Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Haziran '16

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
82
 

Denizde bir kum tanesi

Öğretmenlik günleri geldi aklına Abdullah Hocanın. Çeşitli yayınevleri ile irtibata geçer, Türkçeye yeni çevrilmiş kitapları getirtir, sınıfta öğrencilere dağıtırdı. O devirde özellikle Varlık Yayınevinin çıkardığı küçük boyda ve çeşitli kalınlıklarda mükemmel edebî eserler vardı.

Öğrenciler Dostoyevski, Jack London, Steinbeck, Hemingway, Kazancakis, Hugo, Balzac, Dickens, Kafka, Çehov, Zola, Tolstoy, Sartre, Mansfield gibi dünyanın ünlü yazarlarıyla Abdullah Hoca sayesinde tanışmışlardı. Hoca, hem okuyor, hem de okutuyordu.  

Abdullah Hoca emekli olmasına rağmen okumaya devam ediyordu. Edebiyatla ilgili araştırmalarını da sürdürüyordu.

Geçenlerde çarşıda dolaşırken alışveriş için bir dükkâna girdi. Dükkân sahibi ile konuşurken bir köşede istif edilmiş kataplara rastladı. Bir tanesini eline alıp içine göz gezdirdi. Kitabın roman olduğu belli idi. Diğer kitaplara baktı. Hepsinde yazar ismi aynıydı : Yusuf Sert. Dükkân sahibine döndü:

-Yusuf Sert sen misin?

-Benim.

-Bu romanları sen mi yazdın?

-Evet, ben yazdım.

-Bunlar gerçek hayattan alınma mı, kurgu mu?

-Bazısı kurgu, bazısı gerçek hayattan.

-Ben kimim biliyor musun?

-Hayır.

-Edebiyat öğretmeniyim. Emekliyim.

-Yaa. Bilmiyordum. Buraya yeni geldim de.

-Bu kitapları nerede bastırdın?

-Bir matbaacı arkadaş yardımcı oldu.

-Satıyor musun?

-Evet.

-Kaç para?

-Kimisi on lira, kimisi on beş.

-Birkaç tanesini alayım bakalım.

Abdullah Hoca eve geldiğinde kitapları çalışma masasının üzerine koydu. Mümkün olduğu kadar her şeyi okuduğu için bu kitapları da gözden geçirecekti.

Edebiyat öğretmenliği yaptığı için şiirden, hikâyeden, romandan, makaleden çok iyi anlardı. Geçmişte bir iki kitap da kendisi yazmıştı. Birkaç dergide yazıları yayımlanmıştı. Bir cümlenin nasıl kurulacağını, yüklemlerin yerini, üslubun ne olduğunu, kurgunun iyi olup olmadığını, yalın dilin nasıl ortaya çıkacağını gayet iyi biliyordu. Yılların tecrübesi kendisini edebiyatın ustası haline getirmişti.

Yusuf Sert’in yazılarını gözden geçirmeye başladı. Otuz kırk sayfa okuduktan sonra çok sürükleyici bir üslupla karşılaştığını anladı. Okuduklarından zevk alıyor, hiç sıkılmıyordu. Yusuf’un yazılarında çok büyük bir ustalık göze çarpıyordu. Sözcükler, noktalama işaretleri, cümleler, paragraflar yerli yerindeydi. Betimlemeler romana güzel bir anlam kazandırıyor, diyaloglar ise okuyan insana zevk veriyordu.

Bir an için konu ve cümlelerin bir edebiyatçıdan çalıntı olup olmayacağını düşündü. Yok hayır olamazdı, hem yerli hem de yabancı edebiyattan yüzlerce kitap karıştırmıştı. Böyle cümle ve konulara hiçbir yerde rastlamamıştı. Bir romanı bitirmeden hemen diğer romana geçti. Sonra diğerine ve diğerine. Beş romanı parça parça okumaya çalıştı. Beşinde de konular çok farklıydı. Ve romanlar mükemmel bir yalın dile, özgün bir üsluba sahiptiler.

Birçok yerli ve yabancı yazarın romanlarını okuduğunda beş on romanı harikulade bulmuş diğerlerini okumakla boşa zaman ve emek sarfettiğini anlamıştı. Birçok yazarın kitabı can sıkıcı olduğu halde piyasaya çıkarılmıştı, bu kitaplarda sanatın s’si bile yoktu. Abdullah Hoca Kafka, Balzac, Tolstoy, Dostoyevski, Hemingway, London, Zola gibi birçok yabancı yazarların bile romanlarından çoğunu beğenmiyordu. Seçici bir insandı. Edebiyatta çok titiz bir yapıya sahipti.

Yusuf Sert, tanınmamış bir romancıydı. Kendi şehrinde bile onu az sayıda insan okumuştu. Halinden maddi durumunun parlak olmadığı belliydi. Belki de borç içersindeydi. Esnaflık yapıyor, zar zor ayakta duruyordu şüphesiz. Ancak, yılların edebiyat hocasının okuduğu yazılar fevkalâde güzel yazılardı. Yusuf, pek çok ünlü yazardan daha iyi bir edebiyat insanıydı. Abdullah Hocanın gözünden kaliteli eserler hiç kaçmazdı.

Hoca, Yusuf için üzüldü. Kendisinin yapabileceği bir şey yoktu. Esasen kendisi de yıllarca zor durumda kalmış, güç bela geçinebilmişti. Yayınevi sahibi değildi. Nazının geçebileceği bir edebiyat çevresi de yoktu. İşin en kötü tarafı gerçek edebî eserlerden anlayan insanların sayısı giderek azalıyordu. Ortalığı çok tuhaf fantastik kitaplar sarmıştı. Edebî ve sanatsal değeri olan yazar ve şairlere birçok kapı artık kapanmıştı.

Birkaç yayınevi ile konuşsa boştu. Edebiyatçı arkadaşlarına durumu bildirse onların da yapabileceği bir şey yoktu.

Abdullah Hoca, bu değerli yazarın denizde bir kum tanesi olduğunu anlamıştı. Düşüncelerini içine gömmekten başka çaresi olmadığını hatıralarına yazacaktı.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 137
Toplam yorum
: 2
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 152
Kayıt tarihi
: 09.03.14
 
 

1958 yılında Söke'de doğdum. Esnaf çocuğu olarak ilk, orta ve lise eğitimimi Aydın ili Söke ilçes..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster