Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Ekim '10

 
Kategori
Eğitim
Okunma Sayısı
727
 

Değer mi verelim, para mı verelim?

Değer mi verelim, para mı verelim?
 

Değer


Şu sıralar üniversitelerde okuyan öğrenciler burs almak için çeşitli kurumlara müracaat ediyorlar. Amaçları üniversite hayatlarını biraz daha kolaylaştırmak.

Önce yazılı müracaatlarda eleniyor öğrenciler. Nasıl elendiklerini ise o sivil toplum örgütünün, derneğin burs verme şartları belirliyor.

Yoksulluk sınırının üstünde geliriniz varsa, devlet memuru çocuğuysanız, son sınıftaysanız, başka bir kurumdan burs alıyorsanız daha yazılı müracaatta eleniyorsunuz.

Yazılı müracaatı uygun bulunan öğrenciler bu seferde sözlü olarak görüşmeye çağırılıyor.

Ne var bunda? diyeceksiniz.

Doğru, buraya kadar bir şey yok. Zaten asıl sorun burada başlıyor. Hayatlarının belki de ilk mülakatına girecek olan gençlerin mülakatlarını kim yapacak? Dernekte ya da o sivil toplum örgütünde gönüllü olup “Ben bursiyer seçiminde görev almak istiyorum” diyenler yapacak. Burada da ne var? diyeceksiniz.

Peki, tamam, gönüllülük esasına dayalı yapılan çalışmalarda kim nerede isterse orada çalışır diyelim.(Bu ne kadar doğrudur tartışılır)

Burs başvurusunda bulunan gençleri mülakata alan kişilerin ne gibi özellikleri olması gerektiğini hiç sordunuz mu keninize?

Ben mülakat yaparım, diyen herkes mülakat yapabilir mi?

Mülakatı kaç kişi yapmalı?

Egosu çok yüksek, empati becerisi düşük, ön yargıları öne çıkan, dinleme becerileri yeterince gelişmemiş biri mülakat yapabilir mi?

Üstelik böyle bir çalışma yapmaya istekli kişinin bu özelliklere sahip olup olmadığını nasıl anlayacağız? Gözünün içine bakıp mı söyleyeceğiz?

Hadi meşhur mülakatı yaptı diyelim…

Yaptığı bu mülakat ne kadar objektif bir değerlendirme olur? Değerlendirmeye kendi yorumunu katmadığını, duygularını bir kenara bırakıp bırakmadığını nereden bilelim? Ya da duygularını bir kenara bırakmalı mı?

Üç kuruş para verecekler bu kadar düşünmeye ne gerek var dediğinizi duyar gibiyim.

Önemli olan burada verilecek bursun miktarından çok , burs verilecek öğrencileri seçerken onlara nasıl davranıldığıdır. Ön yargıdan uzak, duygularınızı bir kenara bırakarak gönüllü çalıştığınız kuruma uygun hayatlarına değer katabileceğiniz öğrencileri seçmek görevi kime verilmelidir? Ben yaparım diyen herkes bunu yapabilir mi?

Verilecek burstan daha değerli olan şey burs vereceğiniz kişiye davranışınız, ona verdiğiniz değerdir.

Görüşmeyi yapan kişi, zaten utana sıkıla burs görüşmesine gelen öğrenciyi yargılarsa, dinlemezse, kendi egosunu tatmin için oradaysa, nerede kaldı insana verdiğimiz değer? Nerede kaldı geleceğini hazırlayan gençlere verdiğimiz değer?

İnsanlar kendilerine değerli olduklarını hissettiren kurumlara ait oldukları duygusu beslerler. Gençlere burs veren kurumların ilk yüzü sözkonusu mülakatı yapan kişilerdir: gençler nasıl bir kurumun kendilerini benimsediğini (ya da benimsemediğini) somut biçimde görürler. Mülakat gençler için son derece sıkıntılı bir deneyimdir ve bu deneyimi daha da tatsızlaştırmak yalnız ve yalnız ilgili kurumun elindedir. İşte bu nedenledir ki, bu tür gönül işine kalkışan kurumların, derneklerin, vb. gençlerle ilk karşılaşacak yetişkinleri iyi, nesnel seçim kurallarına bağlı olarak seçmeleri gerekmektedir.

Aslına bakarsanız, gençleri eğitmek, onlara bir şeyleri fark ettirmek çok kolay: işin zor olan yanı, eğitilmiş olduğuna inanan yetişkinleri yeniden eğitmektir. Bu tür yetişkinler, “sorumsuz yetişkinler”, diyeceğim, “sorunlu yetişkinler” de diyebilirsiniz. “Sorumsuz yetişkinler” bildiklerini kanıtlamak için aldıkları yaşı ileri sürerler: “ben şu kadar yıl şunu yaptım, şöyle bir mesleği şu kadar yıl icra ettim, dolayısıyla bilinecek bir şey varsa, öğrendim, o kadar yıl boş mu durdum”, derler. Nasıl durduklarını, nasıl deneyimler edindiklerini izlemedik, ancak şimdi, şu yıllarda yaptıklarına bakarak yetersiz oldukları alanlarda at koşturduklarını görüyoruz. Yeterlilik bir kıstastır elbette, ama kendilerine uygulanamaz, onlar her şeyi yapmış bu konuma gelmişlerdir: sorumsuzca davranmaya, gençleri kırmaya hakları vardır.

Sivil toplum örgütlerinde ya da derneklerde gönüllü çalışanların profili nasıldır, hiç düşündünüz mü? Emekli olduktan sonra yapacak başka bir şeyim kalmadı, biraz da topluma hizmet edeyim, diyen insanlarla dolu değil mi? Şöyle de diyebilirler: “Toplum/ülkem/camia/baba ocağım/ana kucağım beni bu günlere getirdi, şimdi ona borcumu geri ödüyorum”.

Çok merak ediyorum. Aktif çalışma hayatı içindeyken bir derneğe, sivil toplum örgütüne üye olan ve çalışan kaç kişi vardır?

Ya da dernekler sivil toplum örgütleri kendi üye profillerini hiç değerlendirmiş midir?

Ya da değerlendirdiler ise ne görmüşlerdir? Ve ne olmasını istemişler ve bunun için ne yapmışlardır?

Sokrates boşuna söylemiş herhalde, “Bildiğim tek şey var, o da hiçbir şey bilmediğim” diye.

Elgiz Henden

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 168
Toplam yorum
: 11
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 258
Kayıt tarihi
: 04.05.09
 
 

Elgiz Henden 1968 yılında doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesini 1989 yılında, yük..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster