Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Şubat '11

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
1268
 

Demokratik açılım ve Prof.Dr. Doğu Ergil raporu üzerine

Demokratik açılım ve Prof.Dr. Doğu Ergil raporu üzerine
 

Kürt sorunu genç cumhuriyete Osmanlı ‘dan kalan sorunlu bir miras…cumhuriyeti kuranların önünde yok saymak ya da demokratik uygulamalarla entegre etmek gibi iki yol vardı. Birinci yol tercih edildi ve bugünlere uzanan bir kangren oluşmaya başladı. Sırasıyla Şeyh Sait , Ağrı, Dersim isyanları 1980’lere gelindiğinde etkisi yıllar boyu sürecek ve bitmeyecek bir hale büründü. 

Raporun amacı 1984’te başlayan PKK terörünün en vahim halini aldığı 1993-1996 yıllarında bir rehber olmak. Yayınlandığı gün büyük sansasyon yaratan rapor maalesef iyi bir rehber olmasına rağmen değerlendirilemedi. 

AB yolunda ilerleyen ve daha fazla demokratikleşen ülkemizde soruna merhem olan ama gözetilmeyen raporun ne kadar haklı olduğunu gün geçtikçe görmekteyiz. Özellikle demokratik açılım kapsamında yapılan ve yapılması planlanan uygulamalar bundan 16 yıl önce Doğu ERGİL tarafından bu raporda kaleme alınmış ve çalışmama ilham olmuştur. 

KİMLİKLER VE SİYASET 

Milleti kültür kümeleri ve etnisiteler arasında uyumlu bir birlik olarak algılayan bir siyaset felsefesi, çok kültürlü Anadolu gerçeğine ve Osmanlı nüfus mirasına daha uygundu. Bu sebeple raporun ilk bölümünde Kürt toplumunun kültürel kökenlerine inilmiş ve günümüz de ne istedikleri üzerinde durulmuştur. Cumhuriyetin kurucuları da ilk başta bu anlayıştaydılar. Ama bir yandan şeyh sait isyanının getirdiği bölünebilme endişesi, diğer yandan tek parti sisteminin tek tip kitle isteği, çok kültürlü bir millet anlayışının geliştirilmesine olanak vermedi. 

Kültürel olarak homojen toplum bulmak çok zordur, denilebilir ki pek çoğu çok kültürlüdür. Cumhuriyetin kurulmasıyla beraber egemenlik milletten devlete geçmiştir. Doğu ERGİL’in “Ulusal birlik kültürel alanda değil siyasal alanda aranmalı ve kurulmalıdır” tespiti raporun yazıldığı 1995’ten bugüne geçerliliğini korumaktadır.AKP’nin Demokratik Açılımının da yapı taşını bu düşünce oluşturmaktadır. 

Demokrasilerde ne devletin ulusu oluşturan kümelerin kültürel kimliklerini yok saymak hakkı vardır , ne de bir kültür kümesinin , self determinasyon, dolayısıyla siyasal kimlik arama hakkı vardır.çünkü demokrasi özgürlüklerin korunmasının teminatıdır. Bu nedenle küreselleşen dünyada ayrılıkçı şiddeti ve bunun yanında yok saymayı mazur görmek mümkün değildir. 

Raporda birden fazla resmi dilin kültürel olarak daha zengin bir toplum yarattığını iddia eden kanaat önderleri, Belçika ve İsviçre ‘yi buna örnek göstermektedir. Günümüzün en tartışmalı konularından birini de anadil problemi teşkil etmektedir. Türkiye’deki son Türk ve Müslüman devletinin yıkılması korkusu resmi söylemden çok insanların bilinç altına inmiştir. Bu korkuda düşmanı dışarıda aramayı ve özeleştiri yapanları bölücü olarak görmeyi beraberinde getiriyor. BDP’nin son zamanlarda her alanda iki dil kampanyasını bu noktada değerlendirmek gerekir. Yalnız iki ana dil yerine tek resmi dil fakat diğer dillerinde rahatlıkla kullanılacağı bir yapının daha sağlıklı olacağı düşüncesindeyim. 

Raporda koruculuk kavramı da terör sorunu ile değerlendirilmiştir.Gönüllü koruculuğu seçenler için söylenecek bir şey yoktur. Fakat bir çoğu ya PKK’lı olmak ya da korucu olmak ikilemi karşısında bırakılmışlardır. Raporda gönülsüz korucuları PKK’ya yardım ettikleri, silah satışından kaçakçılığa bir çok eyleme başvurdukları yazılmaktadır. Devletinde korucuları sınırsız bir şekilde koruma altına alması türlü suçların göz ardı edilmesini de beraberinde getirmiştir. Kısacası kendimin de dahil olduğu yöre halkı çift hukukluluktan şikayetçidir. 

Doğu ERGİL’e göre Doğu sorununu “bereketlendiren” en önemli olgulardan biride köy boşaltmalardır. PKK’nın korucu köylerini basmasına karşılık devletinde diğer köyleri boşaltması bugün bile büyük şehirlerde ki güvenlik sorununu açıklamaya yeterlidir. 

Doğu sorununun salt bir terörizm olgusu olmadığı , belirli bir ölçüde yerel halk kümelerini ilgilendiren bir sosyal anlaşmazlık olgusu olduğu artık bilinmelidir. Günümüzde hala doğu sorununu sırf şiddetle çözmeyi amaçlayan grupların görülmesi üzüntü vericidir. 

Kanaat önderlerinin güzel tespitlerinden biri de 1980 darbesinin yarattığı olumsuz havadır. 1974 te Kıbrıs harekatında asker yaşına gelmiş çocuklarıyla birlikte küçük baş hayvanlarını da karakola teslim etmeye gelen bir halktan bugünlere nasıl gelindi. Bu mesafenin sebebi nedir.Kanımca raporda da belirtildiği gibi bu mesafe kapanmadıkça sorun değişmeyecektir. 1980 darbesinin yasak ve tanımayan yapısı bu mesafenin ana sebebidir. Yasaklardan bir birlik geldiği elbette ki görülmemiştir. 

Raporda üzerinde durulması gereken en önemli hususlardan biride Türk kavramı ile ilgilidir. Siyasal felsefemizde vatandaş kavramı çok dardır. Bu coğrafya Türkiye ‘dir ama yaşayanlar sadece Türk olarak tanımlanmıştır. Oysa tüm kimlikler kapsayan Türkiyeli kavramı daha isabetli bir tanım olacaktır. Başbakan Erdoğan’ın 2005’te Diyarbakırda alt kimlikler ve üst kimlikler üzerine söylemi ve demokratik açılım kapsamındaki uygulamaları bu dar siyasi felsefenin sınırlarını genişletmektedir. 

Şiddet sorunun kaynağı görüldükçe alınan tedbirlerde bu yönde olmuştur. 90’lı yılların en büyük yanılgısı budur. Demokratik açılım ise sorunun kaynağını çok kültürlülüğe bakışta görmektedir. Bu da sorunun çözülmesine biraz da olsa yardım edecektir. Silahların ateşkesler yoluyla susması bizleri ümide sevk etse de daha kalıcı çözümler bir an önce hayata geçirilmelidir. 

Raporda doğu toplumunun kökenleri de ayrıntısıyla irdelenmiştir. “Geleneksel bağlar ve feodalite arttıkça örgüte katılım artmaktadır. Daha refah içinde yaşamın olduğu yerlerde katılımın az olması sorunun çözümünün ipuçlarını bize vermektedir”. Raporda üzerinde durulduğu gibi doğunun dönüşümü gerekmektedir. Asayişi sağlamak için alınan sert tedbirler geleneksel yapıların gücüne de güç katmaktadır benim düşünceme göre.Etnik mensubiyetin siyasal alanın dışına çıkarılması ilk ve en zaruri hamledir. Kaynaşmış farklı kimliklerin kendini ifade edebildiği bir Türkiye Ulusu neden olmasın? 

SORUNUN KAYNAĞI VE TESPİTLER 

Terörist örgütlerin en büyük amacı kendilerini uluslar arası arenada tanıtma ve meşru gördürme isteğidir. Raporda da bu durumun altı çizilmiş ve PKK ‘nın asıl amacının aslında bu olduğu üzerinde durulmuştur. Yöre halkının da terör örgütünü bir şekilde desteklemesine rağmen siyasileri “ezdik, bitirdik, yendik” açıklamaları pasif direnç yaratmaktadır. Devletin bu noktada tarafsız olmaya teşvik edeceğine taraf olmaya adeta zorlaması da pek akılcı değildir. Oysa dünyada izlenen politika bambaşkadır: Halkı tarafsızlaştırmak ve terör örgütüyle baş başa kalmak. İspanya ‘nın ETA ‘yı , İrlanda’ nın İRA’ yı pasifize ederken izlediği yol budur. 

Sorunun kanımca ana kaynaklarında biri de yerinde yönetimin Türkiye ‘de hala gelişmemiş olmasıdır. Halka ve dolayısıyla ihtiyaçlarına uzak bir merkezi idarenin terör sorununu çözmesi de bir hayli zordur. Bu yüzden insanları yönetimin içine daha fazla çekmek ve onların çözüme katkı sağlamaları gerekir. Kişi sisteme yatırım yapmışsa , meyvalarını derlemek için sürmesinde çıkar umar. Bu yüzden düzenin sürmesi için mücadele eder. 

Osmanlıda tüm kimlikleri kapsayan bir yapı vardı. Bu heterojenlikten homojenliğe dönüş yapıldığında ise Kürt sorunu patlak verdi. Ekonomik gelişmenin ve refahın görece dağıtılamaması nedeniyle bir çevre-merkez karşıtlığı doldu. Buda alt kültürler ile yüksek kültürün kaynaşmadan yan yana ve karşıtlık içinde durmalarına neden oluyor. Bu kimlik alanlarını değişimden korumak için , onarı kurtarılmış yaşam alanları haline getiriyorlar. Türkiye ‘de kimlik sorunun iki ana nedeni vardır: 

- Üst kimlik insanların inancından alt kimliklerine bir baskı ortamı yaratmaktadır. 

- Bu üst kimlik tartışılmaz ve mutlak olarak görülmüştür. 

Raporda üstüne birde Ankara ‘nın isyan etmedikleri sürece ağalık sistemine karşı çıkmaması eklenince sorun daha da vahim bir hal almıştır denilmektedir. Gerçekten de Ankara ‘ nın Osmanlı dan bugüne izlediği bu politika sorunu çözmemiş tersine büyük husumetlerin doğmasına neden olmuştur. Bölge gelişememiş ve makus talihi de değişmemiştir. İşin sakıncalı olan yanlarından biri de güvenlik personelinin seçiminde görülmektedir. Bu hassas bölgede hiçbir ideolojiyi fanatikçe benimsemeyen , yurtseverlik ile ırkçılığı birbirine karıştırmayan güvenlik personeline ihtiyaç vardır. Ayrıca böle bir sürgün yeri olarak görülmemelidir. Bir an önce görev süresinin bitmesini bekleyen, bu süre içinde de hayatta kalmaktan başka bir şey düşünmeyen insanlarla anlamlı ve kalıcı hizmet vermek zordur. 

Raporda Doğulu kanaat önderleri sorunu merkezi idarenin yanlış değerlendirmesi olarak görüyorlar. Türk – Kürt düşmanlığının olmadığını aksine devlet-Kürt çatışmasının baştan beri olduğunun altını çiziyorlar. Şeyh Sait isyanının da başarısızlığının temelinde kanımca bu vardır. Kürtler dışlanmayı seçmek istememiş aksine emekleri olan bir vatanı yani kendi vatanlarını tercih etmişlerdir. İsyanın çok daha fazla yayılmamasında bu gerçek yatar. Gerçektende Türkü Kürde, Kürdü Araba göre tanımlamak çok yanlıştır. Bunlar ayrı değil birbiriyle bin yıllardır yaşayan toplumlardır. 

Zaman zaman isyan eden aşiretlerin sürüldüğü görülmüş fakat düzene kasıtlı olarak da ilişilmemiştir. Bu cumhuriyetin devrimci yapısıyla tezat bir durum oluşturmaktadır. Buda kanımca siyasal devrimin etkisinin batıdan doğuya doğru azalığını gösteriyor. 

Yakın tarihe bakıldığında Kürt isyanlarının hep seçkin ve önder isyanları olduğu görülmektedir. İlk defa bir isyan aşağıdan gelmektedir. Doğu halkının özellikle 1980 sonrası ayrımcı ve sert politikalara karşı tepkisi PKK’nın güçlenmesine de olanak vermiştir. Olağanüstü hal koşullarının yarattığı güvensizlik ortamı insanları olağan günleri özler hale getirmiştir. 

Raporda yöre halkına göre iki devlet var. Biri görünen devlet diğeri görünmeyen devlet. Bu ikincisinden çekiniyor bölge halkı. Yöre halkı faili meçhul cinayetlerin büyük bir bölümünü işlediklerini iddia ettikleri , Hizbullah gibi , itirafçılar gibi kollandıkları ve gözetildikleri sanılan güçlü güçlerden söz ediyorlar. Buradan şunu çıkartabiliriz yöre halkı için siyasilerin çoğu çözümün değil, sorunun bir parçasıdırlar.eğer doğu sorununu aşmak için şiddet dışında ulusal bir proje gerçekleştirilmezse, çözüm dışarıdan gelecektir. 

Yörenin kanı önderlerine göre şimdi bölgede dört mürşid var. Her biri yandaş veya destekçi değil, mürid veya yanaşma istiyor. İstiyor ki denetleyebilsin, yönlendirebilsin: PKK, Hizbullah, Yerel nüfuzlular, devlet. Bunlardan hiçbiri kanımca yöre halkının refahı, güvenliği ve özgür iradesinin tecellisi adına siyaset yapmıyor. Yapsalardı bireyin özgürleşmesi ve hertürlü geleneksel ve güncel otoritenin tahakkümünden onları kurtaracak projelerle siyaset sahnesine çıkarlardı. 

Raporda temsil sorununa da dikkat çekilmiştir. Türkiye de siyaseti sadece yurdu sevmek değil, aynı oranda hatta daha fazla yurttaşı da sevmek anlayışına dayanmalı. Bir terörist örgüt hiç hak etmediği halde, bazı kişiler nezdinde temsili bir nitelik kazanmışsa ortada bir temsil sorunu var demektir. Temsil sorununun aşılması için seçim barajının yüzde 5’e inmesi ve sorunun siyasal düzlemde tartışılması gerekmektedir. Burada kanımca devletin ve siyasilerin de içten olması şarttır. Örgüt silahı bıraksın her şeyi konuşalım deyip demokratik özerlik dahil diğer talepleri hoşgörüsüzlükle karşılamak büyük bir çelişki yaratıyor. 

Olağanüstü halin olağanüstü durumlarından da bahsetmek gerekiyor diye ekliyor Doğu ERGİL. “ PKK’nın çok geniş bir alanda faaliyet gösterdiği ve bu faaliyetlerini bir hayli para ile yürüttüğü biliniyor. Ama onca PKK’lı yakalanmış, örgüt evleri ve sığınakları basılmıştır. Ele geçen yiyecek-içecek, kitap-doküman ve silahtan söz edilmiştir. İlginçtir ki paradan hiç söz edilmemiştir. Aynı şekilde sadece Habur sınır kapısından giren küçük miktarlı petrol türevlerinin yol boyu kaç kaz “vergilendirildiklerini” görmek, çok kişiyi, bazı kamu görevlilerinin hizmet anlayışı konusunda düşündürebilir. Geçinemediği için örgüte katılan gençlerden veya bakamadığı için çocuğunu dağa gönderen asilerden söz ediliyor. İş yapmaya kalkanlardan bir bölümü, en kolay para kazanma yollarını seçiyor. Kaçakçılıkta bu yolların en karlısı.” Raporun yazdığı ortamdan olağanüstü halin kaldırıldığı günümüze geldiğimizde bu kirli ilişkilerin hala devam ettiği söylenebilir. 

Raporda PKK’nın oluştu ortamda son derece gerçekçi bir şekilde ele alınmıştır. “Yaklaşık son onbeş yılın siyasal örgütlenmeleri, doğuda bu geleneksel yapılara ve otoritelere karşı olmuştur. Özellikle kentlere gidip okuyan doğulu gençler, halka eziyet eden ağalığa karşı örgütlendiler. Siverek, Halfeti, Hilvan, Ceylanpınar, Viranşehir, Kızıltepe, Mazıdağı, Derik bu örgütlenmenin en yoğun olduğu alanlardı. Bölgede siyaset radikalleşiyor, geleneksel feodalizmi tehdit ediyordu ama, onun yerini bir tür siyasal feodalizm alıyordu. Bu gelişmelerin üzerine 1980 darbesi şal gibi oldu. 1980-84 yılları arasında terör kış uykusuna yaptı gelişti büyüdü ve bugünkü sonuçlarını doğurdu. 12 eylül ile suskunlaşan , köylerine ve kentlerine döne gençler izlendiler, sıkıştırıldılar. çalışma hayatına girmek isteyenler iş bulamadılar. Bu ortamda yurtdışına kaçan ve orada Türkiye nin düşmanlarıyla kurdukları ilişkilerin sağladığı imkanlardan yararlanarak eğitim ve hazırlık yapan militanlar, 1984’de geri dönüp bu tarihten itibaren silahlı siyaseti ülkemizde sürdürdüler. 1980 öncesinde var olan başka militan veya demokratik kuruluşlar, PKK’nın hegemonyasına dayanamadılar. Ye eriyip silikleştiler ya da PKK’ya katıldılar. Pkk’nın demokratik olduğunu sanan kişiler sonunda yanıldılar ve örgütten ya dışlandılar ya da infaz edildiler.” 

Türkiye üç büyük göç süreci yaşamıştır diyen Doğu ERGİL bunları şöyle sıralamaktadır; 

- Balkan ve birinci dünya savaşları sonunda milyonlarca insan imparatorluktan geriye kalan Anadoluya göçtüler. 

- İkinci dünya savaşı sonrası tarımda makinalaşma ve kentliliğin getirdiği avantajlar sayesinde köyden kente göç 

- 1980 sonrası doğuda patlak veren hadiselerden ötürü doğudan batıya göç. 

Bu göçleri bilmezsek günümüz Türkiye ‘sinin sorunlarını da doğru tahlil etmemiş oluruz. Göçler sonucu il merkezler git gide köylüleşmiş ve doğululaşmıştır diyebiliriz. Büyük kentlerdeki asayiş sorunu ve gettolaşma da bu olağanüstü göçlerin olağan sonuçlarıdır. 

SONUÇ 

Toplumsal istikrar , salt askeri yöntemle sağlanamaz. Eline çekiç alan sorunları çivi gibi görür deyişi , siyasetin nasıl yapılmaması gerektiğini çok iyi ifade etmektedir. Kendi içinde entegrasyon sorununu çözemeyen Türkiye ‘nin dünya ile de entegrasyon sorunu olacaktır. Bu doğrultuda geliştirilecek siyasal projenin hedefi, cumhuriyetin demokratikleştirilmesi olmalıdır. Kurumları cumhuriyetle yaratılan klasik demokrasinin bireye indirilmesi demek olan, temel insan haklarının, hukukun merkezi değeri haline getirilmesi Türkiye için aciliyet kazanmıştır. 

Çok kültürlülüğün yaşandığı dünyamızda kültürleri yok saymak rasyonel bir siyasi tutum değildir. Bu sorunun günlük siyasi malzemenin bir argümanı yapılması ise felakete neden olacaktır. Acıların dillendirilmediği aklın ve iletişimin egemen olduğu bir ortamda bu sorunun çözüleceği aksi takdirde çözüm reçetesinin dışarıdan geleceği aşikardır. Selçuklu ve Osmanlı mirasına sahip cumhuriyetin yakın zamanda bu sorunu çözebileceği demokratik açılım ile birlikte bir kez daha görülmüştür. 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Sayın Diyar CAN, makalenizin kaynaklara dayanması gerçekçi olduğunu gösteriyor.size çoğu konuda katılmakla beraber,makalenize değil ama bazı eleştirilerde bulunacağım,ben Kürt sorunu diye birşey tanımadığımı ifade etmeliyim.sorunlar kürtlerin vatanla sorunu değildir.yaşadıkları yerin coğrafi şartları halkı olumsuz etkiliyor olabilir ama bu oradaki diğer halkları da etkilemektedir.Kürtleri azınlık statüsüne koyan ve sorun yaratarak farklılık rüzgarları estiren emperyalist politikalardır.Ortadoğuya uygulanarak onlarca parçaya bölündü ve sömürüsü kolaylaştı.Kürtlere azınlık sıfatını takan da onlardır ki isteyen araştırsın.ayrıca PKK da kürtlerin sesi değildir.Mümtaz TÜRKÖNE'nin "siyaset" adlı kitabında da belirtildiği gibi PKK, Hizbullah,... halkın milli ve vatan duydularını canlı tutmak için yaratılmış senaryolardır.amerikanın ikiz kuleleri kendi kendine bombalatması gibi.yoksa ufacık bin Ladin'i koskoca ABD bulamayacak mı?böylece olaylardan canı yananlar vatan sevgisiyle dolacaklar.

tereccüh 
 12.02.2011 21:03
 

''cumhuriyetin kurulması ile birlikte egemenlik milletten devlete geçmiştir''daha önce egemenlik millettemiydi?

Meltem Şahin 
 10.02.2011 9:48
Cevap :
raporda bahsedilen ve benim de katıldım bir ibare. 1920 yılında birinci meclis kurulduğunda halk egemenliğine ve kalkın istiklaline vurgu yapıldı. kanımca tarihimizin en demokratik dönemi olan birinci meclis döneminin bitimi bugün dahi kangren haline dönmüş sorunların başlangıcı oldu. egemenlik hep devlette oldu.birinci meclis dönemi kısa da olsa egemenliğin gerçekten millete geçtiği yeni bir anlayış getirdi. böyle olmsayadı saltanatın kalkması o zor dönemde mümkün olmazdı. dincisi,manda yanlısı,cumhuriyetcisi,ittihatçısı,koministi içinde barındıran bu çok renkli meclis halkın egemenliğine her daim inanan bir meclis olmuştur. cumhuriyetin kurulması ile birlikte jakoben bir tavrın siyasete egemen olması halkın egemenliği kavramına gölge düşürmüştür. böyle olmasa terakki perver ve serbest cumhuriyet fırkaları en baştan itibaren ilgi görmez demokrat parti 1950 de tek başına iktidar olamazdı. "yeter söz milletin" sloganı da böyle bir düşüncenin ifadesidir.iktidara gelen dp'Nin daha sonra k  11.02.2011 13:23
 

Doğu Ergil' in Doğu Raporundan hareketle ayrıntılı ve gerçekçi bir yazı hazırlamışsınız, elinize sağlık. Selam ve Saygılarımla...

Aysel Kaygusuz 
 08.02.2011 17:14
Cevap :
Çok teşekkür ederim güzel yorumunuz için...  09.02.2011 21:45
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 15
Toplam yorum
: 22
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 7893
Kayıt tarihi
: 11.11.10
 
 

Tarih ve siyasete dair...  Sakarya / Memur     ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster