Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Aralık '09

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
2770
 

Demokrasi nedir ve ne işe yarar?

Demokrasi nedir ve ne işe yarar?
 

Demokrasi George Bush'a ve onun gibi daha nicelerine iktidar olma şansı veren bir seçim biçimidir.


Darwin’den beri insanın bir evrim geçirdiğini ve bu evrim sürecinde yaşadığı değişimler sayesinde bedensel olarak değişerek şimdiki haline geldiğini biliyoruz. Bilmediğimiz, daha doğrusu bilmemize rağmen üzerinde durmadığımız konu bu evrim sürecinin sadece organik bir evrim olmadığı aksine aynı zamanda insanın zihninde gerçekleşen ve ilkellikten, yabanilikten günümüz medeniyetlerine kadar ulaşan bir uygarlaşma, insanlaşma sürecini de beraberinde getirmiş olmasıdır. Bilmediğimiz daha doğrusu üzerinde pek durmadığımız bir diğer konuda gerek bu bedensel evrimi ve gerekse de insanın insanlaşma, uygarlaşma sürecini belirleyen etkenlerin neliğidir.

İnsanın evrimi öylesine kendiliğinden gerçekleşmiş bir evrim değildir ve sayılamayacak kadar çok belirleyici nedenlere sahiptir ama yine de onun geçirdiği bedensel evrimi mümkün kılan etkenleri üç ana gurup halinde kategorize etmek mümkündür ve gerekir:

1. İlk aşamada henüz maymunumsu bir canlı türü olan sevgili atalarımız arka ayakları üzerinde doğrularak dik durmaya başlamış ve bunun sonucunda da omurga yapısı, gırtlak yapısı, kafatası değişmiştir. Dört ayak üzerinde yürürken yere bakan insan bu değişimler sayesinde iki ayağı üzerinde doğrulup dik durmaya başladığında ileriye doğru bakmaya ve özellikle de gırtlak yapısındaki değişimler sonucunda kontrollü sesler çıkararak konuşma becerisini geliştirmiştir. İnsanın konuşmaya başlaması onun geçirdiği evrimin ilk ve en önemli adımı olmuştur. Konuşmaya başlayan insan zamanla birbiriyle iletişim kurmuş, sorunlarını ve tecrübelerini paylaşmış, toplumsallaşma yolunda ilk adımları atabilmiştir. Bu süreç bütün diğer süreçler gibi halen devam eden bir süreçtir.

2. Ön ayaklarını el olarak kullanmaya başlayan insan zamanla alet yapmaya ve onları kullanmaya başlayarak günümüz teknolojik gelişmelerinin ilk adımını atmıştır. Alet kullandıkça elleri ve parmakları hassaslaşmış, giyinmeyi öğrendikçe kıllarını dökmüş ve her geçen gün daha hassas ve duyarlı bir cilde sahip olarak bugünkü insanımsı görüntüsüne kavuşmaya başlamıştır. Çakmaktaşının işlenmesiyle başlayan aletleşme süreci insanın her geçen gün doğayı biraz daha iyi tanıyıp ondan daha etkin bir şekilde faydalanmasını mümkün kılmıştır. İnsanoğlu bu sürecin devamında günümüz doğa bilimlerini, teknolojisini, ekonomik zenginliklerini oluşturmuş ve daha müreffeh bir yaşam sürdürmeye başlamıştır.

3. İnsanın doğa bilgisi ve buna paralel olarak doğaya hâkimiyeti arttıkça ömrü uzamış, daha hızlı üremeye ve büyük topluluklar halinde yaşamaya başlamıştır. Toplumsallaşma sürecine paralel olarak toplumsal sorunlar ortaya çıkmış ve bu sorunların üstesinden gelebilmek için önceleri örf, adet, töreler, dini kurallar ve en sonrasında da hukuk kuralları oluşturulmuş, siyasallaşma ve hukuksallaşma sürecine girilmiştir. Siyasallaşma süreciyle birlikte toplumların merkezi bir otorite tarafından yönetilmesi ve bu yönetimlerin kurumsallaşmasıyla günümüz devletlerinin temelleri atılmıştır. Hukuksallaşma süreciyle birlikte de önceleri toplumları oluşturan bireylerin özgürlükleri son birkaç yüzyılda cumhuriyetlerin kurulmaya başlamasıyla birlikte de merkezi yönetimlerin zaman içinde edindikleri ve de özgürce kullandıkları hak ve yetkileri kısıtlanmaya başlanmıştır. Gerek bireylerin ve gerekse de merkezi otoritelerin özgürlüklerinin kısıtlanmaya başlaması insanın uygarlaşması açısından son derece gerekli gelişmelerdi. Çünkü uygarca yaşayabilmek için insanların birbirlerine zarar vermeden yaşayabilmeleri ve bunun içinde başkalarına zarar verebilecek özgürlüklerinin kısıtlanması gerekiyordu. Çünkü en basit misaliyle insanın uygarlaşması demek aynı zaman da onun canının istediği yerde ve zamanda yere tükürebilme özgürlüğünün de kısıtlanması demektir. Özgürlüklerin kısıtlanma yoluna gidilmeseydi bu gün cinayet, hırsızlık, dolandırıcılık, darp ve gasp gibi eylemler bile birer suç haline gelemez ve herkes birbirini <ı>“özgürce” öldürebiliyor, kandırabiliyor, darp ve gasp edebiliyor kısacası birbirine özgürce zarar verebiliyor olurdu. Aynı şekilde merkezi siyasi otoritelerin özgürlüklerinin kısıtlanma yoluna gidilmeseydi eski despot kralların zamanında olduğu gibi bütün özgürlüklerimiz ve yaşamımız kralın ağzından çıkacak bir söze bakıyor olurdu. Burada bir örnek vermek gerekirse günümüzde insanların ifade özgürlüğünü kısıtlayan 301 nci maddenin değiştirilmesi gibi gelişmelerdeki amaç insanlara sahip olmadıkları özgürlükler sağlamak değil, merkezi otoritenin vatandaşlarının özgürlüklerini “<ı>haksız ve gereksiz yere kısıtlama özgürlüğünü” kısıtlamaktır. Toplumsal yaşamda özgürlükler zaman zaman birbirleriyle çakışabilir ve birisinin özgürlüğünü kullanış biçimi başkalarının özgürlüklerini kullanabilmelerine engel teşkil edebilir. İşte bu nedenle de birisinin özgürlüğünün korunabilmesi çoğu zaman başka birisinin özgürlüğünün kısıtlanabilmesine bağlıdır. Hal böyle olduğu için de özgürlükleri ölçülü ve akılcı bir şekilde kısıtlayan bir hukuk düzeni olmaksızın uygarlaşmanın mümkün olamayacağı kendiliğinden ortaya çıkar. Ancak buradaki bütün sorun hangi özgürlüğün neden, ne zaman ve ne şekilde kısıtlanacağını belirleyebilen akılcı bir hukuk sisteminin varlığı veya yokluğudur. Çünkü insanların binlerce yıllık özlemi olan <ı>“eşitlik, adalet ve barış”ıin sağlanıp sağlanamaması sadece ve sadece bunu mümkün kılacak akılcı bir hukuk sisteminin varlığına veya yokluğuna endekslidir.

Şimdi, yukarıda sayılan ve insanın bedensel evrimini de belirleyen uygarlaşma sürecinin üç temel parametresini esas alarak bir durum tespiti yapmak gerekirse;

1.1 İnsanların birbirleriyle iletişim kurma ve anlaşma konularında çok büyük mesafelerin kaydedildiğini, örneğin yüzlerce dil geliştirildiğini, yazının, matbaanın icat edildiğini, teknolojinin yardımıyla bir dolu iletişim aracının geliştirildiğini görürüz. Ancak iletişim bağlamında sağlanan tüm gelişmelere rağmen insanların henüz birbirleriyle <ı>“anlaşabildiklerini” ileri sürmek mümkün değildir. En basit konularda bile kutuplaşıyor birbirimizle çatışıyorsak hayvanların koklaşarak anlaşabildikleri dünyamızda insanların henüz konuşarak anlaşamadıkları gerçekliğinin altını çizmek gerekir. Can Yücel’in de belirttiği gibi günümüzde hala <ı>“en uzak mesafe” nin <ı>“iki insanın kafaları arasındaki mesafe” olması insanların henüz birbirleriyle anlaşabilme becerisini yeterince geliştiremediğini ortaya koymaktadır. Bilgi çağında yaşıyoruz ama hala birimizin ak dediğine diğerimiz kara diyebiliyoruz. Bu da şu demektir ki bilgi çağında yaşıyor olmamıza rağmen henüz akla karayı birbirinden ayırt edebilecek bir insanlık bilincinin ve de dilinin geliştirilebildiği iddia edilemez.

1.2 Doğa bilimleri ve teknoloji konusunda olağanüstü gelişmeler kaydedilmiştir. Günümüzde uzayın milyarlarca ışık yılı uzağındaki karanlıklar gözlemlenebilmektedir. İnsanın aklına gelebilen her türlü araç ve gerek yapılabilmekte ve kullanılabilmektedir. Doğa bilimleri alanında muhakkak ki daha keşfedilmeyi bekleyen bir dolu doğa sırrı vardır ama her şeye rağmen bilimsel ve teknolojik alanda yeterince başarılı olunduğunu düşünebiliriz.

1.3 İnsanlığın uygarlaşma sürecinde toplumsallaşma, siyasallaşma ve hukuksallaşma alanlarında başarılı olduğundan söz etmek sanırım hiçbir şekilde mümkün değildir. İnsan nüfusunun % 80 aç ve sefil bir şekilde yaşamakta, savaş ve terör insanlığın temel sorununu teşkil etmektedir. En gelişmişinden en geri kalmışına kadar bütün toplumlarda şiddet, suç oranları ve alkol, uyuşturucu kullanımı sürekli artan bir trend göstermektedir. Aynı şekilde bütün toplumlarda kültürler yozlaşmaya başlamış ve ahlaki değerler resmen çökmüştür. Kavga, çatışma, başıbozukluk, itaatsizlik ve isyankârlık yaşamın her alanına egemen olmaya başlamış ve her şeyden önce de insanlığın ruh sağlığı günden güne bozulmaya başlamıştır. Çağımız itibariyle insanoğlu dünyanın yegâne <ı>“davranış bozukluğu” gösteren canlısıdır. Çünkü insan haricinde hiçbir canlı türünde davranış bozukluklarına rastlanmaz. Bu nedenle de davranış bozukluğu sorununun insanın ilkellik çağında sahip olmadığı, uygarlaşma sürecinde edindiği bir sorun olduğu anlaşılır ki bu da uygarlaşmanın sadece gelişmelere değil, gerilemelere de neden olduğunu ortaya çıkarır. İnsanlığın binlerce yıllık hayali olan <ı>“eşitlik ve adalet” erişilecek bir hedef olmaktan çıkmış ve bir ütopyaya dönüşmüştür. Kısacası insanlığın geliştirdiği doğa bilimleri ve ileri teknoloji haricinde övünebileceği çok da fazla bir başarısı bulunmamaktadır. Uygarlığın teknolojik ayağı işlevini gayet iyi bir şekilde yerine getirirken sosyolojik ayağı açık ve net bir şekilde topallamaktadır. Başka bir ifadeyle de sosyal bilimler ve sosyal bilimciler doğa bilimlerinde gerçekleştirilen baş döndürücü gelişmelere henüz ayak uyduramamaktadırlar. Oysa sosyal bilimlerin bir var oluş amacı varsa bu da ancak ve ancak insana, toplumuna ve uygarlaşma çabalarına değer kazandırmak, sorunlara çözümler bulmak olabileceği muhakkaktır.

İnsanoğlunun günümüze kadar gerçekleştirdiği evrimin ve uygarlaşma sürecinin en karakteristik özelliği hiç şüphesiz ki tüm gelişmelerin bireysel çabalar sonucunda ortaya çıkmış olmasıdır. Bu güne kadar gerçekleştirilen her icat ve keşif beli bir insan tarafından yapılmış ve ondan sonra da zaman içinde halk tarafından benimsenmiştir. Halk tarafından geliştirilen tek bir icat ve keşif yoktur. Örnek vermek gerekirse, tekerlek bir insan tarafından icat edilmiş ve daha sonra milyonlarca kişi tarafından kullanılmaya başlanmıştır. Kâğıt, matbaa, telefon, bilgisayar, internet veya günümüzde kullandığımız her şey daima bir insan tarafından icat edilmiş ve sonra yaygın bir şekilde bütün insanlar tarafından kullanılmaya başlanmış icatlardır. Sosyolojik gelişmelerde de durum farklı değildir. İlk yazılı yasalar Hamurabi tarafından çıkarılmıştır. Cumhuriyet 18 nci yüzyılda J.J. Rousseau’nun başını çektiği bir azınlık tarafından dile getirilmeye başlanan ve sonrasında da yaygınlaşan bir icattır. Sosyalizm Karl Marks tarafından geliştirilen ve onyıllar boyunca benimsenen, kullanılan bir icattır. Halkın, toplumların fikir ve düşünceleriyle gerçekleştirilen tek bir kolektif icat, tek bir kolektif keşif örneği yoktur ve gösterilemez.

Gelişmenin ve uygarlaşmanın bir diğer karakteristik özelliği de bu gelişmeler vesile olan tüm icat ve keşiflerin toplumların üst tabakalarında yaşayan toplum ortalamasının üstünde bilgi birikimine, akla ve yaratıcı zekâya sahip insanlar tarafından gerçekleştirilmiş olmasıdır. 2.500 yıl öncesinin Yunanlı filozoflarından itibaren uygarlık tarihini inceleyecek olursak bütün icat ve keşiflerin günümüzde elitler olarak tanımlanan üst sınıf insanları tarafından gerçekleştirildiği görülür. Çünkü tüm tarih boyunca zamanının şartlarına göre en iyi eğitimi alan insanlar veya en azından üzerinde uğraştıkları konu üzerinde en fazla bilgi birikimine sahip insanlar fark yaratabilecek keşif ve icatlarda bulunabilmişlerdir. Bir örnek vermek gerekirse okuma yazmayı bilmeyen birisinin kâğıdı veya matbaayı icat edemeyeceği son derece basit bir gerçekliktir. Bütün bu gerekçeler nedeniyle de günümüze kadar gerçekleşen tüm gelişmelerin ve uygarlaşma sürecinin tabandan tavana doğru değil aksine kayıtsız şartsız tavandan tabana doğru yayılan ve gerçekleşen bir sistematiğin ürünü olduğunu kabul etmek gerekir. Toplumlar daima ilerici, yaratıcı, toplumlarının ortalamasını aşan, ileri görüşlü, vizyon sahibi önderler, liderler yetiştirebildiği ve onların yolunda gidebildiği oranda ilerleyebilmiş ve gelişebilmişlerdir. İletişimin insanlığın evriminde önemli bir parametre olması da işte tam burada kendisini kanıtlamaktadır. Çünkü evrim süreci herkesin ayrı ayrı Amerika’yı keşfetmesiyle değil, aksine birinin yaptığı keşif ve icattan yeniliğe ve değişime yatkın başkalarının da haberdar olup onları kullanmaya başlamasıyla mümkün olmuştur. Örf, adet ve geleneklerine bağlı, tutucu ve muhafazakâr insanların uygarlaşma sürecine büyük katkılarının olduğunu düşünmek maalesef mümkün değildir. Tarih boyunca her şeyin sürekli daha iyisini, daha mükemmelini arayan, yaratıcı, araştırmacı, değişimci, devrimci ruhlu insanlar bin bir çeşit farklılıklar yaratarak uygarlaşma sürecinin itici motorunu teşkil etmişlerdir.

Keşif ve icatların en önemli yanlarından birisi de bunların her zaman insanlığa yarar sağlamamış olması ve bu nedenle de işe yaramayan, zararlı veya işlevsiz icatların zaman içinde terk edilmiş, unutulmuş olmalarıdır. Bir keşfin veya icadın yaygın ve kalıcı bir şekilde kullanılır olması mutlaka ve mutlaka o keşif veya icattan insanların genel geçer bir yarar görebilmelerine bağlıdır. Kimseye, hatta genel olarak herkese bir yararı olmayan keşif ve icadın kalıcı bir şekilde kullanılması olanaksızdır. Bu nedenle de bir zamanlar işe yarasa bile sonrasında daha iyisi ve mükemmeli çıkan bir icat bile zaman içinde kullanılmamaya başlar. Örneğin uzun yıllar boyunca kullanılan ve sürekli geliştirilen daktilo günümüzde artık kullanılmaz olmuştur. Çünkü daktilodan çok daha fonksiyonlu bir alet olan bilgisayarın icadıyla daktilo artık işe yaramaz bir alet konumuna düşmüştür.

Teknolojik icatlarla sosyolojik icatlar arasındaki en büyük fark bunların işe yarayıp yaramamasının anlaşılabilmesi için geçen süreyle alakalıdır. Teknolojik icatların işlevini yerine getirip getirmemesi hemen ilk kullanılmaya başlandığında anlaşılır. Buna karşılık sosyolojik icatların etkileri çok uzun yıllar sonra ortaya çıktığı için bunları bir işe yarayıp yaramadıklarının anlaşılması uzun yıllar gerektirmektedir. Bu da sosyalizm örneğinde de olduğu gibi insanlığa bir yarar sağlamayacak bir icadın uzun yıllar boyunca kullanılmasına ve bunun sonucunda da büyük kaynak ve zaman israfına neden olabilmektedir. Buradaki en büyük sorun insanın iletişim, anlama ve anlaşma konularında yeterince gelişmemiş olmasıdır. Çünkü eğer analitik düşünce becerisi yaygın bir şekilde geliştirilebilmiş olsaydı, sosyolojik icatların da fonksiyonalitesinin anlaşılabilmesi için uzun yıllar süren deneme süreçlerine hiç gerek kalmaz ve bu tür icatların bir işe yarayıp yaramayacaklarını daha tasarım safhasında tespit etmek mümkün olurdu. Analitik düşünce biçiminin geliştirilememiş ve yaygın bir şekilde kullanılamıyor olması da muhakkak ki sosyal bilimlerdeki geri kalmışlığın nedenlerindendir.

İşe yarayan ve yaramayan sosyolojik icatlara birer örnek vermek gerekirse 18 nci yüzyılın icadı olan cumhuriyet kurumu o günden zamanımıza kadar giderek artan bir şekilde kullanılır olmuş ve yaygınlaşmıştır. Günün birinde bütün dünya toplumlarının cumhuriyet çatısı altında varlıklarını sürdüreceklerine ve cumhuriyetlerin zaman içinde gelişip mükemmelleşeceklerine şimdiden muhakkak gözüyle bakmak mümkündür. Benzer bir şekilde devlet yönetiminde <ı>“güçler ayrımı ilkesi” de giderek artan bir şekilde değeri anlaşılan ve muhakkak ki zaman içinde daha da geliştirilecek sosyolojik bir icattır. Cumhuriyete ve güçler ayrımı ilkesine karşılık Karl Marks’ın 19 uncu yüzyılda icat ettiği ve 20 nci yüzyılda birçok ülke tarafından kullanılmaya başlayan sosyalist sistem ise içerdiği sorunlar ve çelişkiler nedeniyle 70 yıl kadar kullanıldıktan sonra iflas etmiş ve bu nedenle de terk edilmiş, işe yaramaz icatlar çöplüğüne atılmış bir icattır.

Sosyolojik icatların en riskli yanı analitik düşünme becerisinin gelişmediği toplumlarda bu icatların insanlığa getireceği fayda veya zararların ancak deneme yanılma metoduyla anlaşılabilmesidir. Bu da haliyle işe yaramayan, hatta zararlı olabilen bir icadın, aracın, yöntemin bile <ı>“işe yarar, iyi, faydalı” olarak algılanabilmesine ve de bunun sonucunda toplumsal gelişmeye faydadan çok zarar getirmesine hatta uygarlığı geliştirmek bir yana geriletmesine neden olmaktadır. Diğer taraftan bu tür icatlar kullanıldıkça alışkanlık, adet ve gelenek haline gelmeleri sonucunda korunmaya, yüceltilmeye, kutsanmaya başlanmaları nedeniyle sorgulanamaz ve dokunulmazlaşarak hiçbir yararı olmamalarına rağmen dogmalaşabilmektedirler. Sosyalizm hiçbir işe yaramayan bir fikrin zaman içinde nasıl dogmalaşabildiğini yeterince kanıtlamıştır. Toplumsal gelişmeye, uygarlığa en ufak bir yarar sağlamamış bu icadın günümüzde bile milyonlarca mümininin bulunması sorunu sanırım yeterince ortaya çıkarabilmektedir. Neyse ki sosyalizm 70 yıllık bir uygulama sonrasında en azından uygulandığı coğrafyalarda terk edilmiş bir icattır. Ama ne var ki toplumsal yaşamımızda 70 yıldan çok daha uzun zaman dilimlerinde bile zararlılıkları anlaşılamamış icatlarda vardır ve bunlara gösterilebilecek en canlı ve önemli örnek de yücelte yücelte yere göğe sığdıramadığımız demokrasi örneğidir.

Demokrasi günümüzden yaklaşık 2.500 yıl kadar önce Yunanistan’da <ı>“yerel” sorunların çözümüyle ilgili kararların alınabilmesi amacıyla icat edilmiş bir yöntemdir. O yıllarda toplumların ileri gelenleri, yani elitleri bir araya gelip üzerinde anlaşamadıkları söz konusu sorunları tartışıyor ve çeşitli alternatifleri oylamaya koyarak bir karara varıyorlardı. Seçimlere bütün halkın değil de sadece halkın elit tabakasının katıldığını göz ardı edecek olursak icat edilen yöntemin o çağın şartlarına göre oldukça akılcı bir çözüm olduğunu kabul edebiliriz. Çünkü sorunlar yerel sorunlardı, herkesi aynı derecede ilgilendiriyordu ve herkes de üç aşağı beş yukarı aynı derecede soruna vakıf idi. Ancak ne var, arada geçen 2.500 yıl içinde toplumsal yaşam çok değişmiş, sorunlar büyümüş, karmaşıklaşmış ve en önemlisi de yerel olmaktan çıkıp ulusal ve evrensel boyutlara ulaşmıştır. Günümüz sorunlarına herkesin vakıf olduğunu öne sürebilmek hiçbir şekilde mümkün değildir. Aksine sorunlar öylesine karmaşıklaşmıştır ki bu sorunların çözümlenebilmesi artık üst düzeyde uzmanlıklar gerektirmektedir.

Günümüz demokrasisi fazlasıyla yüceltilmiş ve kutsallaştırılmış bir kavramdır. Demokrasiyi bu kutsallıktan soyutlayacak ve sadece toplumsal yaşamdaki işlevine bakacak olursak teorik olarak <ı>“halkın kendi kendisini yönetmesi” anlamına geldiğini görürüz. Ama ne var bu yazının başında da belirttiğim gibi tarih boyunca <ı>“siyasi bir otorite, yani devlet tarafından yönetilen” halkın <ı>“kendi kendisini yönetmesi” teorik olarak imkânsız bir hal olduğu için günümüz demokrasisini <ı>“halkın kendisini yöneten devleti yönetecek siyasi temsilcilerini seçmek” olarak tanımlamak gerekir. Çünkü günümüz demokrasilerinde siyasete atılmak istemeyen bir vatandaşın alınacak kararları belirleme şansı yoktur. Bu nedenle de demokrasilerde seçmen olarak tanımlanabilecek vatandaşların demokratik hakları kendilerini temsil edecek siyasi kadroları, daha doğrusu siyasi partiyi seçmekten ibarettir.

Günümüzde temsili demokrasi olarak adlandırdığımız demokrasi şekli, şemaili ve de kapsamı hukuk kuralları tarafından belirlenen bir yöntem, sistem ve siyasi araçtır. Demokrasinin bütün dünyada geçerli olan kuralları bellidir. Herkes seçme ve seçilme hakkına sahiptir. Gizli oy ve açık tasnif yöntemiyle yapılan bu seçme ve seçilme işlemlerinin nasıl ve ne şekilde yapılacağı da gerek seçim yasaları ve gerekse de siyasi partiler yasalarıyla belirlenir. Demokrasi dediğimiz yüce, kutsal, ilahi, sihirli ve her derde deva allame-i cihan budur ve bundan başka bir şey de değildir.

Demokrasiye günümüze kadar bir dolu anlam yüklenmiştir ancak ne var yazılı hukuka baktığımızda da demokrasi ile ilgili olarak söylenen bütün <ı>“demokrasi uzlaşma kültürüdür” , <ı>“demokrasi hoş görü kültürüdür” veya <ı>“demokrasi ortak yaşamın zeminidir” gibi hamasi söylemlerin hepsinin içleri boş, hiçbir dayanağı ve gerekçesi olmayan, herhangi bir fonksiyonu bulunmayan boş iddialardan başka bir şey olmadıklarını görürüz. Nasıl olsun ki? Bir ülkenin demokrasiyi benimsemesi, demokrasi ile yönetiliyor olması o ülke insanlarının ne kültürüne ne de kişiliğine en ufak bir nitelik kazandırmaz. Sabit fikirli, kendilerini sorgulamak becerisinden yoksun insanların sırf demokrasi var diye kendilerini sorgulamaya ve birbirleriyle uzlaşmaya başlayacaklarını zannetmek hayalperestlik değil de nedir? Kaldı ki eğer insanlar ve toplumlar birbirleriyle konuşarak veya koklaşarak uzlaşıp sorunlarını çözebiliyor olsalardı <ı>“demokratik seçimlere ve oylamalara” hiç gerek kalmazdı. Sorunlar tartışılır, uzlaşılır ve çözümlenirdi. Ancak ne var sorunlar bu güne kadar hiçbir toplumda tartışılarak, uzlaşılarak çözümlenemediği için demokrasi icat edilmiştir. Demokrasi de zaten üzerlerinde bir anlaşmanın sağlanamadığı alternatifler arasındaki orantıyı oylamalar vasıtasıyla tespit etmek ve bunların içinden en çok oy alanı kabullenmek değil de nedir? Bütün bunlar bir yana ülkemizin 60 yıllık demokratik geçmişini inceleyecek olursak günümüze kadar hiçbir konuda bir uzlaşmanın gerçekleşmediğini görürüz. Aksine bu 60 yıl boyunca ortaya çıkan her sorun bir kutuplaşmaya ve çatışmaya neden olmuştur. Yaklaşık 30 yıldır bir metrekarelik bir kumaştan başka bir şey olmayan türbanın kullanılıp kullanılmaması gerektiği gibi son derece kişisel bir konuda bile uzlaşamadığımız ortada iken demokrasinin bir uzlaşma ve hoşgörü kültürü olduğu iddiasının saçma bir iddia olduğunu görmek bu kadar mı zor?

Demokrasinin işleyiş biçiminde uzlaşmaya gerek bile duyulmaz. Eğer çoğunluk sağlanabiliyorsa sağlanmış ve çoğunluğun tercihi, çoğunluğun seçimi kabul edilmiş demektir. Demokrasilerde uzlaşma ancak çoğunluğun demokratik yöntemle sağlanamadığı durumlarda gerekli olur ve böyle durumlarda da birbirlerine en yakın alternatifler arasında bir orta yol bulunur ve eğer bu orta yol yönünde çoğunluk tesis edilebiliyorsa sorun çözümlenmiş olur. Ancak ne var öyle veya böyle demokrasilerde bir seçeneğin kabul edilmesi daima ve daima o seçeneğin yapılan son oylamada çoğunluk tarafından benimsenmesine bağlıdır. Bu nedenle de demokrasi her şart ve koşul altında çoğunluğu bulmayı esas kabul eden bir siyaset biçimidir. Ve eğer demokrasinin bir etik kuralı varsa o da azınlıkta kalanların çoğunluğun iradesine karşı saygı göstermek ve de demokratik sonuçları kabullenmek zorunda olmasıdır. Dünyanın hiçbir ülkesinde hem çoğunluklara hem de azınlıklara yasama veya yürütme yetkisi veren bir demokrasi türü yoktur. Aynı şekilde dünyanın hiçbir ülkesinde çoğunlukların azınlıklardan icazet almasını gerektiren bir kural bulunmamaktadır. Demokrasilerde çoğunluk kimin arkasındaysa Süleyman da odur. Çünkü demokrasilerde kararlar daima ekseriyetle yani çoğunluğun oylarıyla alınır ama azınlığın oylarıyla alınan tek bir tanecik bile karar örneği gösterilemez.

Demokrasi siyasal bir ayraçtır ama ne var bu ayraç iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, haklıyı haksızdan, yararlıyı zararlıdan, akılcılığı aptallıktan, ahlakı ahlaksızlıktan ayırt eden bir ayraç değildir. Çünkü demokrasinin tek bir ölçü birimi varsa o da <ı>“az ve çok” gibi tamamen sayısal ve niceliksel bir ölçü birimidir. Bu nedenle de demokrasi sadece ve sadece azınlıkları ve çoğunlukları birbirlerinden ayırt eden ve bunun içindir ki niceliği her türlü niteliğin üstünde tutan bir siyasal araçtır. İşin en kötü tarafı da demokrasilerde meşruiyetin dayanağını son tahlilde çoğunluk tarafından tercih edilmiş olmak olarak kabul ettiği için doğası gereği çoğunlukları haklı kılan ve azınlıkları <ı>“ötekileştiren” bir siyaset aracıdır. Bu açıdan baktığımızda da demokrasinin toplumsal yaşam üzerindeki etkisinin bildiğimiz <ı>“mahalle baskısı” ndan farklı bir etki olmadığını kolaylıkla görürüz. Çünkü yerel düzeydeki mahalleli ile genel anlamdaki demokratik çoğunluklar arasında kültürel, bilinçsel, kısacası niteliksel bir fark yoktur. Hepsi de gücünü çoğunluk olmaktan alır. Sözüm meclisten dışarı, lafın gelişi, eğer bir toplumda geri zekâlılar çoğunlukta ve aklı başında insanlar da azınlıktıysa bu durumda aklı başındaki insanlar geri zekâlılar tarafından yönetilecek demektir. Kaldı ki çok eskiden değil daha 60 sene kadar önce Almanya ve İtalya gibi sözüm ona gelişmiş ülkeleri yöneten Adolf Hitler, Mussolini gibi insanlık düşmanı canavarların tombaladan değil aksine kutsal demokrasi sandıklarından çıktıkları bilinen bir gerçekliktir.

Demokrasinin en büyük sorunlarından birisi iyi, doğru gibi nitelikleri değil de sadece sayısal niceliğe bakıyor olmasıdır. Onun bu özelliği sayesinde belirli bir yaşı dolduran herkesin gerek <ı>“seçmen” ve gerekse de <ı>“temsilci adayı” olabilmesi sonucunda siyaset sektörü her hangi bir nitelik veya beceri aranmaksızın kayıtsız şartsız herkesin boy gösterebileceği bir sektör haline gelmiştir.

Demokrasinin niteliksizlik sorunu sadece siyasetçilerle de sınırlı değildir. Yakın tarihimizden örnekler verecek olursak Maraş katliamını veya Sivas Madımak otelinde masum insanları yakan, yok eden ve sayıları binlerle ifade edilen <ı>“öfkeli kalabalık” ların demokrasi gereği yaşamları boyunca ülkelerinin geleceğini belirlemek konusunda söz sahibi olacaklarını görürüz. Demokrasi hayranlarının neye dayanarak demokrasiyi <ı>“iyi, yüce, kutsal ve yararlı” olarak etiketlendirdikleri onların hamasi söylemlerinden anlaşılamamaktadır. Ancak onların gerekçeleri ne olursa olsun sırf farklı düşüncelere sahip oldukları için azınlıkları yakmaktan, yok etmekten kaçınmayan <ı>“kalabalıkları” siyaseten söz sahibi kılan bir sistemin toplumların gelişmesine en ufak bir katkısı olabileceğini düşünmek bence mümkün bile değildir. Sırf bu nedenle bile demokrasiyle yönetilen toplumlarda yaşanan kültürel erozyonlara ve ahlaki çöküntülere hiç şaşırmamak gerekir. İnsani değerleri hiçe sayan, herhangi bir niteliksel ölçü birimini tanımayan sadece geçerli oy sayısına bakan demokrasiden etik değerler geliştirmesini beklemek bence doğa bilimleri alanında yaşadığımız bilgi çağına hiç yakışmayan bir irrasyonelliktir. Bu nedenle de doğası gereği çoğunluğu daima haklı kabul eden demokrasi kültürünün etik değerler geliştirebilmesi olası bile değildir.

Sosyal bilimlerin gelişememesi sorunu da sanırım özellikle demokrasi kültürü ile alakalı bir geri kalmışlık tezahürüdür. Çünkü demokrasinin iyiyi, doğruyu, akılcılığı, haklılığı değil çoğunluğu arayan bir kültür olması zorunlu olarak da herkesi kendince iyi, doğru, akılcı ve haklı konumuna getirmektedir. Herkesin kendince iyi, doğru ve haklı olabildiği bir ortamda genel geçer iyi, doğru ve haklıyı aramanın bir gereği de olmaz. Bu nedenle demokrasilerde herkesin doğrusu kendisine göre doğru olduğu için ve buda herkesin işine geldiği için genel geçer iyi, doğru, akılcı, haklı, yararlı gibi ölçü birimlerinin geliştirilmesi bir ihtiyaç haline gelememektedir. Sosyal bilimlerin içine düştükleri boşluğun temel nedeni de toplumsal yaşamla ilgili olarak genel geçer doğruları araştırmak ve bulmak gibi belli bir ihtiyacı karşılamak gibi bir amaçlarının olmamasıdır. Hal böyle olduğu için de sosyal bilimler toplumlara bir şey kazandırmayan akademik laklaklarla zaman geçirebilmektedir. Geçtiğimiz yüzyılda sürekli en iyiyi, en rasyoneli, en yararlıyı arayan doğa bilimleri bilgi birikimlerini her on yılda bir katlayarak geliştirebilmişlerdir. Buna karşılık sosyal bilimlerin aynı yüzyılda geliştirdiği, insana ve toplumlarına değer kazandıran, yarar sağlayan, yaşam biçimini geliştiren bir keşfinden, icadından söz edemeyiz. Buradaki temel sorun da demokrasi kültüründe sosyal bilimlerin daha iyiyi, daha yararlıyı, daha rasyoneli aramak gibi bir uğraş içinde olmamalarıdır.

Demokrasilerin toplumsal gelişmeleri engellemesinin en önemli nedeni doğanın evrimini mümkün kılan gelişme, mükemmelleşme mantığına ve sistematiğine ters düşmesidir. Doğada ve insan toplumlarında bireylerin daima öne çıkan daha gelişmiş bireyleri örnek kabul edip onları taklit ettiklerini görürüz. Gelişmişe, güçlü olana, yaşamda başarılı olana benzemek, onun gibi olmaya heveslenmek ve onları taklit etmek evrimsel süreçleri mümkün kılan doğa tasarımının esasıdır. Evrimin gerçekleşmesi de doğal yaşamda en başarılı insanların toplumsal yaşamın gidişatını belirlemiş olmalarıyla mümkün olabilmiştir. Demokrasi de ise siyasal kararlar çoğunluğun oyları doğrultusunda alındığı ama çoğunluğun eğitim seviyesi toplumun ileri gelenlerinden, elitlerinden çok daha düşük olduğu için toplumların en gelişmişleri değil aksine en az eğitim almış olanları örnek ve model alınmış olunur. Başka bir ifadeyle de demokrasilerde toplumsal yaşamın gidişatı en az eğitim almış çoğunluk tarafından belirlenmiş olur. Doğa yasalarına aykırı olan bu durum da demokrasiyle yönetilen toplumların bir süre sonra kültürel ve siyasal anlamda gerilemeye başlamaların temel nedenidir. Sosyal yaşamda bilimsellik doğa yasalarına uygun bir yaşam biçimini gerektirir ve bu nedenle de demokratik yöntemlerle belirlenen siyasetin bilimsellik karşıtı bir siyaset anlayışı olduğunu açık ve net bir şekilde kanıtlar. Ama ne gariptir ki insanlık 21 inci yüzyılda evrimin doğal seleksiyon yöntemiyle gerçekleştiğini bilmekte fakat buna rağmen eğitimsiz kalabalıkların demokratik belirleyiciliği doğrultusunda uygarlığı geliştirebileceğini zannetmektedir.

Demokrasi günümüze kadar uygulandığı hiçbir topluma en ufak bir yarar sağlamamış bir siyaset aracıdır. Bu anlamdaki en canlı örnek de ülkemizin cumhuriyet tarihidir.

Cumhuriyet tarihimiz yaklaşık 90 yıllık bir süreçtir ve bu süreç içinde Türkiye muhakkak ki büyük bir değişim ve gelişme göstermiştir. Ancak ne var bu büyük değişime ve gelişime neden olan tüm hukuki reformların cumhuriyetin ilk 15 yılında gerçekleştirildiğini ve demokratik ortamda geçirilen son 60 yıl boyunca da kayda değer bir hukuki gelişmeden söz edilemeyeceği görülür. Son yıllarda insan haklarıyla ilgili olarak gerçekleştirilen tüm düzenlemelerin batılı toplumlar ve kurumların ısrarları ve zorlamaları sayesinde mümkün olduğunu göz önüne alacak olursak 60 yıldır uygulanan demokrasinin ülkemize herhangi bir yararının dokunmadığı kendiliğinden ortaya çıkar. Evet, geçmiş 60 yılda da Türkiye’nin çehresi de büyük ölçüde değişmiş ve yaşam bariz bir şekilde modernleşmiştir. Ancak ne var teknoloji ve sanayileşmeye dayalı bu gelişmeler bütün dünyada da yaşandığı ve de adı üstünde teknoloji kökenli olduğu için söz konusu gelişmelerin demokrasi sayesinde olduğunu düşünmek mümkün değildir.

Geçtiğimiz yüz yılda bütün dünyada teknoloji çılgınca gelişmiş, büyük bir sanayileşme süreci yaşanmış ve yapılan sayısız icatlar sayesinde ekonomiler büyümüş, yaşam kolaylaşmış ve modernleşmiştir. Türkiye’de doğal olarak bütün bu gelişmelerden nasibini almıştır. Ancak ne var serbest piyasa ekonomileri sayesinde sağlanan bu gelişmelerin ve üretilen ekonomik zenginliklerin tüm halka yarar sağlayacak bir şekilde yaygınlaştırılıp hukuki reformlarla desteklenmesi ne ülkemizde ne de dünyanın herhangi bir ülkesinde mümkün olmamıştır. Evet, hiç şüphesiz ki ekonomilerin büyümesi, zenginliğin bir tüketim çılgınlığına varacak bir şekilde artması bütün ekonomik aktörlerin, yani işletmecilerin ve üretim sektöründe çalışan işçi ve yöneticilerin sorunudur. Peki ya üretilen zenginliğin adilane bir şekilde paylaştırılıp paylaştırılmaması kimin sorumluluğundadır? Sosyal adaleti tesis etmek de mi üretim sektöründe çalışan işçi, yönetici ve de <ı>“pis kapitalist” lerin sorunudur?

Makro ekonomik planlamaları kimler yapıyor?

Kamu yatırımlarını ve teşvikleri kimler yönlendiriyor?

Kimlerden hangi oranlarda, hangi ürünlerden hangi oranlarda ne kadar vergi alınacağına, hangi kazançların vergiden muaf tutulacağına kimler karar veriyor?

Vergileri kimler topluyor ve bunların nasıl harcanacağına kimler karar veriyor?

Halkın sırtına <ı>“kamu borçları” yükünü kimler vuruyor?

Kapitalistler mi?

Özel sektör çalışanları mı?

Halk mı?

Yoksa demokratik devlet ve devleti yöneten anayasal kurumlar ve demokratik temsilcilerimiz mi?

Türkiye geçtiğimiz demokratik 60 yıl içinde ekonomik büyümeye rağmen sosyolojik anlamda büyük ölçüde geriye gitmiştir ve bunun en gerçekçi göstergesi de muhakkak ki gelir adaletinin sağlanamaması ve ülkemizin maalesef gelir adaleti konusunda yıllar yılı OECD ülkeleri arasında sonuncu sırada negatif şampiyonluğu kimseye kaptırmamasıdır. Gelir adaletinin sağlanamadığı bir toplumda doğal olarak zengin ile yoksul arasındaki uçurum giderek derinleşir. Çünkü evrim mümkün kılan sistem başarılıyı daha başarılı, başarısızı da daha başarısız yani ekonomik terminoloji ile zengini zenginleştirecek, yoksulu da yoksullaştıracak şekilde kurulmuş ve işlemektedir. Batılı kurumların bile bildiği bu durumu düzeltmek elbette ki gerekli hukuki düzenlemeleri yapmakla mükellef siyaset kurumunun görevidir ama ne var geçtiğimiz 60 yılda yaşanan onlarca iktidar değişikliğine rağmen halkın temsilcileri bu soruna kulaklarını tıkamış görmezden gelmeye çalışmışlardır.

Türk siyasetinin yukarıda belirttiğim sorunu görmezden gelmesinin en büyük kanıtı IMF ile yapılması planlanan son stand by anlaşmasının uzun zamandır yapılamıyor olmasıdır. IMF hükümetin dikkatini gelir adaletsizliğinin başlıca nedenleri olan çağdışı vergi düzenine ve kayıt dışı ekonomiye, yolsuzlukları mümkün kılan düzene çekmekte, haklı olarak da acilen vergi reformu yapılmasını ve öncelikle de vergi kaçaklarını önlenebilmesi amacıyla <ı>“nerden buldun?” yasasının çıkarılmasını talep etmektedir. Hükümet ise bu haklı taleplere karşı 3 maymunu oynayıp <ı>“IMF bizim ümüğümüzü sıkmak istiyor ama biz karşı koyuyoruz” çarpıtmasını yapmakta ve sonuçta da yeni stand by anlaşmasının yapılamamasına neden olmaktadır. İşin en garip tarafı batılı bir kurum olan IMF in bizim sorunlarımızı bize göstermek istemesine karşın sorunlarımızı çözmekle yükümlü iktidarın ayak diretmesi ve gerek muhalefetin, gerek anayasal kurumların, sivil toplum örgütlerinin ve gerekse de istediği zaman en lüzumsuz konuları bile manşetlere taşımaktan çekinmeyen medyanın böylesine akıl dışı bir çelişkiye ilgi göstermemesi ve duyarsız kalmasıdır. Belli ki seçkiniyle ve elitleriyle Türkiye’nin kaymak tabakası gelir adaletinin sağlanması ve biran evvel adilane bir vergi reformunun yapılması gibi konulara anlaşılır nedenlerle ilgisiz ve duyarsız kalabilmektedir. Peki, bu durumda demokratik siyasetin aktörlerinin halkın yararına siyaset yaptıklarından söz edebilir miyiz?

Kısacası cumhuriyetin kuruluş döneminde demokrasisiz 15 yılda ülkeye çağ atlatan sayısız hukuki reformun yapıldığını buna karşılık demokrasili 60 yılda hiçbir hukuki reformun yapılamadığını, gelir dağılımının tamamen kontrolden çıkarak zengin yoksul uçurumunun her geçen gün derinleştiğini ve de devletin yerine getirmekle mükellef olduğu bütün hizmetlerde kalitesizliğin ortaya çıktığını görürüz.

Kendi kendimizi kandırmayalım. Yaşam tüm gerçekliğiyle ortadadır. Demokratik laklaklarla geçirilen son 60 yıl boyunca eğitim sistemi çökmüş, kültürümüz iyiden iyiye yozlaşmış, toplumsal barış yok olmuş, can ve mal güvenlikleri sağlanamaz bir hale gelmiş, suç işleme oranları giderek artmış, yaşamın her alanında zıtlaşılmış, kutuplaşılmış, ahlaki değerler dibe vurmuştur. Ekonomik büyümenin ve teknolojinin getirdiklerini saymazsak sosyal yaşantımız ve uygarlık seviyemiz büyük ölçüde geriye gitmiştir. İnsanların tüm teknolojik gelişmelere, modernleşmelere rağmen sürekli geçmişi özlemeleri nedensiz bir olgu değildir ve bu olgunun tek sorumlusu da niceliği en üst değer kabul eden demokrasi kültürüdür.

Geçtiğimiz yüzyıl göz önüne alındığında Türkiye’nin sosyolojik gerileme anlamında bir istisna teşkil etmediği de kolaylıkla görülebilir. En basit misaliyle 20 nci yüzyılda zenginliğin ve özgürlüğün başkenti sayılan ABD tüm ekonomik, bilimsel ve teknolojik gelişmelere rağmen sosyolojik alanda büyük ölçüde gerilemiştir. Her yerde olduğu gibi zengin fakir uçurumu derinleşmiş, kültür yozlaşmış, ahlaki değerler birer birer yok olmuş, suç oranları, alkol ve uyuşturucu kullanımları artmıştır. Dünyanın en büyük ekonomisine sahip ABD de işsizlik oranları öylesine artmıştır ki işsiz kaldıkları için konut kredi taksitlerini ödeyemeyenlerin sayısının artması dünyayı kasıp kavuran son ekonomik krizin patlak vermesine neden olmuştur. Evet, ABD bu günde dünyanın en büyük ekonomisine sahiptir, hala büyük ölçüde bilimsel gelişmelerin, teknolojik icatların merkezidir ama yaşamın sosyal alanında gerçekleştirilmiş tek bir gelişme yoktur ve ABD toplumu sosyolojik alanlarda her geçen gün biraz daha dibe vurmaktadır. Kısacası demokrasinin bütün dünyada da olduğu gibi ABD halkına da en ufak bir yararı olduğunu savunmak son derece güçtür. Herkesin de bildiği ve gördüğü gibi Amerikan rüyası artık kâbusa dönüşmektedir, hatta büyük ölçüde de dönüşmüştür.

Bu yazı hazırlandıktan sonra 20 Aralık 2009 tarihli Hürriyet gazetesinin Pazar ekinde yayınlanan çok güncel bir yazının ABD toplumunun içler acısı halini sergilemesi açısından son derece yararlı olduğunu düşünüyorum. Dünyanın en önemli üniversitelerinden biri olan Princeton üniversitesinde felsefe dersleri veren kültür teorisyeni Kwame Anthony Appiah’ın Amerikan toplumun son durumu ile ilgili olarak aşağıdaki tespitleri ürkütücüdür.

· ABD’de yılda ortalama 1.6 milyon çocuk evden kaçmaktadır.

· Son ekonomik kriz sonrasında evini kaybeden aileler yüzünden ormanlarda yaşayan çocuk sürüleri oluşmuştur. (uygarlıktan ilkelliğe geri dönüş!)

· Sokaklarda fahişelik yapan kadınların çoğu daha çocuk yaşında

· Yemek yardımı alanların sayısı son 2 yılda 10 milyon arttı ve halen 36 milyon ABD vatandaşı yemek yardımı alarak yaşamını sürdürebiliyor. (Bu da her 8 Amerikalıdan birisinin yemek yardımlarıyla yaşamını sürdürebildiğini gösterir)

· Hırsız politikacılar çoğaldı. En son hafta içinde New York’ta bir belediye meclis üyesi daha tutuklandı

· Sivil toplum yara aldı. New York’un her yerinde damacanalarla para toplayan yoksullar görülebilmektedir.

· 24 eyalet yaşlılara ayırdığı sosyal fonları kaldırdı. Taşrada yalnız yaşayan insanlar evlerinde ölüyor ve haftalarca kimse tarafından fark edilmiyor.

Kwame Anthony Appiah’ın atladığı veya gözden kaçırdığı şey ABD’nin bütün bu olumsuzlukların yanı sıra demokrasiyle yönetiliyor olması ve şimdiye kadar hiç kimsenin demokrasinin toplumsal yaşam biçimi üzerindeki etkilerini araştırmamış olmasıdır.

1950 li yıllarda ABD tüm dünya için bir model ülkeydi ve hatta o yılların Türkiye’sinin hayali küçük Amerika olmaktı. Peki, bugünün gerçekleri ortadayken demokrasiyle yönetilen ABD’de sosyal yaşamın son yıllarda geliştiğini kim öne sürebilir? Sosyal yaşamın gelişmesine en ufak bir katkısı olmayan demokrasinin veya demokrasiyle yönetilen siyasetin halka bir yararı olduğunu kim iddia edebilir?

Demokrasinin sosyal yaşamı yozlaştırıyor olduğunun bir önemli göstergesi de genel olarak bütün medyada ama özellikle de TV lerde gözlemlenebilen kalitesizleşme olgusudur. İşin aslına bakacak olursak medyanın görevi ve işlevi halkı aydınlatmak ve bilgilendirmektir. Bu açıdan bakıldığında da medyanın bir işlevinin de toplumları eğitmek olması gerektiğini düşünebiliriz. Ancak TV programlarına baktığımızda kalitenin günden güne düştüğünü ve haber programlarının bile magazin programlarına dönüştüğünü görürüz. Buradaki temel sorun her biri birer ekonomik kuruluş olan medya araçlarının raiting ve tiraj kaygısı ile halkın duygusal beklentilerine göre yayıncılık yapmak zorunda kalmaları ve bu zorunluluğun da kaçınılmaz bir şekilde yayıncılık kalitesindeki irtifa kaybına neden olmasıdır. Kısacası siyasette de olduğu gibi halkı aydınlatmak, eğitmek, geliştirmek görevlerine sahip medya halka ayak uydurduğu oranda kendi kendini kalitesizleştirmekte ve bunun sonucunda da halka yararlı bir kurum haline gelememektedir. Kısacası medya halkı eğiteceğine halk medyayı eğitmeye, yani kendi seviyesine çekmeye başlamıştır. Buradaki sorunda açık ve net bir şekilde halk tarafından belirlenen kültürlerin kaçınılmaz bir şekilde giderek yozlaşmak zorunda kalmasıdır.

Aslında demokrasilerin toplumlara hiçbir şey kazandırmadığı, aksine onlara zarar verdiği herkes tarafından bilinmekte değilse bile sezinlenmektedir. Ancak bu sezgiler ne yazık ki bilinçli bir farkındalığa dönüşememektedir. Örneğin

birçok kamu oyu yoklamasında alınan sonuçlara göre halkın en az güvendiği iki meslek gurubunun siyasetçiler ve gazeteciler olduğunun ortaya çıkması son derece anlamlıdır. Halk demokrasi ile yürütülen siyasetten rahatsızdır. Ancak medya tarafından yanlış bilgilendirildiği, yani sürekli demokratik propagandaya maruz kaldığı için sorunu insanlarla ilişkilendirip olumsuzluğun demokratik siyasetten kaynaklandığı gözden kaçmaktadır. Oysa demokrasiden mutlu olanların siyasetçilerden de şikâyetçi olmamaları gerekirdi. İşin en enteresan yanı da halkın en çok güvendiği kurumların başında ordunun gelmesidir.

Ortalama halktan daha bilinçli ve eli kalem tutan kesimde demokrasinin topluma bir yarar sağlamadığının, en azından beklentilere cevap vermediğinin farkındadır ama o kesim de sorunu <ı>“demokrasinin tam olarak uygulanmıyor” veya <ı>“bizde demokrasi yok” olarak algılamakta ve ne anlam ifade ettiği bilinmeyen bir <ı>“demokratikleşme” hayaliyle kendileri avutmakta veya kandırmaktadır. Oysa büyük ölçüde toplumun halk tarafından yönetilmesi esasına dayalı, seçme ve seçilme hakkından ibaret demokrasi bütün toplumlarda aynıdır, başka bir tür demokrasi bulunmamaktadır ve herkese inat demokrasi sistemi Türkiye’de tıkır tıkır çalışmaktadır.

Toplumları en üst tabakasını oluşturan elitler ve seçkinler olarak tanımladığımız sınıfın bile demokrasiden pek hoşnut olmadığı yine ayrı bir gerçektir. Çünkü sadece bizde değil bütün dünyada gözlemlenebilen askeri darbeler, derin devlet veya gladio türü oluşumlar söz konusu bu sınıfın demokrasi ile ne kadar sorunlu olduğunun bir göstergesidir. Ergenekon soruşturmalarının ortaya çıkardığı bir gerçek varsa o da muhakkak ki seçkinlerin ve elitlerin demokrasiden çok da fazla bir beklentileri olmadığı gerçeğidir. Zira soruşturma kapsamında adı geçen çoğu tanıdık insanlara baktığımızda bunların hepsinin de toplumun en üst sınıflarına ait olduklarını ve hemen hemen hepsinin de toplumsal ortalamanın çok üstünde yaşam standartlarına sahip olduklarını görürüz. Bütün bu insanlar elbette ki vatanlarını, milletlerini seven, iyi eğitim almış ve çoğu da son derece saygın insanlardır. Ama ne var hiç birisi de <ı>“iyi ki demokrasi varmış” diyememekte ve gözlemledikleri sorunları demokrasi dışı yöntemlerle çözümlemeye çalışmaktadırlar. Hani demokrasi iyi bir şeydi, bütün sorunları demokrasi ile çözecektik?

Halk siyasetçiye güvenmiyor, aydınlar demokrasinin olmadığını düşünüyor, ne demek olduğu bilinmeyen bir demokratikleşme hayaliyle yaşıyor, seçkinler ve elitler mevcut siyasi partilerin bir işe yaramadığını anlamış ve çareyi Ergenekon türü yeni oluşumlarda arıyor. Ama hiçbir kimse <ı>“Allaha şükürler olsun, iyi ki demokrasi var da huzur içinde yaşayabiliyorum” diyemiyor. Aslında herkes bir şekilde demokrasinin kimseye bir yararı dokunmadığının farkında ama ne var ezberler o kadar güçlü ve anayasal koruma altında ki demokrasinin toplumsal yaşama ne getirip ne götürdüğü bir türlü sorgulanamıyor veya bilimsel araştırmaların konusu edilemiyor.

Demokrasinin ortaya çıkardığı en büyük sorun bence demokrasiye yüklenen sahte anlamlar nedeniyle demokrasi ile hukuku birbirinden ayırt edilemez bir hale gelmiş olmasıdır. Bu nedenle de askeri darbeler veya derin devlet oluşumları bile demokrasisizliğe mal edilebilmektedir. Oysa bu tür siyasete gayrı meşru müdahalelerin arkasında yatan neden demokrasisizlik değil daima hukuksuzluktur. Ordunun siyasete müdahale etmesi istenmiyorsa bunun en etkin yolu daha fazla demokrasi değil ordunun yetki, görev ve sorumluluklarının açık ve net bir şekilde tanımlanması ve sınırlanmasıdır. Buda demokrasinin değil hukukun alanına giren bir çözümdür. Öyle ya, mevcut hukuk düzeni MGK gibi bir kurum vasıtasıyla orduya siyaseten taraf olma hak ve yetkisi veriyorsa bu sorun hangi demokrasi kuralını değiştirerek veya yeniden icat ederek çözülebilir ki?

Demokrasi insanın bildiği gibi, inandığı gibi, içinden geldiği gibi, işine geldiği gibi <ı>“özgürce” yaşamak istemesinin siyasi bir tezahürüdür. Bu nedenle de demokrasilerde herkes toplumun kendi inandığı gibi, kendi işine geldiği gibi yönetilmesini ister. Demokrasilerde herkes kendince iyidir, doğrudur, haklıdır ve bu nedenle de demokrasi <ı>“göreceli ve sübjektif” yani özgürlüğü esas olarak kabul ettiği için herkese göre farklı biçimlerde faydalanılabilecek, yaşanabilecek bir yaşam biçimidir. Herkes nasıl kendine Müslümansa, aynı şekilde herkes de kendine demokrattır. Bu nedenle de birinin yaşam biçiminin ve demokrasi anlayışının başka birisine ters gelmesi son derece olağan bir durumdur. Diğer taraftan yukarıda da belirtildiği gibi demokrasi iyiyi, doğruyu, haklıyı arayan, bulan bir sistem olmadığı için kötü, yanlış, ahlaksızca ve adaletsiz yaşam biçimleri de bu özgürce, demokratik yaşamın son derece doğal sonuçlarıdır. Çünkü demokrasilerde yaşam sadece iyiler, dürüstler, akıllı ve iyi ahlaklı insanlar tarafından değil aynı zamanda Hitler’leri, Mussolini’leri seçen, Maraş veya Sivas katliamlarını yapan kalabalıklar tarafından da belirlenir. Bu nedenle de demokrasiler herkes için iyi, doğru ve akılcı bir yaşam biçimini geliştiremezler. Demokrasilerin bugüne kadar geliştirdiği ve geliştirebileceği yegâne yaşam biçimi ne ifade ettiğini kimsenin bilmediği <ı>“çoğulcu” bir yaşam biçimidir.

Hukuk ise insanın bildiği gibi, inandığı gibi, içinden geldiği gibi, işine geldiği gibi <ı>“özgürce” yaşamasına olanak tanımayan, insanca bir yaşam için gerekli tüm hak, özgürlük, yetki ve sorumlulukların tanımlarını yapan, sınırlarını çizen ve onları koruma altına alan bir kurallar bütünlüğüdür.

Hukuk ile demokrasi arasındaki en büyük farklılık ve çelişki demokrasinin herkesi eşit kabul etmesine ve herkese toplumun geleceğini belirleme hakkı vermesine karşılık hukuğun insanlar arasındaki eşitliği erişilmesi gereken bir ideal olarak kabul etmesi ve siyasetin bu hedef doğrultusunda biçimlenmesini gerekli kılmasıdır. Demokraside herkes eşittir, herkes toplumsal yaşamda eşit bir şekilde söz sahibidir ve herkes kendi kaderinin sorumlusudur. Açsan, açıkta kalıyorsan, insanca bir bakım ve eğitim alamıyorsan, başkalarıyla eşit fırsatlara sahip değilsen bütün bunlar sadece ve sadece senin sorunundur. Çünkü siyaset senin verdiğin oylarla belirlenmektedir ve bu nedenle tüm olumsuzluklar da senin sorumluluğundadır. Hukuğun üstünlüğünü kabul eden bir toplumsal yaşamda ise herkes gibi senin de özgürlüklerin kısıtlanır ama buna karşılık herkesle eşit imkânlara ve olanaklara sahip olma hakkı doğar.

Benim burada tanımını yaptığım hukuk ile günümüz geçerli hukuğu arasında elbette ki dağlar kadar fark vardır. Çünkü günümüz hukuğu tüm tarih boyunca her zaman olduğu gibi krallar, padişahlar, siyasetçiler kısacası egemen güçler tarafından belirlenmiş siyasal bir hukuktur. Siyasal hukuk ise egemen güçlerin kendi bildikleri gibi, inandıkları gibi, istedikleri gibi, işlerine geldiği gibi <ı>“özgürce” belirlemiş oldukları bir hukuktur. Siyasal hukukta eşyanın tabiatı gereği toplumları yönetenlerin en ufak bir sorumlulukları ve görevleri bulunmaz. Onların sadece hak ve yetkileri, üstelik de dokunulmazlıkları vardır. Görev ve sorumluluklar ise tamamen yönetilen halka aittir. İşte bu nedenle de toplumlar hangi egemen güç tarafından yönetilirse yönetilsin hukuk siyaset kurumu tarafından belirlendiği sürece yönetilen halkın makûs talihi hiçbir şekilde değişmez.

Sorun aslında sadece bir demokrasi sorunu değildir çünkü demokrasinin işlevi devleti yönetecek siyasi kadroların halk tarafından seçiliyor olmasından ibarettir ve halkın hangi siyasi partileri seçtiğinin çok da fazla bir önemi yoktur. Asıl sorun günümüz devletinin yüzyıllar boyunca krallar ve padişahlar tarafından yönetildikten sonra şimdilerde de siyaset kurumu tarafından yönetiliyor, siyasilerin kişisel hırs ve ihtiraslarına mahkûm olması ve bu nedenle de henüz kurumsallaşamamış olmasıdır. Evet, 1789 Fransız ihtilali monarşilerin sonunu getirmiş ve krallar tarafından yönetilen devletlerin cumhuriyetleşme sürecini başlatmıştır. Ancak ne var 1789 devrimi sonrasında krallar, padişahlar gitmiş ve onların yerini hemen siyaset kurumu almıştır. Bu durumda da devletlerin ve cumhuriyetlerin devletleştirildiğinden, kurumsallaştığından söz etmek mümkün değildir. Devletin bir padişah veya padişah yetkileriyle donatılmış siyasi liderler tarafından yönetiliyor olması arasında ne gibi bir fark olabilir ki?

Siyasal yaşamımızdaki sorunun özü siyaset kurumunun kendisidir. İnsanlar yaşadıkça milletler de olacaktır, devletler de. Devlet çatısı altında siyasal bir topluluk oluşturamayan bir milletin varlığı sürdürebilmesi olanaksızdır. Bu nedenle de devlet ve millet et ve tırnak gibi birbirlerinin ayrılmaz parçalarıdır. Peki devlet ile millet arasındaki eski kralların, padişahların yerini alan siyaset kurumu nedir?

Siyaset kurumu bence devlet ile millet arasında ve bunların her ikisine de en ufak bir yararı dokunmayan asalak bir <ı>“aracı kurum” dan başka bir şey değildir. Bugün nasıl krallar ve padişahlar olmadan da yaşayabiliyorsak elbette ki siyasetçiler olmadan da yaşayamamız için hiçbir neden gösterilemez. Devlet milletin, millet de devletin muhatabıysa elbette ki bunlar arasında üstelik son derecede masraflı ve zararlı bir aracı kurumun olması son derece gereksiz ve bilgi çağına hiçbir şekilde yakışmayan bir durumdur. Bu nedenle de, evet, demokrasiyi sorgulayalım ama en az demokrasi kadar, demokrasinin meşruiyet kazandırdığı siyaset kurumunun da sorgulanması ve hatta bir an önce işe yaramaz icatlar çöplüğüne gönderilmesi gerekir.

Siyaset kurumu olmaksızın siyasal bir yaşam mümkün müdür? Daha önce yazdığım <ı>“Toplumsallaşma ve ortak akıl” ve <ı>“Neden kurumsal ortak akıl?” başlıklı bloglarımda da izah etmeye çalıştığım gibi uygarlaşmak isteyen toplumların bilimsel ve kişisel görecelikten arındırılmış bir akıl tarafından eğitilmesi ve yönetilmesi bence sadece mümkün değil aynı zamanda da bir zorunluluk halidir. Aksi takdirde her gün yaklaşan sosyal patlamaların önüne geçmek hiçbir şekilde mümkün olmayacaktır. Oysa uygarlık yönünde ciddi adımlar atmak için yapılması gerekenler son derece basit birkaç değişimden ibarettir.

Sadece en üst düzeyde saygınlığa ve bilgi donanımına sahip bilim adamlarından oluşan ve insanlığın ortak aklını temsil eden bir tür <ı>“hukuk kurulu” oluşturulabilir ve bu kurul devlet ve millet ilişkisinin nasıl ve ne şekilde gerçekleştirilebileceğinin bilgi birikimini, esaslarını ve kurallarını belirlemekle görevlendirilebilir. Hiçbir yönetim yetkisi olmayan bu <ı>“hukuk kurulu” nun belirleyeceği hukuk kuralları da hem devletin hem de milletin birbirlerine karşı hak ve sorumluluklarını düzenleyip denetlemesiyle de hukuğun üstünlüğü otomatikman sağlanmış olur. Çünkü günümüz sorunu yasama, yürütme ve büyük ölçüde de yargı erklerinin parlamentolarda toplanmış olması nedeniyle güçler ayrımı ilkesinin hayata geçirilemiyor olmasıdır. Yasama yetkisi ile yürütme yetkisi öylesine iç içe girmişlerdir ki sonuçta siyasetin ve devletin kendi yetkilerini kendi kendilerine belirleyebilir olmaları gibi bir garabet ortaya çıkmıştır. Oysa yasama yetkisini düzenleyecek ve kontrol altına alacak esasların devletin üstünde konumlanan ve de devletten bağımsız bir hukuk kurulu tarafından belirlenmesiyle devletin yasama özgürlüğü sona ermiş ve artık sadece yürütme yetkilerini hukuk kurulu tarafından belirlenen esaslar doğrultusunda kullanma zorunluluğu ile görevlendirilmiş olacaktır. Bu da bugüne kadar süper güçlü ve keyfi bir devlet karşısında çaresiz kalan vatandaşa yeterince hak arayabilme şansı verecektir. Vatandaşlar bugüne kadar hukuk kurallarına yeterince uydular, sorun devletin kendi koyduğu yasalara bile çoğu zaman uymamasından ve de elbette ki kendi sorumluluklarını keyfi bir şekilde belirleyebiliyor olmasından kaynaklanıyordu. Siyasetçilerin oldukça keyfi bir şekilde hukuk kurallarını belirleyebiliyor olmaları hem kendilerini sorumsuz ve dokunulmaz kılıyor hem de milleti devlet karşısında çaresiz bırakıyordu. Buna karşılık hukuk sisteminin bağımsız ve bilim adamlarından oluşan bir hukuk kurumu tarafından belirlenmesiyle siyasetin hukuku belirleme garabeti sona erecek ve siyasetin hukuk tarafından belirlendiği yeni bir dönem başlamış olacaktır. Zaten mantıksal olarak da düşündüğümüz zaman günümüzün yükselen değeri olan <ı>“hukuğun üstünlüğü” ilkesinin gerçekleştirilebilmesinin ancak ve ancak siyasetin hukuk tarafından belirlenmesiyle mümkün olabileceğini görürüz. Siyasetin hukuğu belirlediği bir dünyada hukuğu üstünlüğü ilkesinin değil aksine şimdilerde de olduğu gibi “siyasetin üstünlüğü” ilkesinin geçerli olacağı sanırım yeterince açıktır.

Toplumsal siyasetin hukuk tarafından belirlenmeye başlanması bana göre kaçınılmaz bir zorunluluktur ve bu zorunluluğun gereği eminim ki çok yakın bir gelecekte yerine getirilecektir. Peki, siyasetin hukuk tarafından belirlendiği bir dünyada siyaset kurumunun her hangi bir fonksiyonu kalabilir mi? Hayır kalamaz! Çünkü hukuğun üstünlüğü ilkesi gerçekleştiğinde devlet ve devleti oluşturan bütün kurumlar hukuk kurulu tarafında belirlenmiş esaslar doğrultusunda <ı>“kurumsal” olarak yönetilmeye başlanacak ve ortada ne devlet ile millet arasındaki aracı kurum olarak varlığını sürdüren siyaset kurumu ne de siyasetçileri halkın seçmesinden ve siyaset kurumuna meşruiyet kazandırmaktan başka bir işlevi olmayan demokrasi kalacaktır.

29 Aralık 2009

Toplumsallaşma ve ortak akıl

http://blog.milliyet.com.tr/Toplumsallasma_ve_ortak_akil/Blog/?BlogNo=49219

Neden “kurumsal ortak akıl”?

http://blog.milliyet.com.tr/Neden__kurumsal_ortak_akil__/Blog/?BlogNo=51238

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Ben prensip olarak bloglarıma gelen her yorumu cevaplar ve de yayınlarım. Aynı şekilde sayın Gülden Işık hanım ve Ahmet50 beyin yorumlarını da cevaplamış olmama rağmen cevapların henüz yayına alınmadığını tespit ettim. Sorunun nereden kaynaklandığını bilmiyorum. Her iki blogdaşımdan da özür diliyor ve değerli yorumları için teşekkür ediyorum.

Mustafa Atilla 
 06.02.2010 19:15
 

Merhaba Mustafa Bey, öncelikle bu kapsamlı yazıdan ötürü sizi gönülden kutluyorum, emeğinize ve zihninize sağlık! Sorunların her birini teker teker görmüş ve apaçık gözler önüne sermişsiniz. Kısacası: "Demokrasinin 3 sacayağı olan temsil, katılım, denetim ile birlikte hukukun üstünlüğü ve paylaşım adaleti olsun, gerisi kolay..." diyorsunuz anladığım kadarıyla. Katılıyorum. * Yazınızın sonundaki iyimserliği ise maalesef katılamıyorum. Çünkü atı alan üsküdarı geçmiş, geri dönüşü olmayan bir yola girilmiştir. Çözümlerin hepsi mevcut düzeni yaratanların siyasal, ekonomik, askeri ve teknolojik güçlerini anlamak ve onları kendi lehimize kullanmakla olur. Ve yine içinde bulunduğumuz koşullardan çıkış olanaklarını yaratmak için tek gücümüzün halk olduğunu bilmekle; ancak üst bilinci alt bilinçle özdeşleştirmekle bir yol bulabileceğimizi anlayıp halkın gücüne inanmak ve dayanmakla bir çözüm ışığına kavuşabileceğimizi sanıyorum ben. * Esin verdiniz. Bu konuya herkes kafa yormalıdır. Slm ve saygı

Mehmet Sağlam 
 06.02.2010 16:19
Cevap :
Katılımınız ve yorumunuz için teşekkür ederim. Düşüncelerinize saygı duymakla beraber yazımda da belirttiğim gibi devlet yönetimin çok yüksek düzeyde bilgi ve tecrübe gerektiren bir iş olduğunu ve bu nedenle de halkın katılımının devlet yönetimine yararlı bir katkısı olmadığını düşünüyorum. Diğer taraftan halkın siyasiler tarafıından temsil edilmesinin de halka en ufak bir yararı olmadığı da ortada. Bu nedenle de halkın yararına olacak tek yönetim biçiminin bilimsel bir yönetim olduğunu savunuyorum. Çünkü eminim ki bilim dünyası halkı siyaset dünyasından çok daha akılcı ve dürüst bir şekilde temsil edecektir. Kısacası halkın eline ufak bir oy pusulası tutuşturarak onun makus talihini değiştiremediğimiz artık belli olmuş demektir. Eğer o makus talihin değişmesi gerektiğine inanıyorsak ve bunu da gerçekten istiyorsak başvurabileceğimiz yegane merciin bilim dünyası olması gerektiği konusunda bilimi savunan sizin gibi insanlarla hem fikir olmak en büyük temennimdir. Saygı ve sevgilerimle  06.02.2010 18:35
 

Ancak gladyatörler bile akılarını kullanmazlar mı? sevgiler.

Kadri KANPAK 
 05.02.2010 21:03
Cevap :
Kullananlar kazanır, kullanmayanlarda kaybeder. Öyle değil mi? Sevgiler ve selamlar  05.02.2010 22:41
 

Hırsların hipodromudur, sevgiler.

Kadri KANPAK 
 05.02.2010 8:15
Cevap :
Bildiğim kadarıyla hipodromlarda sadece atlar yarıştırılır. Sizin örneğinize sadık kalacak olursam ben demokrasiyi daha çok gladyatörlerin dövüştürüldüğü eski Roma arenalarına benzetirim. Zayıfların, güçsüzlerin kaybettiği ve daima güçlülerin ayakta kaldığı arenalara... Yorumunuz için teşekkürler. Sevgi ve selamlarımla  05.02.2010 11:54
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 83
Toplam yorum
: 1159
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 5390
Kayıt tarihi
: 08.10.06
 
 

Bir 3 Mayıs sabahı leylek getirdi beni dünyaya. Adetmiş, hemen ismimi dualarla kulağıma fısıldası..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster