Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Şubat '21

 
Kategori
Kültür - Sanat
Okunma Sayısı
312
 

Deprem

D e p r e m
 
Gazanfer ERYÜKSEL
 
Bir tını eksikti o sözcükte... Ömrünce duymadığı bir kokuydu belki de... Bir ışık huzmesi... Bir gölgenin pastel tonları belki... Su, sular; salt kayıkları, tekneleri, koca koca şilepleri, gemileri mi kaldırıp taşır kıvrımlı dalgalarının üstünde? Ya o gök? O mavi, apak benekli bulutlar... Rüzgârın fırçasında dağınık saçlı kızların yüzü... Gri pus, yağmur kokusu ve sis... Günde iki kez bileklerini kesen ufkun kanamalı gel-gitleri... Mor görkemi dağların... Kentlerin renk cümbüşlü ışık sağanağı... Hepsini, hepsini deniz mi taşır sırtında? Neydi eksik olan o sözcükte, neydi Tanrım? Her söyleyişimde, her yazışımda aklımı kördüğüm eden bilmece... O ses, o uğultu hiç duyulmamış, o harfler öbeği hiç yazılmamıştı da ben mi bir duyum alegorisi olarak alımlıyordum onu? Çölde günlerce giden yolcuların serap görmesi gibi, karlı steplerde o bitimsiz kar beyazının göz yanıltması gibi bir şey miydi o sözcük? 
 
O sözcük öncesi / o sözcük sonrası diye ikiye bölünmüştü dil... Akıl yarıklığı, düş yarıklığı... Daha önce berrak bir suda dipteki kumların sedef kırıntılarını gören biri için şeyler bulanmış, bir türlü görüp tanımlamakta zorlandığı nice sözcük, kristal ışıltılı bir avize gibiydi... Alt bilinçte kim bilir kaç dünya yılıdır biriken resimler, sesler, kokular, açlıklar, öfkeler, özlemler o sözcüğün fırça darbesiyle zamana yeniden uzanıyorlardı... Alt bilinç tüm yalınlığı, karmaşası ve çıplaklığıyla deviniyordu... Bu resmani dehşet, bu ürkünç lâvlar yakıcı, kavurucu olduğu denli buzul çağları misal soğuk, sanki çığ gibi bildik, alışıldık şeyleri örttükçe zaman yeniden kurgulanıyor, bazen hoş, ama çokluk da iç burkultan, bulantı veren resimler beliriyordu...  Picasso sanki yeniden inmiş de yerküreye Guernica’yı çiziyordu yeniden... Loş odadan merdiven boşluğuna düşmüş olmanın içinizde büyüttüğü boşluk hissi... Düşüyor musunuz, uçuyor musunuz belli olmayan bir anın ürpertisi...
 
Neydi bu sözcük Tanrım? Ve eksik olan tını neydi o sözcükten sızan hayatımıza?
 
Birden sevgili Atay’la yeniden felsefe okuduğumuz gecelerin resimleri belirdi loş odanın perdelerinde... 1980’li yılların başları... O uzun boylu, uzun saçlı ve uzun sorular buketi iri gözleriyle zamana ve bize bakan kız, hüzün peçeli bir yüzle, “Bugün sınav sonuçlarını öğrendim... Kalmışım...” dedi... Atay ve ben tek sözcük söylemeden soru işaretleri ve ünlemlerle baktık yüzüne... 
 
“Sınavda deprem yerine ‘hareket-i arz’ yazmıştım, hoca da o sorunun yanıtını yok saymış!” dedi. Kök sözcükleri ve dilin eskil günlerini yâd eden sohbetleri, sınava kâğıdına taşımanın bedeliydi bu... Zamanı ve zemini ayrıştıramamanın bedeli...
 
Loş odanın bir köşesinde sigarasını tüttüren Ozulu Hoca aldı sözü... O sözcük nasılda derin çizgiler yontmuştu yüzünde... “Ben karıncaları gördüm...” dedi, “Depremden önceki gün bir cenaze için mezarlıktaydım... Açılan mezarın hemen yakınında karıncaları gördüm... Bunca yıldır tanıdığım o çalışkan hayvanların garipliğine bir anlam veremedim...  Amaçsız koşuşup duruyorlardı... Ne yuvalarına bir şey taşıdıkları vardı, ne de çizilmiş bir rotaları vardı... Delirmiş, hatta çıldırmış gibi birbirlerini çiğneyerek koşturuyorlardı... Sonra eve döndüm... Kafamda hep karıncalar... Çıldırmış karıncalar... O gece sabaha karşı o dev sarsıntı ile uyandık... Ve o gün yeniden mezarlığa gidip karıncalara baktım... Sanki hiçbir şey olmamış gibi sakin, gündelik işleri ile meşguldüler... İşte o an karıncaların depremi birçok canlıdan daha önce duyduklarına inanmaya başladım... Yerkürenin kilometrelerce altından gelen o dip uğultuyu biz Adem oğullarından, Havva kızlarından çok, çok önce duyabiliyorlardı... Hatta köpeklerden, kedilerden, kuşlardan da önce...” 
 
Yerküre kıra kırıla, öle öldüre genişleyen bir evrende yolluna devam ediyordu... Ve biz o sözcüğü anlamaya çalışıyorduk hâlâ...  Bir tını eksikti o sözcükte... Dilde yaşanan dehşetengiz titreşimler, harflerin çatlayan yüzleri ve çöken tümceler... Yıkıntıların altında kalmış bir düş yeniden görülmeyi bekliyordu... 
 
Hareket-i arz, zelzele, deprem... Yerküre, düş kürenin fay hatlarını kıra çize bir sözcük daha yazılabilirdi... Yazılmalıydı da... Eksik bir tınısı olmayan bir sözcük olmalıydı bu... Umut işte... Acıları düşlere ilmekleyen o tansık uzam...
 
 
 
 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 158
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 350
Kayıt tarihi
: 16.12.15
 
 

1952 Yılında İstanbul'da doğdu. Pertevniyal Lisesi'ni ve İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akad..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster