Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Ocak '11

 
Kategori
Sosyoloji
Okunma Sayısı
7755
 

Değişim ve Gelişim

Değişim ve Gelişim
 

Charles Darwin, "En güçlü ya da en akıllı değil, değişime en iyi uyan ayakta kalır." demiş.

Değişim önemlidir! Karlı bir dağın tepesinden kartopunu bıraktığımızda hafif ve yavaştır. Aşağıya indikçe ağırlığı ve hızı artar. Çığ olur! İnsanlık tarihine baktığımızda da, uzun yüzyıllar hatta binyıllar boyu çok büyük değişimler yaşanmadan sürdüğünü görüyoruz. Fakat günümüze yaklaştıkça, değişimin baş döndürücü bir hıza eriştiğine ve çoğaldığına tanık oluyoruz.

Değişim; doğru yolunu, yordamını buldukça "gelişim" durumunu alır. Hiçbir şey tarafından engellenemez. Geri dönmesi ya da yavaşlaması da olası değildir. Onunla birlikte hayatta kalmanın tek yolu: Ona uyum sağlamaktır.

Bu nasıl olacaktır? "Uyum", bir bütünün parçaları arasında bulunan uygunluk, ahenk anlamına geliyor. Peki, "bütün"ün gittiği "yol" yanlışsa parçalar da "yanlış" yapıyor olmaz mı? Burada çok ince bir sınır var. O bütünü oluşturan parçalar ne kadar fazla işlenmişse, ne kadar çok eğitilmişse, yani "uyum"u sağlamak için ne kadar çaba sarf edilmişse yolun doğru olma olasılığı o kadar fazla olur. Zaten "uyum" yoksa gerçek anlamında değişim de, gelişim de yoktur!

***

TEKNOLOJİK gelişimin tek başına bir anlamı yoktur. Onu kullanmayı sağlayacak EĞİTİM ve daha önemlisi bu ikisini yaygınlaştırmayı sağlayacak EKONOMİK kalkınma da şarttır. Bu üçünün eşit düzeyde olmaması durumunda yol alınamaz.

Aslında, teknolojiyi de ekonomi altyapısı içerisinde incelemek daha doğru olur. Eğitim ise, kültür ile birlikte tüm TOPLUM'un daha iyiyi, daha doğruyu görebilmesi ve elde edebilmesine yardımcı olmak bakımıyla üstyapı kurumu olarak yerini alır.

Nedir altyapı ve üstyapı kurumları? Bunları bu derece önemli yapan şey nedir? Bir binaya benzeterek kısaca anlatmaya çalışalım: Altyapı; "toplumun ekonomik yapısı", yani binanın temelidir. "Hukuksal ve politik kurumların olduğu kadar eğitsel, kültürel vb. kurumlar" da üst yapıyı yani binanın duvar, kapı, pencere, kiremit vb. sini meydana getiriler.

Eğer temel, yani altyapı sağlamsa sorun yok! Ama temel çürükse, duvarların boyanması, kiremitlerin aktarılması binanın sakat yapısını değiştirmeyecektir. En ufak bir depremde yıkılacaktır! O nedenle, altyapı ve altyapıya doğrudan bağlı kurumların sağlam olması çok önemlidir!

Elbette ki, o TEKNOLOJİye ulaşabilmesi için, ilköğrenim EĞİTİMini dahi veremediğin kişiyi istediğiniz kadar zenginleştirin ya da herkesi üniversite mezunu yapın, ama değil bilgisayar alabilecek, karnını doyurabilecek iş bulamasın... Sonuçta EŞİTSİZ değişim; kimilerinin göz boyamacılığına âlet olmaktan başka hiçbir işe yaramayan, bir kuru gürültü olup çıkacaktır. Yani GELİŞİMe dönüşmeyecektir.

***

Toplumun "egemen üretim yordamı" ile doğrudan bağı olan ve olmayan diğer sosyal tabakalarının da, ("kadın sosyal sınıfımız"ın da, engellilerinin de vb.) bütün sorunlarının mutlak çözümü; alt ve üst yapının sağlam ve eşzamanlı inşa edildiği bir dünyadadır. Gerisi, içinin doldurulması pek kolay olmayan "boş lâflar balonu" dur.

Mevlâna yaşamını; "hamdım, piştim, yandım" sözleriyle özetlemiştir. Bunun sıralaması herkeste aynı olmak zorundadır. 'Süre' ise farklı olabilir. Ancak bu, bireyler için böyledir. Bireylerin bir araya gelerek oluşturduğu toplumlar için durum biraz farklıdır.

Günümüzden 7000 yıl önce "üreten" insanlarla, "ürünleri pazarlayan" insanların oluşturduğu gruplar, ilk kez birbirinden ayrıldı. "Durumları ve çıkarları" aynı olan insanlar bir araya geldiler. "Sınıflı" toplum böyle doğdu. "Ürünleri pazarlayan" sınıflar, "üreten" sınıfa egemen oldu. Bunları istediği gibi çalıştırdı.

Ancak; dünyadaki insan nüfusunun sürekli artıyor, yaşam kaynaklarının da azalıyor olması, ortaya yeni yeni problemler çıkartıyordu. Bu kaynakları ellerinde tutanlarla onlara ihtiyaç duyanlar "paylaşmak" yerine "ele geçirme"yi tercih edince de işin rengi değişiyor, kan gövdeyi götürüyordu. Sonuçta; o toprağın, suyun, yiyeceklerin vb. yeni sahibi belli oluyordu. Aradan bir süre geçtiğinde, bu "yeni sahipler" eskiyor ve yozlaşıyordu. Daha taze ve diri bir başka topluluk, eskimiş, yoz sahiplerin elinde bulundurduğu toprak, su vb. için savaşa giriyor ve kazanıyordu. Ve bu sürüp gidiyordu.

14 ve 15. yüzyıla kadar böyle devam etti. Bu tarihten sonra, egemen sınıflar artık yabancılar tarafından değil de kendi ülkelerinin örgütlenebilen sınıfları tarafından alaşağı ediliyorlardı. Ne hikmetse, onlar da bir süre sonra yozlaşmaya başladılar. Teknolojinin gelişimiyle artık tamamen değişen üretici sınıfı, ekonomik olarak sömürmeye başladılar. Bu sayede alabildiğine güçlenen egemen sınıflar, bütün dünya üzerinde güçlerini hissettiriyorlardı.

Böylece geldik 20. yüzyıla… Bu yüzyıl; insanlar, sınıflar, toplumlar ve uluslararası eşitsizliklerin, çelişkilerin hatta uçurumların alabildiğine arttığı, bütün dengelerin bozulduğu anlara sahne oldu. Emperyalist egemen güçler, kendi aralarında anlaşamayıp dünyayı paylaşamayınca, yüzyılın ilk yarısında, o güne kadar görülmeyen sıcak savaşlar yaşandı. Birincisinin sonunda; dünyanın 1/6'sında, ikincisinin sonunda; dünyanın 1/3'ünde egemenliklerini yitirdiler. Yüzyılın ikinci yarısında da, sıcak savaşlarla kaybettikleri egemenliklerini soğuk savaşla tekrar ele geçirmeye uğraştılar ve başardılar. Ya da öyle sandılar! Çünkü; hep "DEĞİŞİM" kazandı! Ve hiçbir şey eskisi gibi olmadı!

Kurmayı düşledikleri "Yeni Dünya Düzeni" öylesine kısa zamanda şapa oturdu ki; çark etmek zorunda kaldılar, onu da başaramadılar, yüzlerine gözlerine bulaştırdılar! Bu günlerde de bu durumun sıkıntısı yaşanmaktadır...

***

Söz konusu insan toplulukları, "savaş" dışındaki zamanlarda "birbirimizi yemeyelim" diye; kendi aralarında gelenek-görenek, töre, kanun, ahlâk, etik vb. diye adlandırdıkları birtakım kurallar koydular. Bu kuralları koyanlar ve koruyanlar genellikle o toplumun 'egemen tabakası' oluyordu. Daha sonra bu kurallar yerleşiyor, tüm toplumun sahiplendiği yasalar haline geliyordu. Hatta o kadar ki, bu kurallar uğruna savaş çıkıyor, kan dökülüyordu. O derece yani...

Tabii "baba diyalektiğin" kuralları burada da işliyor; kurallar, zaman ve mekân boyutlarında çeşitli değişimlere/gelişimlere uğruyordu. Ama bu; hemen hiçbir zaman doğru orantılı olmuyordu! Yani toplumların "maddi" (ekonomik, teknik vb.) yanlarıyla "manevi" (düşünsel, kültürel, ahlaki, etik vb.) yanları birbiriyle uyumlu biçimde değişmiyordu ve amiyane tabirle 'dananın kuyruğu' burada kopuyordu.

Bu durumu çok çok iyi bilen toplumun egemenleri; eline geçirebildikleri akıllarına gelen her şeyi ama her şeyi (toplumların manevi duygularından tut, cinselliğe kadar, ekonomisinden tut spora kadar, teknolojik gelişmelerden tut ayrımcılığa uğrayan grupların -sakatların, yaşlıların, çocukların vb.- yaşamsal gereksinimlerine kadar akla gelebilen her şeyi ama her şeyi!) alabildiğine SÖMÜRÜR ya da SÖMÜRÜ ALETİ olarak KULLANIR!

Bu sömürü düzeni ilelebet sürsün diye de; karşılarına güçlü bir muhalefet çıkmasını engeller, muhalefeti sindirir, sulandırır, parçalar, havayı bulandırır, birbirine düşman kılar vb. vb. Ünlü "divide et impera" (Böl ve Yönet) taktiğiyle günlerini gün ederler...

Bütün bunlardan sonra ancak; ilk başta sözünü ettiğimiz değişim, doğru yolunu, yordamını bulur ve GELİŞİM haline gelir... Ama yine belirteyim; her değişimin gelişim olması şartı yoktur! Gelişime dönüşmesi için, birikimlerin doğru yerde, doğru zamanda ve yeterli sayıda olması gerekir. Bu olmazsa geriye doğru değişim, sayı gereğinden fazlaysa da felaket olur! (bkz. resim)  

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 90
Toplam yorum
: 93
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 469
Kayıt tarihi
: 01.01.11
 
 

Milliyet Bloga taşınmam kolay olmadı.. Varlığını aşağı yukarı başlangıcından beri bildiğim bu dev..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster