Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Haziran '08

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
686
 

Dar gelirli geniş yaşamlar

Dar gelirli geniş yaşamlar
 

Alev Durmuşoğlu web sayfasından


Geçenlerde doğduğum ve çocukluğumu geçirdiğim sokaktan geçtim. Mahalleden ayrıldığım zamanı hatırlıyorum. Orta birin sonuydu. Büyüyüp kendi evimi kurduğum zaman tekrar bu mahalleye, sokağa döneceğime söz vererek ayrılmıştım.

Ayrıldıktan sonra her hafta sonu tekrar sokağıma, arkadaşlarımın yanına gider, onlarla yeniden bir araya gelmenin, o mekanı yeniden paylaşmanın zevkini yaşardım. Daha da abartılısı, ortaokul süresince okulumu da değiştirmemiştim. İki yıl boyunca yeni evimize yaklaşık 2 kilometre mesafedeki eski okuluma devam etmiştim. Bunda yeni insanlar tanımaktan çekinmem mi etkili olmuştu yoksa eski arkadaşlarımı çok sevmem mi, işte bundan hiçbir zaman tam olarak emin olamadım.

Çocukluk mahallem zihnimde bir masal sahnesi gibi yer edinmiştir. Ama bıraktığı bu iz hiçte yersiz değildi. En fazla üç katlı binaların olduğu, apartmanların dört bir tarafında bahçe payı bırakıldığı, her dört ada biriminin arasına bir park boşluğu olan insani ölçülerde planlanmış bir kent parçasıydı çocukluğumun mahallesi. Hatta ne gariptir yan mahallemizin ismi Öğretmenevler’di ve tek katlı müstakil evlerden oluşmaktaydı. Daha da garibi hiç o evlerde oturan bir öğretmen görmemiştim.

Oturduğumuz mahalle daha çok 1960’ların sosyal konut anlayışı ile inşa edilmiş ve özellikle işçi birlikleri ve memur sandıklarınca projelendirilen uzun vadeli ve ucuz maliyetli konutlardı. Ama zaten devlet kapitalizmi sistemi işleyen ve burjuva oluşturma imkânı bulunmayan bir toplumda devlet işçisi ve memuru olmak hatırı sayılır bir sosyal statüydü. Menderes her mahalleye bir zengin vaat etmiş ama sistem yalnızca her köyde bir ağaya, her şehirde bir büyük patrona müsaade etmişti. Devletin kontrolünde, ithal ikameci sistemden beslenen, tekelci ve iki elin parmağını geçmez sermayedar ile koca ülkeye gayrisafi milli hasıla oluşturulmaya çalışılan yıllardı.

Dar gelirlilik toplumun ortak paydasıydı. Babam ne işçiydi ne de memur. Esnaftı ama onunda gelir kaynağı sabit gelirli çalışanlardı. Artı değeri yaratan faaliyetlerin olmadığı ortamda, birbirlerinin güçsüzlüğünden güç alan bir toplumsal ruh halinin bir parçasıydı. Elbette benim bildiğim ve tanıdığım toplumsal kesimden bahsediyorum. Örneğin çocukken hiç köy görmemiştim. Yarı aç yarı tok yaşayan bir insanla da tanışmamıştım. Tanıdığım çocukların neredeyse tamamı benimle benzer bir yaşam sürerlerdi. Benzer şeyler yer, benzer şeyler giyerdik. Mekap’ın tek tip ayakkabısı ile bir markası olduğundan bile emin olmadığım kenar beyaz çizgili lacivert eşofmanlardan başka model bir giysi hatırlamıyorum spor yapmak için. Eşofmanlarımın genellikle dizlerinde yama olurdu. Ne de olsa toprak sahalarda kendini yerden yere atarak maç yaparak, sağlam bir eşofmanla iki haneli rakamlara ulaşmak hayli zordu. İkinci haftasında eşofmanlar annemin tadilatından geçerdi her zaman. Elbette söylene söylene.

Nedense çocukluğumdan daha çok yaz aylarını hatırlıyorum. Hayat yaz aylarında benim için daha hareketli olduğundandır diye düşünüyorum. Sabahım erken saatinde evden çıkar ve güneşin hareketine göre gölge olan mekânlar arasında geçiş yaparak, sabahtan akşama kadar başta futbol tüm oyunları sıra ile oynardık. Zamanın geçtiğine fark etmemi sağlayan tek şey ise annemin ya yemek yemek için, ya akşam babamın gelme saatini hatırlatmak için çığlık çığlığa pencereden bağırması olurdu.

O zamanlar anne ve babalık daha kolaymış gibi geliyor bana. Çocuğun bakımı da, eğitimi de sokakta olurdu. Şimdiki çocukların oyun hamurları, zihin ve beceri geliştirici oyuncakları yerine daha doğal materyalleri vardı gelişim için. Benim fiziksel becerimi sağlayan üç nesne vardı. Toplar, ağaçlar ve duvarlar. Her yuvarlak nesneden oyun malzemesi üretir, her ağaca çıkar, her duvara tırmanırdım. Hatta apartman bahçesinde top oynarken, ikinci katın balkonuna kaçan topları bile, zemin katın ferforjelerinden tırmanarak alabilirdim.

Bu üç nesne arasında en anlamsız bulduklarım duvarlardı. Yan binada çok sevdiğim arkadaşlarımın yanına gidebilmek için, yolu uzatmadan duvarların üzerine tırmanarak geçmeye çalışırdım her seferinde. Ve benzer insanların, benzer yaşamlarını ayırmak için bu duvarlara neden ihtiyaç duyduklarını merak ederdim.

Bir diğer anlamadığım şey ise parkın bekçisi ile yaptığımız kavgalardı. Bekçinin sabahtan akşama emek verdiği parkta top oynamamıza izin verdiğini hiç hatırlamıyorum. Onun yokluğunu gözleyip, ilk fırsatta parka geçmeyi hedeflerdik. Ne de olsa en geniş ve hafif yeşile bulanmış tek saha oradaydı. Komşulardan gürültü yapmamamızı isteyende çıkmazdı, topun balkona kaçma riski de olmazdı. Ama bekçi bizi her fark ettiği anda kovalardı. Gün boyu süren bu kovalamaca akşamüzeri 5’i 5 geçe biterdi. Çünkü onun mesaisi biter ve parkın tek hakimi biz olurduk. O anda ister istemez gün boyu yaşadığımız kovalamacanın ne kadar anlamsız olduğunu düşünmeden edemezdim.

Ve elbette tüm bunları düşünürken aklıma oğlum geldi. Onunda benim çocukluğumu yaşamasını çok isterdim.



Foto; Google'da yaptığım arama sonucunda Alev Durmuşoğlu'na ait web sitesinde buldum fotoğrafı. Fotoların kullanımı ile ilgili yasaklayıcı bir ibareye rastlamadım. İşte adresi;
http://www.alevdurmusoglu.com/deneme-149.html

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmıştır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Çocukluğunu sokaklarda cirit atarak geçirmiş şanslı biri olarak beğeniyle okudum... Yazıya da içinde adım ve fotoğrafım geçtiği için medya takip merkezimden ulaştım. Bu güzel yazıda fotoğrafımı kullandığınız ve fotoğrafın sahibi olarak adımı anma nezaketini gösterdiğiniz için teşekkür ediyorum. Kaleminize sağlık! Sevgiler, Alev Durmuşoğlu

Alev Durmusoglu 
 26.06.2008 22:27
Cevap :
Sayın Alev Durmuşoğlu, öncelikle ben hoşgörünüzden dolayı teşekkür ederim. Aslında ben kendi adıma yeterli nezaketi gösterdiğimi düşünmüyorum. Şu an düşündüğümde size ulaşıp, izninizi alarak eserinizi kullanabilsem daha doğru bir yol izlemiş olacaktım. Ancak biraz üşengeçlik, biraz amatör bir faaliyetin içinde bulunmanın verdiği rehavetle yalnızca isminizi ve eserlerinizin adresini sunarak kullanma yoluna gittim. Umarım affedersiniz. Yazıma sunduğunuz beğeni ise beni oldukça mutlu etti. Yazımı, oldukça sıcak ve samimi eserlerinize uygun bulmanız beni oldukça onurlandırdı. Eserinizin, yazıya gösterilen ilginin ve beğeninin önemli gerekçelerinden birisi olduğunu ekleyerek, çalışmalarınızda başarılar diliyorum, saygı ve sevgilerimle  27.06.2008 9:27
 

Çocukluğum İstanbul'un lüks semtlerinden birinde geçti. Kimsenin herkes bir örnek giyinirdi o zamanlar sizinde söylediğiniz gibi. Tatil zamanları ağaç dallarında gezerdik. Üstelik evimizin bahçesindekilerle sınırlı da değildi tırmandığımız ağaçlar. Çoğunlukla bir diğer mahalledekiler oluyordu:)) Şimdi düşünüyorum da kızımın kendi başına bahçeye inmesi için izin verdiğim yaşı 5, tabi bende camda nöbette olurdum. Arkadaşlarım nasıl güveniyorsun ya başına birşey gelirse diye çok kızdılar... Oysa güvendiğimden değildi izin verişim adam akıllı bir çocukluk geçirmeme endişesi beni üzüyordu. Yol kenarlarındaki 20 cmlik mantarlara çıkıp iki ayağının üstüne atladığı yaşı 4 dü. Nasıl mutlu olmuştu anlatamam. Maalesef zeki ama mutlu bir çocukluk yaşatamıyoruz yeni nesile... Yazınız beni çook eskilere görtürdü. Teşekkürler. Sevgilerimle.

mihasu 
 26.06.2008 16:37
Cevap :
Sevgili mihasu, bu yazıyı yazdığımın akşamı anneme sordum, "beni kaç yaşımda tek başıma sokağa bırakırdınız?" diye. Elbette net hatırlayamadı ama "Galiba 3-4 yaşlarında ben balkondayken gözümün önündeki bahçede oynamana izin verirdim, beş yaşından sonra seni görmez oldum" dedi. Şu an 3 yaş 3 aylık oğlum için belki erken ama 5 yaşında bile sokakta fink atabileceğini hayal etmem mümkün değil. Yine parkların yoğun olduğu bir bölgede yaşıyorum ama o parklara gidene kadar geçeceği yollar, trafik, güven vermeyen insanlar, "hadi oğlum parka git, bir saat sonra tekrar gelirsin" dememe her zaman engel olacak gibi. Eskiden sokağın en ucundaki kişi bile o ortamda bulunan çocuklar için bir güvenlik sübabıydı. Şimdi çocuğunuz için tek güvence kaynağı kendimiziz ve bu da sürekli tetikte bulunmamızı gerektiriyor. Gerçi sosyalleşmeleri açısından kreş gibi araçlar devrede şu an ama, o bile toplumsal yaşamın doğal yapısına göre suni bir oluşum gibi duruyor. Katkı için teşekkürler, saygılarımla  26.06.2008 18:22
 

Hepimizin veya bir çoğumuzun (bu yaşlarda) ortak yaşamının dramına, güzelliğine, sorumsuzluğuna, sorumluluğuna, aynı yaşam tornalığından çıkmış durumumuza, o yıların ve bizim saflığımıza, zorluklarımıza değinen yazınızı kendi çocukluğumu canlandırarak, yüzüme yayılan tebessümle birlikte okudum. Teşekkür ederim.

DurmuşGüler 
 23.06.2008 12:10
Cevap :
Yüzünüzde bir tebessüm yaratbildi isem ne mutlu bana sayın DG. Her insanın çocukluğunun bir masumiyet barındırdığına şüphe yok. Ama 1960'lar ile 1980'ler arasındaki sürecin farklı bir tonu olduğuna şüphe yok. Hele ki ülkemiz için. Bir yanıyla kendi özgün şartlarının güzelliklerini taşıyan, diğer yanıyla da kendi imkansızlıklarının zorluklarını yaşayan bir doku herkese sirayet etti ve benzer yaşamların içinde çıkıp geldik bu güne. Bu nedenle birbirimize tahmin ettiğimizden daha fazla benziyoruz aslında. İlginiz ve katkınız için teşekkür ederim,  24.06.2008 10:14
 

Bizde çocuktuk ve bizlerin çocuk olabilmesi için,binlerce yıl bu gezegene konuk olan insanların,geçmişin anılarında kaybolması gerekti...İnsanın en saf ve saffetli yılları onlar...Sıcak biryer yatağının,bir annenin kokusunun,mahalleden geçen dondurmacının, ya da ayı eşliğnde macuncunun,''Dekman,altı adımın'',Çelik- Çomağın,Güvercin Takla'nın,Saklambaç'ın tadını; şimdi çocuklarımız büyük oranda bilmiyor!... Onlar bizim kadar şanslı değil,yaşamın çelişkisi, bizde onlar kadar şanslı değiliz!..Bizden ileri,doğacak çocuklarından geri olmalarını,sözde de olsa,dilemekten başka...Sevgiyle.Dostça selamlarımla.

zeki etferat 
 21.06.2008 2:04
Cevap :
Sayın Zeki Etferat, aslında benim babamda benim çocukluğumu beğenmiyordu. "Bizim zamanımızda" diye başlayan cümleleri oldukça sık kullanırdı. Büyük olasılıkla, bahsettiğiniz gibi her insan kendi çocukluğunun saflığıyla yaşadıklarını son derece özel görüyor. Nostalji her insanın ve her kuşağın vazgeçilmez ruh haline dönüşüyor. Çocuğumunda benim çocukluğumu yaşamasını çok isterdim ama şimdi zaman makinem olsa ve onu geri götürebilsem, o ne kadar bu durumdan memnun olur onu bilemiyorum. Değerli katkınız ve ilginiz için teşekkürler, saygılarımla  22.06.2008 23:44
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 453
Toplam yorum
: 1886
Toplam mesaj
: 174
Ort. okunma sayısı
: 1707
Kayıt tarihi
: 14.11.06
 
 

36 güneş yılı. 27 yıl G.antep, 9 yıl İstanbul. İstanbul, 90’lı yıllarda yaşandı, bitti.  Hep şe..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster