Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Nisan '19

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
54
 

Deli Kızın Ölüm Türküsü

            Bugün kaybettiğimiz bir yakınımızın ardından gözyaşı dökerken, kaybettiğim canlarım geldi aklıma, daha bir yoğunlaştı acım. “Ölüm olmasaydı dünya ne güzel olurdu.” dedim ve hayale daldım. değişik manzaralar düşüverdi gözlerimin önüne. 

            Ölüm olmasına rağmen, neredeyse saniyede bir nüfusu artan dünyanın, ölüm olmasaydı nüfusu ne olurdu? Şöyle  kabaca hesapladım, akıl almayacak bir sonuca ulaştım.

             Adem baba ve Havva anamızın iki çocuğu olsa (ki onların yüzden fazla çocuğu olduğu rivayet edilir.) ve her çocuktan ikişer çocuk olsa, yüz nesil sonra   2(üssü)100  = 1 267 650 600 228 229 401 496 703 205 376 gibi bir sayı çıkıyor ortaya. (Ben okuyamadım, bilmediğim bölükler, basamaklar… Okunuşuna internetten baktım)Yanlış duymadınız; yalnızca iki çocuk yapmak koşuluyla, yüz nesil sonra, 1Nonilyon 267Oktilyon 650Septilyon 600Seksilyon 228Kentilyon 229Katrilyon 402Trilyon 496Milyar 703Milyon 205Bin 376) oluyor dünya nüfusu. Şu an 7.142.538.918 ( 7milyar 142milyon 538bin 918) olan dünya nüfusuyla bunu siz kıyaslayın artık... 

           Ölüm olmasaydı:

          Bu kadar nüfus artışına dayanamayan Dünya'nın erkenden iflasını kulak ardı edip kendimizden başka canlıya yaşam hakkı tanımazdık herhalde. O zaman ne yerdik, ne içerdik veya ölmeyen insan açlık hissi duyar mı? Ot, böcek de canlı olduğuna göre onlara da ölüm yoksa, ne olurdu? Yediğimiz midemizde dirilir miydi?

          Herhalde, belirli bir sayıya ulaşıldığında büyükler düşünüp taşınıp bu hızlı nüfus artışına  çare ararlardı. Sanırım ilk çare, son nesli kısırlaştırmak olurdu.

          Belki bilime daha hızlı bir giriş yapar, yapay yiyecek, yapay içecek, yapay su üretirdik. Yeni galaksiler keşfedip, yaşanacak yer arardık. 

          İnsanlar bütün dünya insanıyla  tanış olurdu. Ne kadar kalabalık olsak da, hep olduğumuz yerde duracak değiliz ya, dünyayı karış karış gezerdik.

          Yaradana ulaşmak için birisinin sırtında gitmeye, ona biat etmeye çok hevesli olan bizler, Âdem babamızı ( peygamberimizi) ilahlaştırıp, Habil ile Kabil’i şeyh edinirdik. Bugünkü gibi sayısız tarikat ve cemaatler oluşmazdı. ( Hatta yeni dinler doğmazdı) Bunun yanı sıra Dünya iki eşit parçaya bölünür kimimiz “Habilci”, kimimiz “Kabilci” olurduk. Mesela kuzey yarım küre Kabil’in, Güney Yarım Küre Habil’in olurdu. Yine birbirimizle itiş kakış içinde ama ölüm korkusu olmadan vahşice savaşırdık. Dünyada sağlam insan kalmazdı. Bir de Hitlerlik yönümüz ağır basar, sakat insanları bir kaleye, mağaraya, zindana istifleyip sağlam insanlar türetmeye başlardık. Güzel yanı dünyada "kan davası" diye bir olay olmazdı; Şayet, "sakat bıraktın" davası diye bir dava yaratmazsak...

          Ölüm olmadığına göre vücut hangi yaş profilinde kalırdı acaba. Eğer belirli bir yaşta durulacaksa dede ile torun arasında fark olur muydu? Ben şu yaşta kalayım diye kurmalı oyuncaklar gibi kurabilir miydik kendimizi. Şimdiki gibi yaşlanacaksak nereye kadar yaşlanacaktık? 

          Yakalandığımız devasız bir derdi, televizyonlarda hep aynı sanatçıyı, aynı kişilerden oluşan spor takımlarının maçlarını, hep aynı cumhur başkanını hatta hep aynı eşi, anayı, babayı görmek, çekmek nasıl bir duygu olurdu ki ? Yoksa çalışma yıllarına, evlilik yıllarına kota mı koyardık?                   

          Korku, evham, tedirginlik gibi duygular yok veya çok az olurdu? Birisinin kalbini kıracak söz söylerken” Aman! Nasıl olsa öldüremez beni!” diyerek umursuz mu olurduk, yoksa “onunla hep yüz yüze bakacağım” diye kalp kırmaktan çekinir miydik?

           Kısacası hep aynı hayatı yaşamaktan sıkılırdık belki.  belki farklı bir yaşayışa yelken açardık ama sonunda ondan da sıkılır, yaşamaktan bıkardık. Biz bu haldeyken; sonsuz ömürlü sevdiklerimizin can sıkıntılarını dinleyerek, kalp kırmalarına üzülerek, onların hastalıklarına kahrolarak … Vs. geçireceğimiz hayat, bize külfet olup ölümü aratmaz mıydı?

           Belki de, Voltaire' nin dediği gibi; "Ölüm olmasaydı onu icat etmek zorunda kalırdık."

           Ölüm olmasaydı, yaşanacak kaos beynin düşünce kapasitesine sığacak türden değil. Bütün bunlardan sonra ölüme sıcak bakmamak cahillik olur diyorum ben. Doğduğumuzda "ne idik, nerden geldik, neden geldik?" diye bir korkuya kapıldık mı ki; ölürken, "ne yaptık, nereye gidiyoruz, neden gidiyoruz?" korkusunu taşıyalım. Canı veren belli, alan belli. Nerden geldiğimiz belli, nereye gideceğimiz belli. Şükür ki, düzenimizi kuran, iyi kurmuş.

            Ölmekten değil, kırmaktan, incitmekten, öldürmekten korkmak dileğiyle…      

PSD

Matilla bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 10
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 45
Kayıt tarihi
: 29.11.18
 
 

Yeşilırmak'ın süslediği diyarlarda "Çocuktum, ufacıktım Top oynadım acıktım" feveranlarımı güzel ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster