Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Şubat '14

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
409
 

Deri eldivenli işeyen hayaletler…

Deri eldivenli işeyen hayaletler…
 

Siz hayaletlere inanır mısınız? Ben inanırım!

Lütfen inanmaz gözlerle bakmayın bana…

Onlar var! Gerçekten var! Hatta görüntüleri bile var! Bunu ispatlayabilirim size!

Evet, evet! Onlar bal gibi varlar ve hatta aramızda dolaşıp gereğinde bizi taciz ederler!

 

Bir yazımda hiçbir şey göründüğü gibi değildir” diye başlayıp şöyle devam etmiştim:

Toplum olarak çok kolay kızıyoruz, çok kolay seviniyoruz. Bu özelliğimizle birlikte çok da kolay yargılıyoruz.

Kişiler yargılarken (bir türlü kurtulamadığımız) şark kafasının “linç kültürü” her an ortaya çıkabiliyor…

Bu kültür eğitimle, sosyal imkânlarla, parayla, pulla, çevreyle hiç alakalı değil… Cahili tekmeyle, sopayla linç eder, eğitimlisi sözle, dedikoduyla, zanla, yargıyla linç eder…

O yazımda eksik yazmışım dostlar: Kimi de medyayla linç eder…

Hepiniz hatırlarsınız, Gezi olayları başladığında Sn. Başbakan grup toplantısında başı örtülü bir kardeşimize yapılan saldırı ve tacizden söz etmişti.

Bu kardeşimizin ifadesine göre 80-100 kişilik, belden yukarısı çıplak, siyah bandanalı, deri eldivenli bir grup kendisine tokat atmış, yere devirmiş, cinsel taciz uygulamış ve üstüne üstlük üzerine idrarlarını yapmışlardı.

Üstelik kadıncağızın yanında bebeği vardı… Bir “gastecinin” söylediğine göre bebek arabası da devrilmişti!

Ne iğrenç! Ne dehşet!

Toplumun yarısı bu anlatılanlara inanmış ve öfke dolmuştu. Diğer yarısı da “Amerikan filmi” ya da fantezi kıvamındaki bu olaya kesinlikle inanmamış, iftira olduğunu düşünmüş ve toplumun diğer yarısı gibi öfke dolmuştu. Yani toplum bir anda öfkeyle kamplaştırılmıştı…

Ne iğrenç! Ne dehşet!

 

Sn. Başbakan’ın anlatımı en büyük delildi.

Devletin ve istihbaratın başındaki insan böyle bir konuda yanılamazdı ve yalan söyleyemezdi…

Konu günlerce tartışıldı. Bazı gazeteciler, örneğin İsmet Berkan Aykırı Sorular programında güvenlik kamerası kayıtlarını izlediğini ve olayın doğru olduğunu söylemişti. Ama ısrarlı sorular karşısında kem küm etmesi gerçekliğe şüphe düşürmüştü.

Ne kadar şüphe düşerse düşsün, o bir gazeteciydi ve kem küm ederek de olsa olayı doğruluyordu…

Dahası da var: Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner "O görüntüleri toplumla paylaşmamamız iktidarın sorumluluk duygusuyla alakalı, farklı gelişmeler olabilir" diyerek öfkelerin üzerine tüy dikmişti…

Dehşetimiz daha da büyüdü…

 

Dehşet ve öfke toplum içinde giderek büyürken görüntüler bir türlü dağıtılmıyordu. Dağıtılmıyordu ama onlarca kişi savcılıkta sorgulanıyordu. Savcılıkta insanların sorgulanması ve şüpheli sıfatıyla mağdura(!) gösterilmesi de olayın doğruluğuna delil olarak gösteriliyordu. Ne garip değil mi?

Garip olan nedir?  

Olmamış bir olayın, olmayan tanıkları yaratılıyor, olmayan tanıklar böyle bir şey görmediklerini söylüyor ve bir gazeteci ekranlarda “zaten onlarca insan şu anda sorgulanıyor” diyerek olmayan olayın olmayan tanıklarını olmadık bir şekilde zan altında bırakıyor! 

Ne iğrenç! Ne dehşet!

 

Peki, bu sorgulanan kişiler nasıl bulunmuştu?

Tabi ki kameralardan ve o bölgeye ait baz istasyonu kayıtlarından…

Şaşırdınız değil mi? Baz istasyonu kayıtlarından o saatlerde orada bulunan kişiler bulunmuş ve tanıklıklarına başvurulmuştu… Yani devlet herkesi hangi saatte, nerede olduğunu isterse şıp diye bulabiliyordu.

Lakin hiç kimse bu garip giysili insanları ve olayı görmemişti. Hem de Kabataş iskelesi gibi kalabalık bir alanda!

Kimse görmemişti ama ille de gören birileri bulunmak isteniyordu. O yüzden sıradan insanlar savcılığa çağırılıyor ve şahitler aranıyordu.

Sanırım savcı da şaşkınlık içindeydi. Bu garip giysili yaratıkları hiç kimse görmemişti ama şikâyetçi vardı. Üstelik Başbakan olayı doğrulamıştı!

Savcı ne yapsın? Elbette olayı dibine kadar sorgulayarak bir şeyler bulmak istiyordu ama yok, yok, yok!

 

Şimdi savcılığı şaşkınlığı ile baş başa bırakıp biraz duralım ve düşünelim:

Sizi bu olay nedeniyle, şahitlik için ya da sorgu için, savcılığa çağırsalardı, şüpheli sıfatıyla şikayetçinin karşısına çıkartsalardı çevrenize ne derdiniz?

Durup dururken işinizden gücünüzden olduğunuz gibi, yakın çevrenize sık sık ifade vermek zorunda kalırdınız, değil mi?

Belki işyerinize açıklama yapmak durumundaydınız belki çocuklarınıza…

Durduk yerde böyle iğrenç bir olayın kahramanlarından biri oluverirdiniz ve çevreniz anlattıklarınıza ne kadar inanırsa o kadar da masum olurdunuz ki, çevrenizde şüphede kalanlar da olacaktır…

Bu kadar durmak ve düşünmek yeter. Devam edelim:

Bir kısım insan görüntülerin varlığına inanıyor (ki inanmaları için her şey yapılmıştı) bir kısım insan da bunun bir fantezi olduğunu düşünüyor ve alay ediyordu.

Aslına bakacak olursanız kamuoyu karşılıklı öfke biriktiriyordu. Biri olanlara(!) öfkeleniyor, diğeri de iftiraya…

Herkes görüntülerin peşindeydi ve görüntüler bir türlü çıkmıyordu. Nedendi acaba?

Görüntülerin asla çıkmayacağını herkes kabul etmişti artık. Kimine göre “gizlilik” nedeniyle kimine göre de “olmayan olayın görüntülerinin de olmaması” nedeniyle bu iddia geçen zamanın karanlığı içinde kalacaktı.

Öyle olmadı ama…

Gel zaman, git zaman bu görüntüler medyaya dağıtıldı ve olayın yalan olduğu ayan beyan ortaya çıktı!

Buyurun buradan yakın! Ne olacak şimdi?

Haydi, şimdi olabilecekler üzerinde kafa yoralım:

1.        Görmedikleri bir olayı görmüş gibi anlatanlar (sanırım ki) çok mahcup olacak…

2.        Başbakan grup toplantısında kamuoyundan özür dileyecek…

3.        Olayı kışkırtan gazeteler manşetten özür dileyecek…

4.        Olayı yaşadığını söyleyen kardeşimiz ve ailesi özür dileyecek…

5.        Mehmet Metiner aynı kanalda, aynı saatte, aynı programda izleyenlerden özür dileyecek…

6.        Saldırı şikâyetinde bulunan kardeşimiz savcılığa çağırılacak ve uygun bir kanun maddesiyle hakkında kamu davası açılacak.

7.        Hükümet toplum içindeki kamplaşmayı kaldırabilmek için bu konuyu fırsat bilecek ve kışkırtanlar için hukuki süreci başlatacak…

 

Her neyse, çok uzatmayalım. Devlet gereğini yapacaktır!

Şimdi basit bir analiz yapalım:

Yalanlarla toplumu kışkırtanların bir amacı vardı ve bu amaca ulaştılar.

Hayır, hayır! Yanlış anlıyorsunuz; amaç toplumu değil Başbakanı kışkırtmaktı!

Sn. Başbakan güvendiği insanlardan aldığı bilgiyle grup toplantısında olayı görmüş gibi anlattı. O anlatırken kasıtlı olarak yanlış bilgiyi verenler de eminim ki kıs kıs güldüler. Bir gün Başbakan’ın bu haber nedeniyle zor durumda kalacağını biliyorlardı bence. Bilerek yaptılar!

Sn. Başbakan kendisini kandıran bu insanlardan hesap sormak durumundadır! Ama işi paralel evrene, paralel yapılanmaya, hacıya, hocaya bağlamadan yapmalı! Apaçık ve görünebilecek şekilde…

Bu işin görüntülerini izlemiş gibi yapan, olaya esrarengiz ve dehşetengiz bir hava katan “gasteci” kimlikli kışkırtıcılardan da hesap sormak durumunda…

Bir TV. Programında elinde görüntüler olduğunu söyleyip toplumu kışkırtan milletvekilinden de hesap sormak durumunda!

Bu olayı yaşadığını söyleyen aileden de hesap sormak durumunda!

Ama en büyük hesap topluma bu çirkin iftirayı atan ve olayı yaşamış gibi anlatan o kişinin kendisinden soracağı hesaptır!

Hayır dostlar! Biz sormayalım, o kendi kendine sorsun! Vicdanı onu bir ömür yargılasın.

Biz o kişiyi yargılarsak yazının başında yazdığımızı yapmış oluruz. Toplumu geren, öfkelendiren bu kişinin hangi ruhsal hal ile hangi baskıyla yaptığını bilemiyoruz. Belki de hastadır, bunu da bilemiyoruz…

Bırakalım bu işi hukuk ve kişi kendisi yapsın…

Ve eğer kendisine, bu iftira için, bir baskı ve telkin yapılmışsa işte onlardan hem kendisi hem de hukuk hesap sorsun.

Eğer öngörülerimin hiç biri olmazsa ve bu kışkırtma hiç yaşanmamış gibi unutulur giderse geriye bir tek izah kalır:

Kardeşimiz bu saldırıya uğramıştır ve bunu yapan hayaletlerdir… Hem de işeyen hayaletler!

Her neyse, şimdi “manidar zamanlara” uygun olarak sözümüzü bir ayetle bitirelim de, ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılsın:

Hucurat Suresi 6. Ayet:

Ey mü’minler, size fasık bir kimse bir haber getirince, onun iç yüzünü iyice araştırıp tahkik ediniz. Yoksa bir topluluğa bilmeden fenalık edersiniz de, sonra ettiğinize pişman olursunuz.

Şimdi ilgili haberler için linklere tıklayabilirsiniz:

1.        Güvenlik kamerası kayıtları ve kanal D Haber

2.        Görüntülerin elinde olduğunu söyleyen bir milletvekili bakın neler anlatmış!

3.        İsmet Berkan’ ın kem küm ettiği program 

yeşilsoğan, Birgül YILMAZ bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Böyle yalan söylemek... Ne acı ne ayıp... Yalansız dönmüyor demek dünya... Size oy vereni seveyim... Ne diyim...

yeşilsoğan 
 20.02.2014 19:57
Cevap :
Ben ne diyeyim şimdi. :-) Söylenecekleri az,öz söylemişsin sevgili dost... Selamlarımla...  24.02.2014 13:26
 

Hayaletler ispatlanmamış bir tür sayın Seki. Bence onlar üç harflilerdir. Yani kötü cinlerdir. O cinler provokasyon yapmak için tutulmuşlardır. Ama ne yazık ki kameralarda görünmüyorlar. O üç harflileri de ancak olaylara tanık olanlar görmüşlerdir. Detaylı bilgilendirmeniz için teşekkürler. Sevgiler, selamlar...

Erol Özışık 
 14.02.2014 19:43
Cevap :
Bu da olabilir tabi ki... Hayır, bir şey değil bu üç harfliler yüzünden insanlar,korkudan, Kabataş iskelesi civarına da gidemeyecek. :-) Sevgi ve selamlar bizden sevgili Işık...  16.02.2014 14:06
 

Yazınızda size katılmadığım iki nokta var Haluk hocam. Birincisi, "şimdi olacaklara kafa yoralım" demiş ve 7 madde sıralamışsınız. Bu maddelerin hiç biri gerçekleşmez, bu kadar iyimser olmayın bence. İkincisi, "Başbakan kışkırtıldı" demişsiniz, bu mümkün değil. O farkında olmadan, acemice, plansız programsız iş yapmaz! Ne söylüyorsa bir plan dahilinde söylüyor ve bizim eğitim seviyesi yerlerde sürünen %50'de gözü kapalı inanıyor. Yolsuzluklar patladığında AKP'li vatandaşlardan "çaldılarsa bir bildikleri vardır, bizim iyiliğimiz için çalmışlardır" şeklinde beyanlar geldi. Ne diyeyim Allah iyiliğimizi versin!

Nilgün Akad 
 14.02.2014 17:45
Cevap :
O yedi madde gerçekleşsin diye yazdım zaten efendim, gerçekleşir diye değil. Benimkisi “bir umut” sadece… Olması gereken yani… Ben başbakanın yanlış bilgilendirildiği görüşümde ısrarlıyım sevgili Akad. Yoksa bir Başbakan milletin gözünün içine bakarak yalan konuşamaz. Artık öyle bir dünyadayız ki, her taraf uçan sineği bile kaydeden kameralarla dolu. Bu biline biline yalan konuşulur mu hiç? Olacak şey değil, değil mi? Bir kısım insan “çaldılarsa bizim iyiliğimiz için çalmışlardır” diyorsa onlar da en az hırsız kadar hırsızdır. Allah iyiliklerini versin diyorum ben de, başka ne diyeyim. :-) Tüm yorumlarınız ve yorum yazma gayretleriniz için teşekkür ediyor, sevgi ve saygılar iletiyorum.   16.02.2014 14:18
 

Sayfalarca yorum yazdım, silindi. Kınıyorum! Blog yazasım var demiştim, kaçtı hevesim! Neyse... Belki kaybolan yorumum bulunur, tekrar aynı şeyleri yazmayayım. Sadece şunu söylemeden geçemeyeceğim; Başbakan kışkırtılamaz, kışkırtır! Onbir senede öğrendik, o planlamadan ve ortalığı germeden konuşmaz! Selamlar saygılar Haluk hocam.

Nilgün Akad 
 14.02.2014 17:38
Cevap :
Siz gene de kaçan hevesinizi yakalayın efendim, bir blog yazın da keyiflenelim. Ben diğer yorumunuza geçeyim hemen...  16.02.2014 14:09
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 90
Toplam yorum
: 1679
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 2000
Kayıt tarihi
: 27.05.07
 
 

Yaşayacağım yıllar yaşadıklarımdan daha az... Öyleyse "adam gibi yaşamalı" diye düşünüyorum. Kola..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster