Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Şubat '17

 
Kategori
Aşk - Evlilik
Okunma Sayısı
191
 

Dediğim dedik, çaldığım düdük!

Dediğim dedik, çaldığım düdük!
 

“Cahil insandan daha zalim ve  daha acımasız hiçbir varlık yoktur.”

ÜNAL BOLAT

Gazeteci Yazar

 “Hatasız kul olmaz!”denir; doğrudur. Hata yapmayan insan, doğmamıştır anasından.

Bilmeden hata yapmak kötü değildir. Birçok şeyi hata yaparak öğreniriz. Hepimiz, düşe kalka öğrenmedik mi yürümeyi?

Yalnızca yürümeyi mi?

Her şeyi, her şeyi…

Evet, bir kasıt olmadan hata yapmak kötü değildir. Kötü olan, hatayı kabul etmemektir. Çünkü hata yaptığını kabul etmeyen insan, o yanlıştan dönmez, dönemez. Dolayısıyla yanlış yapmakta devam eder. Kötü olan budur işte!

Sanmayın ki, Üç Dilekkitabının yazarı “Mucize Kaymakam Turan Eren”, hiç hata yapmamıştır.

“Yapmaz olur mu? Yapmıştır, yapmıştır da… Bunlardan hiçbirini kitabında yazmamıştır.”diyorsanız, yanılıyorsunuz.

Yazmış; hatalarını, günahlarını da yazmış. İyi yapmış, doğru yapmış. Öyle olmasa, böylesine güzel olmazdı ki eseri.

Kaymakamımızın, eşi Hâkim Semra Hanım’la nasıl tanıştığını merak eder misiniz?

Turan,Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin son sınıfa geçtiği yaz, Malatya’daki köyünün yaylasına gider yine.  Başka köyden evli olan teyzesi gelir. Köylerinde bulunan çok güzel bir öğretmeni över de över. “Gel, kaçırma şu kızı”derse de hiç oralı olmaz, bizim delikanlı. Çünkü, söz vermiştir O, kendine:

Çevresinden biriyle asla evlenmeyecektir. Bir başka kararı da okulunu bitirmeden hiçbir kızla ciddi bir arkadaşlık kurmayacak, sözlenmeyecek, nişanlanmayacak... Çok sevdiği teyzesini kırmadan bu ilkesinden asla vazgeçemeyeceğini söyler.

Ankara’ya döndüğünde, SBF’nin solcu öğrenci liderlerinden ünlü Mahir Çayan’la birlikte son sınıf öğrencisidir artık. Ancak bizim delikanlımız, herkesçe iyi bir teorisyen olduğu söylenen sarışın ve yakışıklı bu öğrenci lideriyle ne tanışır, ne konuşur, ne de konuşmalarını dinler.

Ara sıra Hukuk Fakültesi’nde okuyan hemşerisi Abuzer ile bir araya gelerek uzun uzun konuşup dertleşirler. Turan son sınıf bitirme sınavlarına hazırlanırken, Abuzer'de son sınıfa geçmek için çalışmaktadır.

Bir akşam üzeri yine buluşurlar. Abuzer,“Turan, der; bütün sınıf birlikte fotoğraf çektirdik. Gidip o fotoğrafı alalım.”

Cebeci’ye doğru yürüyüp fotoğrafçıdan alır fotoğrafı arkadaşı. Turan,“Abuzer, ver bakalım; sınıfınızda güzel kızlar var mı?”der. Arkadaşı da, “Bak bakalım, bizim sınıfı beğenecek misin?”deyip uzatır fotoğrafı. Bundan sonrası çok ilginç… Yazarın ağzından dinleyelim:

“Fotoğrafı alıp bakar bakmaz, en ön sırada duran bir kız ilgimi çekmişti. Abuzer’e hemen onun kim olduğunu sordum. ‘Semra’dedi. Benim bütün enerjim onun üzerinde yoğunlaşmış, son derece değişik duygu ve düşünceler yaşamaya başlamıştım. Âdeta bir mıknatıs çekim alanı içindeydim. Semra’nın fotoğrafı, tüm manevi varlığımı kendine doğru çekiyor, beni derinden sarsıyordu. Nerdeyse, görmeden, fotoğrafına bakarak yıldırım hızı ile âşık olmuş, aklımda bu kız ile evleneceğim düşüncesi doğmuştu. Bu fikir belki üç, belki beş saniye içinde geçmişti kafamdan. Evet, bu kız ile evleneceğim. ‘Bu kızın erkek arkadaşı var mı?’diye sordum. Abuzer, ‘Hayır, sınıfın en iyilerinden. Çalışkan, başarılı bir kız. Sadece annesi var. Babası ölmüş. Çalışmaktan başka bir şey düşündüğünü zannetmiyorum.’dedi. Çok sevinmiştim. ‘Abuzer, beni bu kızla mutlaka tanıştır. Ne zaman sınav olursa, o zaman beni çağır. Sınav öncesi veya sınav çıkışında tanışalım.’dedim.”

 Ertesi sabah buluştuklarında, Abuzer, “Hadi gel Turan; bugün seni Semra ile tanıştırayım.”der. Birlikte Hukuk Fakültesi’nin önüne gidip sağa sola bakarak Semra’nın gelmesini beklerler ama göremezler. Meğer o gün sınav var diye, çok önceden gelip girmiş sınıfa Semra. Bu kez, kapıda sınav bitimini bekler Turan.

Semra, sınavdan ilk çıkanlardandır. Bizim ateşli delikanlı, çaktırmadan yaklaşmaya çalışır Semra’ya. Bu önemli ânı, şöyle anlatıyor:

“Yanına yaklaştım, dikkatlice ama hissettirmeden uzun uzun baktım. Fotoğraftaki giysinin aynısı üzerindeydi. Baktıkça daha çok beğendim, daha çok sevdim. O sevgi kalbimin derinliklerinden beynime, oradan bütün benliğime yayıldı. Mutlaka tanışmalıyım, ileride eşim bu kız olmalı; diye düşündüm. Ama cesaret edip de yanına gidemedim. Daha sonra, isminin Zeynep olduğunu öğrendiğim arkadaşı çıkınca, beraber yürüyüp gittiler.”

 Abuzer, Abuzer!Nerdesin sen kardeşim?

Abuzer, sınıf arkadaşı Semra kadar çalışkan değilmiş demek ki. İş işten geçtikten sonra çıkmış sınavdan. Az çalışırsan, sorular ağır gelir, cevapları yetiştiremezsin işte böyle!

İki gün sonra, sabah saat 8: 30’da iki arkadaş yine Hukuk Fakültesi’nin önündeler. “Niçin?” diye sormazsınız sanırım. Beş, on dakika sonra gelir Semra. Sınıf arkadaşını görüp “Abuzer, nasılsın?”diye selam verince, Abuzer,“Semra kardeş, gel seni arkadaşımla tanıştırayım. Kendisi Siyasallı.”der.

Karşılıklı olarak isimlerini söyledikten sonra, Semra,“Sen şu yandaki paspal fakülteden misin?”der şakayla karışık. Bizim acemi âşık bu şakayı ciddiye alıp, “Hanımefendi, paspal kelimesinin Hukuk Fakültesi açıldıktan sonra icat olduğundan haberiniz yok mu?”demesin mi?

Hayda, ne biçim bir cevap bu? Semra’nın yerinde siz olsanız, bu kabalık karşısında bozulmaz mısınız? Nitekim Semrada kızıp, “İyi, iyi… Senin fakülten çok iyi! Haydi, bana eyvallah!”deyip gider. Abuzer,“Kardeşim, sen tanışmaya mı geldin, tartışmaya mı?”diye sorar, haklı olarak.

Hata yapan her insan gibi, kendini haklı çıkarmaya çalışarak, “Tartışmayı o başlattı.”diye savunmaya geçer ama ne fayda! Bir yandan kendine, bir yandan Semra’ya kıza kıza üzülerek döner okuluna. (Bu Siyasalcılar, neden dev aynasında görür kendilerini? Bir ülkede hukuk yoksa, iyi hukukçular yoksa, sen ağzınla kuş tutsan kaç para eder!)

Abuzer’le ilk buluşmasında, doğru yapmadığını söyler arkadaşı. Turan,“Boş ver, güzel dostluklar kavgayla başlarmış. Sen, O’na benim kendisiyle ciddi bir arkadaşlık arzu ettiğimi söyle.”der.

Bu mesajı iletir arkadaşı. “Boş ver”der Semra. Bunu öğrenen Turan,“Hayır mı dedi?”diye sorar ısrarla. “Hayır demedi ama evet de demedi.”cevabını alınca, sevinir kahramanımız. Sevincini şöyle açıklar: “Bir bayan hayır demiyorsa, verdiği her cevap evet demektir.”

 Birkaç gün sonra, Abuzer’e haber vermeden Hukuk Fakültesi’ne gider. Okul önünde biraz bekledikten sonra, Semra’yı görünce, yanına gidip selam verir. “Ooo, merhaba Siyasallı!..”diye karşılık verir O da.

“Nasılsınız? Sınavınız nasıl geçti?”ile başlayan muhabbet, Semra’nın beş sorunun beşine de doğru cevap verdiğini öğrenmenin sevinciyle, “Senin dersler, senin sınavlar nasıl?”sorusu üzerine Turan'da kendini tanıtır biraz. Ve “Şöyle yürüyelim mi?”sorusuna, tereddütlü de olsa “Peki”cevabını almanın mutluluğu ile Cebeci’ye doğru yürürlerken, iki saat boyunca sürekli konuşur Turan. Tarihten, coğrafyadan, matematikten, sinemadan… Aklına ne gelirse… Ve tekrar görüşmek dileğiyle vedalaşırlar.

Bir ay sonra sınavlar bitmiş, Semra son sınıfa geçmiş, Turan da mezun olmuştur.

Okul biter bitmez Malatya’ya dönmez Turan. Her gün buluşup uzun uzun konuşurlar. El ele, diz dize oturup aşktan, sevgiden söz ederler. Ve bir gün Turan,hiç hesapta yokken, evlilik teklifinde bulunur. Semra da, “Birbirimizi biraz daha tanıyalım. Anlaşabilirsek neden evlenmeyelim? Sen ilk erkek arkadaşımsın. Niçin son olmayasın?”der.

 On beş gün kadar süren daha ciddi bir arkadaşlıktan sonra, Semra annesiyle Samsun’a, Turan da Malatya’ya gider. Bir ay boyunca sürekli mektuplaşırlar. Eylülde Ankara’da buluşup gümüş alyans takarak somutlaştırırlar kararlarını.

Sonbahar, kış ve bahar derken, Semra’nın bitirme sınavları başlar. Bir gün, “Yarın yine buluşalım.”der Turan.“Hayır, bu ara buluşamayız. Çok önemli bir sınavım var.”deyince Semra, “O zaman, sen beni sevmiyorsun, ayrılalım.”demesin mi, bizim delikanlı?

Bu söze, “Sen bilirsin”denmez de ne denir? Tabii ki çok üzgündür bizimki. Eve gelir; ne yapacağını bilmez haldedir. Bu sırada ev arkadaşı Haydar girer içeri. Duruşundan şüphelenip, “Ne var, ne oldu?”diye sorup meseleyi anlatınca Turan,“Oğlum, Semra haklı. Anlayışsız davranmışsın. Kız sınav derdinde, sen keyfinin derdindesin.” der. Biraz sonra gelen Avukat Fuat'da, “Semra son derece haklı… Sen yanlış düşünüyorsun, yanlış hareket ediyorsun.”demesin mi?

“Dost acı söyler!”diye boşuna söylememişler. Demek ki, Haydarda Fuat da gerçek dostları imiş Turan’ın.

Neden mi, dost acı söyler?

Doğruyu söyler, gerçeği söyler de onun için…

 Acaba, dostlarını dinleyip yaptığı yanlıştan dönecek mi bizim delikanlı, birçoğumuzun yaptığı gibi, “Dediğim dedik, çaldığım düdük”deyip inat mı edecek yoksa.

Hüseyin Erkan

huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

 

 

 

              

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 303
Toplam yorum
: 52
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 276
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster