Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Nisan '08

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
382
 

Denizin Üstüne

UÇALIM DENİZİN ÜSTÜNE

Kapıdan girer girmez , hamamda sanıyorum kendimi. Apartman girişinden aşağı kıvrılan, sanki hızla dönen merdiven, insanı istemediği bir yere götürmek, görevi sanki. Yüzüme değen yapış yapış havayı yararak, elimdeki iki ekmek, ya bir iki yumurta, ya meyve ile bu berbat eve, evime geliyorum.

Koltuğun üstüne çıkıp , pencerenin koluna ancak ulaşıyorum, açıyorum, ev havalansın diye. Gelen hava mı, çıkan hava mı daha iyi, düşünmek istemiyorum. İkisi de birbirinden kötü belliki, ama camı açmak özğürlük gibi, bu bodrum katında.

Sabahları düzgün giyinip, erkenden, kahvaltısız koşturarak çıkıp gittiğimi gören komşular, bu berbat evden çıkıp gün boyunca işte olduğumu düşünerek gıpta ile bakıyorlarsa hiç şaşırmam. Her yer buradan iyidir.

Stokçudan üç kuruş ucuza alındıkları için, ilk görevleri işkence çektirmek olan bu ayakkabıların içinde, orası burası kaçtığı için ojelenmiş çoraplarla, yalpalayarak, durağa koşturuyorum. Minibüs durağında yıllardır sıra olmamak için direnen insanlar yine var. Fırsatçılık o denli içimizde ki, durakta önce binebilme fırsatını kaçırmak istemiyoruz. Apar topar, kimi el sırtınızda, kimi baş poponuzda illa da ittirerek biniliyor. Usulden olan bu. Ayakta durmak oturmaktan iyi, tepenize tüneyenin nefesi içinizde oluyor oturursanız.

Bir gün, uzun süredir yapılmakta olan heykelin şekillendiğini görüp , anlamlaştırmaya çalıştığım için, bir an dalmanın cezasını , sonraki durakta inerek ödemiştim. Sere serpe düşünmek bile olmuyor, hep tetikte olacaksın bu şehirde. Anlıyorum, benim düşünmeye, bir heykel seyretmeye, okumaya, heykel seyretmeye, müzik dinlemeye , hiçbir şeye hakkım yok.

Çünkü ben anneyim, evin kadınıyım, ev işlerinin sorumlusuyum. Ayrıca dar gelirli bir aileye aitim.Tatlının revanisi sulu olsa, ona bile şaşıyorlar:

-Aaa, bu sefer sulu olmuş. Her sefer mükemmel olmalı oysa, sanki ben tatlıcıbaşıyım.

İşte bunlar için ineceğim duraktan başka bir şey düşünmemeye çalışıyorum. Önde oturan iki kızın tanışmadıkları halde nasıl bu kadar benzediklerini, moda denilen aynileştirmenin eseri olduğunu düşünüyorum.

Duraktan indim mi , o hafif yokuşu çıkmak beni çok yoruyor. Üç kırmızı ışık yanıyor. Işıkların yanlış bir sıra izlediğini düşünüyorum, nereye bildirsem acaba?

Kapıya geldim, daha aşağı kapıda mantomu çıkarıyorum. Bu bile bana özgürlük gibi geliyor, en azından mantomdan kurtuluyorum. Girer girmez telefonlar çalacak, geldiği mi nereden anlıyorlar, yoksa hiç susmuyorlar mı? Derken müşteriler, sorular, sorular, şüpheyle dinlemeler, tepeden bakmalar, işitilen azarlar, durmadan o uçtan buraya, buradan öbür uca yürüyen büro elemanları. Kahveler, kahkahalar, kaprisler, dedikodular, çaylar. Yavaş yavaş akşam oluyor.

Oğluma ve kocama kavuşacağım. Evde yemek var mıydı? Artık sebzeleri unutuyorum, kaç gündür dolmalık biber kıyma bekliyor. Utanıyorum dolmalık biberden dolabı açtıkça.

Damlayan musluğa öyle kızıyorum ki, bağırsam korkudan damlaması durur mu acaba? İki havucu rendelemek mi zor geliyor, iki havuçluk salata mı yapmak istemiyorum? Onların da buruşup atılmasını bekler gibiyim. Akşama ne yiyecek çocuk?

Dolmuş durağı yine kalabalık. Gözümde öyle büyüyor ki. Bu durakta kuyruk var ama çok komik... Önce sıraya girip bekliyorlar, gelmeyecek 1953 model doçları. Sonra dört kişi olup taksi tutup gidiyorlar. Ne bekliyorsunuz baştan, binin gidin. Ben de biraz dolmuş bekleyip, yokuş aşağı yürümeyi seçenlerdenim. Önce güzel mağazaları, sonra eski palasları koşar adım geçiyorum.Aslında dolmuş beklemenin iyileştirici bir yanı da var. Gelecek arabaya odaklanıp, parayı, kocayı, yemeği, yoğurdu, içinden çıkamadığınız geleceğinizi bir kenara bırakıp, yalnızca, gelecek dolmuşa odaklanıyorsunuz. Ha geldi , ha gelecek.

Yokuştan sonra eve varmanın mutluluğu, evde ışık var. Oğlum evde demek ki, demek ki yaşıyor, bir canlı beni bekliyor, onu çok seviyorum.

İşte benim günüm, şimdi başlıyor.

Benim ‘ben’olduğum yer, evde ben olabiliyor muyum? Ölçülü olmaya çalıştığım asıl yer burası değil mi? Banyoda ağlarken bağıra bağıra ağlıyabiliyor muyum?Sıkıntılarımda kimsenin suçu yok, onları üzmek istemiyorum. İçim eziliyor böyle düşününce. Oğlum beni özlemiştir. Sıkılmıştır. Nasıl sıkılmaz insan o evde. Yan komşunun kapısını ve aydınlığı gören bir cam var mutfakta, bütün camlar gibi o da duvarın tepesinde. Kalorifer peteğinden oraya tırmanmış, komşunun küçük oğlunla konuşmaktadır. Elele tutuşalım, deniz kıyısına inelim. Koşalım, koşalım, denizin üstüne koşalım. Koşmaktan tıkanmayalım, soğuk göğsümüze dolmasın, ciğerlerimiz şişmesin. Uçar gibi, yalar gibi olsun ayaklarımız denizi.Sonra hafifçe yükselelim.

O gelmek üzeredir.Kıyma almayı yine unuttum.Ne koyacağım önlerine? Ortalığı toplasam önce. Toz almak lazım. Hava da karardı. Ütüler, sökükler... Oğlanın dersleriyle ilgilenemedim.

Nasıl oluyor da uzun yıllar önce gördüğüm Fransızcayı anımsıyorum.Aklımın bir bölümünü çeşitli olaylar içinde bıraktığımı sanıyorum oysa.

Aylardır, pembe keten masa örtüsünde yemek yemedik.Ne güzel olurdu, o kalın kırmızı mumu da yakardık.Arkadaşlarımız gelirdi, konuşur eğlenirdik.

Saçımı düzeltsem, uzun eteğimi giyip, topuklu terlik giysem..lavobonun altı akmıştı, sabunlu su yapıp bir koşu sılerim, sular akmıyor, neyse biraz bulurum, yemek için de lazım , depo boş.

Annem de aramıyorum diye kızmıştır.

Yan daireden kavga sesleri geliyor yine. Adam karısını satıyor, eve bazen adamlar da geliyor. Oğlum hep onları izliyor. Bizimkinden biraz küçük bir oğulları var, belki onlar gibi oluruz diye düşünüp üzülüyor, bilmiyorum.Ama üzgün olduğunu görüyorum.Bütün gün bağırma sesleri dinliyor, ben de üzülüyorum, çocuğunun yanında, nasıl böyle bir şey yapıyorlar anlamıyorum.

İşte ayak sesleri .’Baban geliyor oğlum.’Nasıl fırlıyor yerinden, seviyorla birbirlerini, gösterişsiz, içten , çok.

-Hoş geldin canım.

-Hoş bulduk, nasılsın, kurt gibi açım.Ne yiyoruz.

Bu oğlumu yatılı okula verme hikayemdir, beni anladığını biliyorum.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Herşey onların iyiliği için anlamıştır elbet. sevgi ve saygıyla

Meral Yağcıoğlu 
 21.04.2008 10:25
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 50
Toplam yorum
: 44
Toplam mesaj
: 25
Ort. okunma sayısı
: 718
Kayıt tarihi
: 27.01.08
 
 

Biyologum ama öğretmenlik yaptım. Emekli oldum ve nihayet duygularımı, yaşadıklarımı, gördüklerimi p..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster