Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

01 Temmuz '14

 
Kategori
Kültür - Sanat
Okunma Sayısı
272
 

Demirciler umut döver, sevda döver, aşk döver...

Demirciler umut döver, sevda döver, aşk döver...
 

İçimdeki merak hiç görmediğim bir zanaatı yerinde görmeye itmişti beni. Koca demir parçalarını nasıl olur da ateşte eritiyor, bir de onlara şekil veriyorlar diye soruyordum kendime. Peki ya örs, örsün altındaki kütük, kütüğün üzerinde darbelerle yüz değiştiren demir, demire inen güçlü heybetli balyozlar ve balyozları tutan, demiri işleyen, elleri ve yüzü is içinde demirci ustaları… Bunlara canlı olarak hiç şahit olmamıştım. Ve eğer bunu ilk defa göreceksem “Doğu’nun Kraliçesi Antakya” bu iş için biçilmiş kaftandı…

ORDA KİMSE VAR MIDIR?

Ata sanatıdır bizde demircilik. Yiğit Türklerin yiğit mesleği. Demiri deyim yerindeyse döve döve adam edip şekil vermiş, bir de tüm dünyaya yaymışlar. Destanlara, efsanelere konu olmuş, yüzyıllardan bu yana süregelmiş ve tarih sahnesinde Türklerin en önemli simgelerinden biri olmuş demircilik. Antakya çarşısının 300 yıldır demircileri ağırladığını öğrenince hemen oraya gitmek istedim. Antakya’nın merkezinde bulunan tarihi çarşıya Asi Nehri tarafından girdim. Eski Bakırcılar Çarşısı ve Buğday Meydanı denilen yerdi burası. Girişte küçük bir bakırcı dükkanı vardı. Ufak bir korku hissettim. Acaba demircilerden geriye bir şey kalmış mıdır diye. İçimde yine de bir umut, daracık çarşı sokaklarından demircilere doğru ilerledim. İlerlerken çarşıdaki insan profilleri ve dükkanların dokuları dikkatimi çekti. Burası modernizmin girmediği, hala tarihi içinde barındıran; bunu insanların yüzlerinden, seslerinden, konuşmalarından hatta birbirlerine seslenmelerinden anlayabileceğiniz otantik bir yerdi. Etrafıma bakmaktan nasıl yürüdüğümü anlamayıp Bakırcıları geçip köşkercilere varmıştım bile. Normalde artık demircilerin çekiç seslerini duymam gerekiyordu. Körüklerin yaydığı ısıyı hissetmem, emekle dövülen sert cismin çınlamasının kulaklarımda inlemesi gerekiyordu. Ama bunların hiçbiri olmadığı gibi koca bir hiçlik vardı. İçimdeki umut bir anda sönmüş yerini hissettiğim korkuya bırakmıştı. Demirciler söylendiği gibi artık orada değillerdi. Karşımda birkaç kebapçı birkaç da zücaciyeci duruyordu. Sokak ise nerdeyse bomboştu.

ATA MESLEĞİ GÖZLERDEN IRAK

Çok geçmeden demircilerin 2000’li yıllarda Haraparası Mahallesi’ne sürüldüğünü öğrendim. Çevredeki esnaflar zamanında demircilerden rahatsız olmaya başlamışlar. Demirci ocaklarından yükselen dumanı, beden gücüyle çekilen körüğü, örsün çıkardığı umut çığlıklarını çekemez olmuşlar ve demircilere taşınmaları için baskı uygulamaya başlamışlar. Zamanla demirciler de dayanamamış şikayetlere ve kendilerine yeni bir yurt verilmesini istemişler. Sonunda şimdiki yerlerine yeni ve uzak yuvalarına yerleşmişler. Ama 300 yıllık çarşıda aldıkları meslek hazzını yeni yerlerinde alamaz olmuşlar. Nasıl alsınlar ki? Yüzyıllardır ataları, dedeleri, babaları hep o çarşıda dize getirmişler demiri. Komşuluk, esnaflık, insanlık orada değer kazanmış ve tüm benliklerinde yaşamışlar, yaşatmışlar bu değerleri. Zamanında herkes belli bir ürünü üretirmiş demirciler çarşısında. Yani kimse kimsenin ekmeğine el uzatmaz, komşu esnafını korur kollarmış. Aralarındaki muhabbet ise kardeşlikten daha öteymiş. Şimdi siz bu kültürü ait olduğu yerden koparıp gözden ırak yerlere sürgün ederseniz bu kültür sararıp solmaz mı? Solar elbet...

BİR DESTANDIR DEMİRCİLİK: ERGENEKON

Oysa kimilerine göre sıradan bir meslek hatta gürültü kirliliği olarak görülen demircilik Türklerin en büyük destanlarından Ergenekon destanının temel taşlarından. Ergenekon destanına göre Türkler demir dağı eriterek Ergenekon’dan çıkarlar ve yeniden dünyaya yayılırlar. Bu durum destanda şöyle anlatılır: “Türkler, kurultayın kararı üzerine, Ergenekon'dan çıkmak için yol aradılar, bulamadılar. O zaman bir demirci dedi ki: “Bu dağda bir demir madeni var. Yalın kat demire benzer. Demirini eritsek, belki dağ bize geçit verir.” Gidip demir madenini gördüler. Dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizdiler. Dağın altını, üstünü, yanını, yönünü odun-kömürle doldurdular. Yetmiş deriden yetmiş büyük körük yapıp, yetmiş yere koydular. Odun kömürü ateşleyip körüklediler. Tanrı'nın yardımıyla demir dağ kızdı, eridi, akıverdi. Bir yüklü deve çıkacak denli yol oldu. Sonra gök yeleli bir Bozkurt çıktı ortaya, nereden geldiği bilinmeyen. Bozkurt geldi, Türk'ün önünde dikildi, durdu. Herkes anladı ki yolu o gösterecek. Bozkurt yürüdü, ardından da Türk milleti. Ve Türkler, Bozkurt'un önderliğinde, o kutsal yılın kutsal ayının kutsal gününde Ergenekon'dan çıktılar.”

ÖRSLERE HAPSOLAN KIVILCIMLAR

Destanlardan çıkıp yüzyıllarca sonrasına kadar gelmiş demircilik ama milenyumun modernizasyonuna dayanamamış. Kök saldığı topraklarda susuz kalmış ve varlığını emektar birkaç ustanın ellerine bırakmış. Tarihi demirciler çarşısından uzaklara sürülen son nesil ustaları görmeyi daha çok istedim bunları düşününce. Yanlarına vardığımda ocaklar yakılmış dumanlar tütüyordu. Çekiç darbelerinden yorgun düşmüş ve kararmış kütüğün üzerindeki örs hala sıcaktı. Ustalar tüm güçleriyle demire şekil veriyorlardı. Balyozların biri inip biri kalkarken yüzlerindeki meslek şevki daha net çıkıyordu ortaya. Alınlarından akan ter ise fazla söze gerek bırakmıyor, her şeyi anlatıyordu. Onları seyre dalmışken aralarından biri seslendi: “Ne lazımdı hemşerim.” Hiç durmadan cevapladım: “Siz lazımsınız usta.” dedim ve ekledim: “Buralarda kaybolan bir zanaat ve unutulan ustalar varmış onları görmeye geldim.” Doğru yere geldin der gibi gülümsedi ve ekmeğini yoğurduğu dükkanına davet etti. Sohbet için diğer ustaların da gelmesini istedim, en başta da Demirciler Odası Başkanı İbrahim Bey’in. Demircilerin sorunlarını en iyi o anlatır diye düşündüm. Anlat hele şu derdinizi ustam dedim ve başladı anlatmaya:

“Sürüldük evimizden, yuvamızdan. Ata mirasımızı elimizden aldılar. Ses yapıyormuşuz, ocaktan çıkan dumanlar da çarşıyı kirletiyormuş. Onların hayıflandığı ocaklarımızı yabancılar izlemeye gelirdi. Demirciler çarşısına özel turist kafileleri gelirdi. Biz demiri döverdik onlar da izlerdi. Şaşkınlık içinde kalır sonunda da alkış tutarlardı. Çıraklara bahşiş verir bol bol fotoğraf çeker giderlerdi. Şimdi ne gelen var ne giden. Çarşının tüm canlılığı da gitti bizimle beraber. Hadi biz sürüldük iyi de meslek yaşasa bari. Bizden sonra kim devam ettirecek bu mesleği? Ekonomik olarak desteklenmediğimiz gibi emekli olup çalıştığımız için bir de yüksek vergi alıp kesinti yapıyorlar. Ama biz yine de bu dede mesleğini sürdürmeye çalışıyoruz. Dileğim bizden sonra da birileri sahip çıkar demirciliğe.” İbrahim Usta’nın konuşmasının özeti böyleydi.

İbrahim usta durumu olduğu gibi anlatmıştı. Onun gibi diğer demirciler de dertliydi. Haksız da sayılmazlardı hani. Zamanında evimizde kullandığımız çapayı, küreği, çekici, tarlalarda kullanılan tarım ürünlerini bu ustalar ve ustalara mesleği emanet eden büyük ustalar yapmışlar. Evet, belki şimdi zaman çok farklı. Sanayi gelişti, üretim şartları değişti, artık her şey sistemli ve seri şekilde fabrikalarda üretiliyor. Peki; el emeği, tarih, kültür… Onlar nerede üretiliyor? Sanırım hiçbir yerde. Onları işte bu resimdeki ustalar üretiyor. Son usta ve son resim de yitip gittiğinde arkamıza dönüp bakar mıyız yoksa şimdi olduğu gibi sorumsuzca yürümeye devam mı ederiz orası bilinmez…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 3
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 3850
Kayıt tarihi
: 08.02.13
 
 

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi (2007-2011) --- Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Ç..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster