Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Ekim '19

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
114
 

Denizin Kıyısında 3...

 Dinmişti günlerdir doludizgin, delice yağan yağmur sonunda. Aralık perdeden görülen deniz, sonbahar güneşi altında ufuk çizgisine asılmış kıpırtısız toz mavi bir tül gibiydi sanki. Kaç zaman geçmişti hastanede yatıp çıktığından bu yana. Raftaki ilaçlarına takıldı gözü. Günde kaç tanesini içiyordu? Göbeğinin yan taraflarında karın derisinde inceden bir sızı hep insülin iğnesi yapmaktan. Canı sıkılıyordu; nedensiz. Bıkmıştı...

 Hep iğneden iplik geçirme zorluğu ve titizliğinde, hep doğruluğun eğilip bükülmezliğinde, bazen zararına, getirisinin kabulünde bazen ve şimdi titreyen ellerinin ve keskinliği azalan kataraktlı bakışlarında aynı inatla sürdürülen bir yaşamın kaçınılmaz kuş uçmaz tenhalığındaki günlerde tek sığınağı sırdaş maviliğiydi denizin... Kalktı. Telefonu aldı. Gitmişti temizlikçi kadın.

-Selami, mendirekte buluşalım mı? Sen oltaları getirirsin.

 Giyindi. Açık pencerenin önünde bir süre durdu. İçine çekti bildik deniz kokusunu. Mavi ışıltılarla yıkanan deniz gülümser gibiydi. Kapattı camı; deniz kokusu içerde kaldı. Perdeyi çekti. Kuş motifli tığ işi perdenin gölgesini karşı duvara düşürdü güneş ışıkları. İki kuş duvarın açık mavisinde uçar gibi dalgalandı... Döndü; gözüne kitaplık raflarındaki üst üste dizili ilaç kutuları çarptı. Yüzünü buruşturdu.  Şeytan diyor ki...

 Islaklığında renklerinin bahçedeki bir dizi sardunya ılık sonbahar güneşinin altında canlanmışlardı, ebruli. Bahçe kapısını kapattı. Çıktı. Yaz kalabalığı çekilmişti. Tek tük gelip geçenler, sağ yanda perdeleri çekilmiş, pancurları bir dahaki yaza açılmak üzere terkedilmişliklerine kapanmış evler. Bir tül gibi dalgalanan sessizlik ve insanın sırtını ısıtan müşfik bir el gibi martı kanatlarında bir pastel güneş...

-Midyeyi oltaya dolayarak bir kaç kere iğneden geçirerek sağlama al. Kaptırma hemen.

-Tamam Selami. Nasılsın?

-Hiç işte...

 Seviyordu bu balık tutma işini. Unutturuyordu ne varsa kısa bir süre için. Koşuşturma bitiyordu kafasının içindeki. Misina işlaret parmağı üzerinde beklerken kendisiyle konuşmayı da. Zaten hep yaptığı bir işti bu son zamanlarda. Selami dersen pek konuşmazdı zaten...

 Ortadaki plastik deniz suyu dolu kova kimi beyaz karınları yukarı dönüp terslemiş hareketsiz, kimi göğüs yüzgeçlerinin tembel hareketleriyle yanlamış yüzmeye çalışan yaşamın kıyısında bir istavrit, izmarit, istrangülos ve tek tük çinekop kalabalığıyla neredeyse dolmuştu.

-Hadi gidelim Selami, yeter bu kadar. Topal'ın oraya gideriz. O balıkları pişirir bol salata...

 Misinaları sardılar. Selami suyunu boşalttığı kovayı aldı. Döndüler. Önlerine düştü gölgeleri, arkalarında bir kedi kalabalığı. Mendireğin ucunda bir dizi tünemiş alev kanatlı suskun martı. Kızıl bir duman gibi yavaştan çöküyordu akşam...

-Başka içmesen, ilaçların...

-Biliyor musun, hayatımın büyük bir bölümü yaşamak istediklerimi aramakla geçti.

-Benim ki de var olanları yaşamakla.

-Nasıl yani Selami.

-Hiç işte. Nasıl yani filan bilmem. Bak usta; yaşamak istediklerin bir hayaldir, aradıkların. Yaşadıkların ise gerçek; buldukların. Yaşamak istediklerin bir beklenti aynı zamanda. Hayatı olduğu gibi, fazla kurcalamadan yaşamayı seçenler fazla beklentisi olmayanlardır. Kayıplara katlanmayı bilenlerdir kırgınlıkları yıkım olmayanlar. Onlar yaralarına tütün basmayı bilirler. Sonu nereye mi çıkar, işte o senin aradığın yere. Fark nerede mi? Sen düştüğünde canın çok yanar, biz alışkınızdır. Çoktan kalkmışızdır senin düştüğün yerden. Sen bağırırsın düştüğünde, biz içimize susarız...

 Ahmet Bey şaşkınlıktan açılmış, irileşmiş gözleriyle öylece bakıyordu Selami'nin yüzüne. Bu bilgece lafları nasıl söylediğinin şaşkınlığı içindeydi. Aslında onu tanıdığını sanıyordu. Yanılmıştı, oysa ilk kez açıklığı ile görünür olmuştu gözünde. Ve bazı insanlar deniz gibi diye düşündü, derinliklerine bakmadan saklı olan bilinmezlikleri ve güzellikleri görünmüyordu.

-Tuhafına gitmezse sana ilk kez bir şey soracağım.

-Sor.

-Ne iş yapardın sen?

-Hiç işte. Bazen bir bedel ödersin dünyalara değer. İşte öyle...

 Kalktılar. Anason kokusu dağıldı. İyice tenhalaşmıştı ortalık. Ahmet Bey'in düşüncelerinde koşuşturan bir kalabalık. Gecenin karanlığında ak bir martı kesiği aydınlık, suyun içinde ayın ışığı titrek...

-Seni eve bırakayım.

-Giderim ben, sağ ol...

 Birbirlerini tamalayarak ayrıldılar, koyuldu gece...

 Pencere önündeki sallanır koltukta hareketsizdi ne zamandır. Önce başı önüne düştü hafiften. Sonra vücudu sol yanına yatarak koltukla birlikte hızla yere. Başı önündeki sehpanın camına çarptı ağırlığınca. Kırıldı cam, kırığının kesiğinde bir mavi ışık parladı göz açıp kapamasına. Fincan devrildi, döküldü kahve. Açık gözlerinde yavaştan büyüdü gözbebekleri, sonra öyle kaldı. Elinden düşen kitap yanı başında savruldu...

 Açık Denizin Kıyısında/A. Strinberg "burjuva yaşamından bıkan Borg bir balıkçı kasabasında yerleşerek..."

 Ahmet Bey'in yaşamı bir balıkçı kasabasında sonlandı kıyısında denizin. Sonbahardı. Islak sardunyalar bıkmaz bilmez son renkleriyle açıyorlardı hala, ebruli. Çığlığa benzer seslerle darmadağın uçuşuyordu martılar.

 Deniz saklıyordu ...

 

   Akın Yazıcı

16 Ekim 2019/İzmit

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Ah ah ah 'şeytan diyor ki' :(((

Şennur Köseli 
 16.10.2019 23:12
Cevap :
Uyma şeytana sevgili Şennur. İçten sevgi ve selamlar...  17.10.2019 8:55
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 177
Toplam yorum
: 426
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 368
Kayıt tarihi
: 07.05.14
 
 

1965 Ankara Üniversitesi Tıp fakültesinden asker hekim olarak mezun oldum. Gülhane Askeri Tıp Aka..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster