!

“Tamamdır” dedi Bekir’e dönüp, “Benim için uygundur. Hiçbir sakıncası yok. Ne zaman isterseniz o zaman çalışmaya başlayalım. Üniversitenin olanakları da bizim emrimizde. Siz nasıl bir yöntem izlememizi öneriyorsanız o şekilde çalışalım.”

Bekir tabağındaki son lokmaları da bitirdi, bardağındaki ayrandan bir yudum aldı… Nihat’a dönüp, “Tabağımda yemek bırakmamam lazım. Arkamdan ağlarlar sonra… Hem rüyama da girerler değil mi?...” deyip bir kahkaha attı. Kalktılar; Nihat hesabı ödedi ve Bekir’in elinden tutup lokantadan çıktı. Birlikte şelaleye doğru yürüdüler.

* * *

Nihat o günden sonra kariyerinde hızla yükseldi. Makaleleri en saygın bilim dergilerinde yayınlandı, dünyanın en prestijli üniversitelerinde konferanslara davet edildi. Einstein’ın üniversitesi Princeton’nda adına bir kürsü kuruldu. Geliştirdiği (!) teoriler bilim çevrelerinde aylarca yıllarca tartışıldı ve aksi kanıtlanamadı.

Ve o gün geldi… Nihat, fiziğe Einstein’dan sonra ve ondan daha da fazla katkı yapan bilim adamı olarak kabul edilerek Nobel’e aday gösterildi. Bu haber, gazetelerin manşetlerinde yer aldı, tüm televizyon kanallarında birinci haber olarak duyuruldu. Herkes “Müthiş Türk… Milli gururumuz…” gibi sözlerle Nihat’tan söz etti.

Her şey mükemmel gidiyordu. Sanki sihirli bir değnek dokunmuştu Nihat’a. Çok kısa bir sürede hayalini bile kuramayacağı bir kariyer edinmişti. Ancak bir kurt içini kemiriyor, uykularını kaçırıyordu. Bunca şana, şöhrete karşın mutsuzdu. Korkuyordu. Nihat’ın ardında Bekir’in olduğu öğrenilirse ne yapacaktı? Böyle bir olasılık en büyük kâbusuydu. Gerçi… Bu gerçeği Bekir ve Nihat’tan başka bilen yoktu… Bekir böyle bir açıklama yapsa?... İnandırabilir miydi acaba insanları? İnanmasına inanmazlardı ama… Sıradan bir söylentinin, sözün, tartışmanın çıkması bile yeterliydi kariyerine gölge düşmesi için. Zaten bilim çevrelerinde birçok bilim adamı, medya pusuda bekliyordu… Türkiye gibi gelişmekte olan bir ülkeden bu derece büyük bir bilim adamının çıkmasını hazmedemiyorlardı. Sadece yabancı ülkeler mi? Türkiye’nin anlı şanlı üniversiteleri dururken bu efsane bilim adamının Antakya gibi küçük bir taşra üniversitesinden çıkması Türkiye’deki birçok bilim adamında da hazımsızlık yaratmıştı. Çıldırıyorlar ama bir şey de yapamıyor, sadece susuyorlardı. Ne aleyhte, ne de lehte hiçbir açıklama yoktu. Bu bilim çevrelerinde de derin bir sessizlik vardı.

* * *

Bekir sorunu içinden çıkılmaz bir hal almıştı Nihat için. Ne yapacağını bilemiyordu. Bir akşam dersten çıktı… Ofisine bile uğramadan arabasına bindi, Harbiye’deki restoranlardan birine gitti oturdu. Mezelerini, yemeğini ve rakısını söyledi. Bir yandan yemeğini yiyor, bir yandan da düşünüyordu.

Ne yapacaktı?

Bekir’e, yani Albert Einstein’a güveniyordu. Çünkü ondaki fizik aşkını çok iyi biliyordu. Nihat aracılığı ile bilim dünyasında birbiri ardına yaptığı devrimlerin mutluluğu ona yetiyordu. Ama… Bu çocuk yarın büyüyecekti. Büyüdüğü zaman da sürecek miydi acaba bu tutumu? Gerçi Bekir sadece fiziksel olarak küçüktü. O küçük bedeninin içinde yaşlı bir adam vardı. Bekir büyüse de içindeki adam aynı kalacaktı. Bir şey değişmeyecekti. Değişir miydi acaba? Bekir’i şu anda kimse ciddiye almıyor, çevresindekiler çocuk deyip geçiyordu. Büyüdüğünde böyle olmayacaktı ki! Hele de okuyup üniversite öğrenimine başladığında… Üniversite öğrenimi?... Sonrası?... O zaman geldiğinde?... Birden kafasında bir şimşek çaktı! Bekir üniversite okumaya başladığında Nihat’a ihtiyacı kalmayacaktı ki! “Harika çocuk… Süper üniversiteli…” gibi gazete manşetleri geldi gözünün önüne… O gün geldiğinde, Nihat’ın foyasını ortaya çıkarmasa bile, yapacağı yeni çalışmalarla Nihat’ı çok kısa sürede unutturabilirdi. Hele de onbeş-yirmi yıl sonrasının teknolojik olanakları ile Bekir’i hiç kimse tutamazdı. Evet… Bilim, insanlık çağ atlayacaktı ama Nihat?.. Nihat, bilim tarihinin tozlu sayfaları arasındaki yüzlerce, binlerce bilim adamından biri olarak kalacak, unutulacaktı. Nihat yemeğini yedi, rakısını içti. Hesabı istedi... Kalktı. Ne yapacaktı? Kafasından kendini bile ürküten binbir düşünce geçiyordu. Korkuyordu, çaresizdi, umutsuzdu.

Ne yapacaktı?

* * *

Eve gitti… Üzerini çıkarmadan yattı… Gözünü tavana dikti. Birden kalktı yerinden... Kararını vermişti. Aceleyle evden çıktı, Bekir’in evine doğru yürüdü, kapıyı çaldı… Kapıyı Bekir’in annesi açtı:

“İyi akşamlar Nigar teyze.”

“İyi akşamlar Nihat oğlum. Hayırdır? Gecenin bu vakti?.. Gel.. Gir içeri. Bir bardak çay iç.”

“Sağol Nigar teyze. Girmeyim. Bekir uyudu mu?”

“Yok oğlum. Bilgisayarın başında gene hayırsız. N’ediyorsa?… Tıkkıdı tıkkıdı tıkkıdı bir şeyler yapıyor ama… Ben de anlamıyorum, babası da… Ona sorarsan dünyayı kurtaracak. Bu çocuk adam olursa, sokaktaki köpekler bile adam olur! Çağırayım mı Bekir’i?”

“Zahmet olmazsa teyzecim. Bir şey soracağım da… Yarın üniversiteye gidecektik onunla. Bizim öğrenciler illa onu görmek istiyormuş gene.”

Nigar Hanım Bekir’i çağırdı. Bekir koşarak geldi, Nihat’a baktı… Nihat’ın yüzündeki olağanüstülüğü sezdi. Önce ürktü… Sonra kendini toparladı, “Merhaba Nihat ağbi” dedi, “Girsene içeri. Sana bahsetmeye fırsat olmadı… Karadelikler… Aylardır uğraşıyordum… Haklıymışım. Hadi gene iyisin. Hazırlan. Yarın yeni bir teorin daha bilim dünyasını alt üst edecek, fırtınalar koparacak!”

Nihat’ın yüzü güldü, o ürküten ifade bir anda kayboldu. İçeri girdiler, Bekir ile birlikte bilgisayarın başına oturdular yeni teoriyi konuşmaya başladılar.

Nihat bilgisayarın ekranına bakarken gülümsedi, “Vay be… Buraya ne için gelmiştim, ne ile karşılaştım…” dedi kendi kendine. Düşündüklerinden utandı, Bekir’in başını okşadı… Kapıdan onları izleyen Nigar Hanım gülümsedi, “Hadi gelin” dedi, “Çay doldurdum size. Kek de var. Sonra yaparsınız ne yapacaksanız. Önce bir şeyler yiyin de.”

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 118
Toplam yorum
: 150
Toplam mesaj
: 15
Ort. okunma sayısı
: 1621
Kayıt tarihi
: 20.06.06
 
 

70'li yılların sonlarına doğru (1977 veya 1978... Belki de 1979...) tüm zamanların efsane dergisi..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster